Camiyi siyasete alet etmek

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Fazıl Alp Akiş 

Merhaba iyi günler, iyi pazarlar. 

Öncelikle 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı kutlamak istiyorum ve bu bağlamda başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bu zafere imzasını atan herkesi saygıyla  ve sevgiyle anmak istiyorum.

Cuma günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İstanbul’da Çamlıca Camii’nde cuma namazını kıldı ve namazdan sonra caminin içerisinde, elinde mikrofon, cemaate seslendi. Kısa bir konuşma yaptı. Ne dediğine bir bakalım: “Cumanız mübarek olsun, sizlerden istirhamımız, kurallara uyarsak çok çok hayırlı olacaktır. Lütfen uyarılara dikkat edersek çok çok isabetli, hayırlı olacaktır. Zira gerek bu vefatlar gerekse hastanelerde bu yatan kardeşlerimiz, bunlar bizler için, ülkemiz için, milletimiz için birer uyarı, bu uyarıları bizler de Müslümanlar olarak ona göre almamız lâzım. Dünyada da bu konuda en hassas bizim olmamız lâzım. Ülke olarak, millet olarak her geçen gün hamdolsun daha iyiye gidiyoruz. Sağda solda konuşulanlara hiç kulak asmayın, ülkemiz askeri alanda olsun, ekonomik, eğitim, ulaşım, enerjide olsun, görüyorsunuz, müjdeleri alıyorsunuz ve bunların devamı aynen gelecek, geliyor diyebilirim. Her geçen gün geçmişe göre daha iyi bir konumdayız. Sizlerden dua bekliyoruz, hepinizi Allah’a emanet ediyorum, Rabbim yar ve yardımcınız olsun inşallah”.

Bunda ne var denebilir. Bu, siyasetin camiye taşınmasıdır. İlk başta verilen mesajlar salgına karşı tedbirli olmak bağlamında bir uyarı yönü var, ama daha sonrasında siyasî iktidarın faaliyetlerini aktarmak ve övmek. Eğer Cumhurbaşkanı Erdoğan sadece cumhurbaşkanı olsaydı belki bunu doğrudan siyaset olarak yorumlamak aşırı görülebilirdi –ki bence görülmese de olur–, bu sonuçta sadece cumhurbaşkanı olsa da, eski tip cumhurbaşkanı olsa da camide konuşması bir siyasetçinin bence doğru değil. Ama, ayrıca biliyoruz ki Erdoğan aynı zamanda Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı. 

İlginç olan bu camideki konuşma hakkında çok fazla bir şey söylenmedi. Söylendiyse de benim gözümden kaçmıştır, onun için de özür dilerim. Ama gördüğüm kadarıyla söylenmedi, aslında bunun üzerine konuşulması gerekirdi, çünkü Türkiye’de pek alışık olmadığımız bir şey. Cami çıkışlarında, cuma çıkışlarında yapılan açıklamalara alıştık –özellikle son birkaç yıldır–; hemen hemen tüm siyasetçiler benzer şeyleri yapmaya başladılar; ama caminin içerisinde bizzat konuşma yapmak, elde mikrofon konuşma yapmak –tek tük arada sırada medyaya düşüyor böyle haberler, Anadolu’nun değişik yerlerinde– ama bu tür bir liderin, siyasî liderin yaptığını, cumhurbaşkanının yaptığını ben hatırlamıyorum. Ama buna tepki verilmiyor olması, bunun kanıksandığı anlamına geliyor. Kanıksanacak bir şey değil, çünkü bu Türkiye için iyi bir görüntü değil. Neden iyi bir görüntü değil? Sadece laiklik meselesiyle sadece açıklanabilecek bir şey değil bu. Tabii ki Türkiye laiklik iddiasındaysa hâlâ, bu görüntü o anlamda çok iyi bir görüntü değil; ama aynı zamanda bu görüntü aslında baktığımızda siyasetin camiye girmesi, camiye ve dolayısıyla dine, dolayısıyla İslâmiyet’e zarar veren bir husus. Bunun özellikle altını çizmek istiyorum. Burada yapılan, “dinin siyasete alet edilmesi” diye bir klişe var biliyorsunuz, dinin siyasete alet edilmesinde en çok zararı ne görür? İlk akla gelen siyasettir, ama esas olarak zarar gören dinin kendisidir, burada caminin kendisidir.

Bu noktada Tunuslu Ennahda hareketinin lideri Raşid Gannuşi’den bir alıntı yapmak istiyorum. Raşid Gannuşi dünya çapında İslâmî hareketlerin ilk akla gelen isimlerinden birisi. Yıllar önce Tunus’ta İslâmî Yöneliş hareketi diye bir hareketi Abdulfettah Moro ile kurmuştu 1970’li yıllarda. Sonra cezaevine girdi, ülkeyi terk etti, sürgünde yaşadı, geri döndü, geri döndükten sonra, devrimle beraber, Tunus’ta Burgiba rejiminin devrilmesiyle beraber ülkenin en önemli hareketi haline gelen Enahda’nın başında yer aldı; ama ilk seçimde partisi iktidara gelmesine rağmen kendisi herhangi bir resmî görev kabul etmemişti. Ardından yeni anayasayı kurdu ve daha sonraki seçimlerde Ennahda iktidarın ana partisi olma özelliğini kaybetti.

Şimdi Ennahda’nın 2016’da yaptığı çok önemli bir dönüşüm var. Bunu Raşid Gannuşi “Siyasal İslâm’dan Müslüman Demokrasiye” olarak tanımladı. Bu konuda yazılar yazdı, konuşmalar yaptı, bunlardan bir tanesini Amerika’da Foreign Affairs’de çıkan bir yazıyı arkadaşımız İlker Kocael cevirmişti, bakın orada ne diyor: “Parti çizgisini değiştirdi, artık İslamcı bir çizgide olmayacak ve bunun bir gereği olarak…” Gannuşi’den aktarıyorum: “Bu yeni düzenleme ile diğer şeylerin yanında parti kadroları artık camilerde vaaz veremeyecek, örneğin dinî kuruluş veya hayır kurumları gibi sivil toplum kurumlarında yönetici pozisyonlara gelemeyecek. Biz camilerin insanların bir araya geleceği yerler olmasını istiyoruz, ayrışma alanları olmalarını değil. İmamlar siyasî partilerde herhangi bir görev almamalılar ve dinî liderlere yeterli yetenek ve güvenilirliği elde etmek için kendi alanlarının uzmanları olarak yetiştirilmeliler.”

Burada Gannuşi’nin vurguladığı çok önemli bir hususu; “Camiler birleşilen yerler olmalı, ayrışılan yerler olmamalı” saptamasını dünyanın en önde gelen İslamcı liderlerden ve ideologlardan biri olarak 2016 yılında dile getirdi. Tabii ki Gannuşi’ye ve Ennahda hareketine yönelik eleştiriler sürüyor, ona hâlâ şüpheyle bakan kişiler ve kurumlar da var; ama onun bu açık pozisyonunun Türkiye için de çok anlamlı olduğu kanısındayım. Kaldı ki Gannuşi Türkiye ile çok yakın ilgili, sık sık Türkiye’ye geliyor ve Türkiye’den gidenler de kendisiyle Tunus’ta sık görüşüyorlar. Adalet ve Kalkınma Partisi’yle ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’la doğrudan ilişkisi olan birisi. Gannuşi o kararı almalarının temel nedenini şöyle açıklamıştı: “Tunus tarihinde” diyor, “devlet yukarıdan aşağıya sekülerleşmeyi dayattığı için biz İslâmcılar olarak bununla mücadeleyi yürüttük. Ama artık bu defter kapandı, artık kimse kimseye zorla bir şey dayatmıyor; dolayısıyla bu pozisyonlarda ısrar etmek, İslâmî pozisyonlarda ısrar etmek anlamsız, bunun yerine demokrasiyi savunmamız gerekir” diyor ve “İnsanların nasıl daha özgür, daha müreffeh bir hayat yaşayabileceği üzerine siyaset yapmamız gerekir” diyor.

Türkiye için de bunu aynı şekilde tercüme edebilir, Türkiye’deki İslâmcı anlatının en temel dayanağı, Cumhuriyet’in ilk yıllarında, tekpartili yönetimlerde İslâm’ın önüne engeller çıkarıldığı, İslâm’ı öğrenmek, yaşamak ve yaşatmak konusunda devletin değişik engeller çıkardığı ve bu konuda insanları tutukladığı veya bazı insanların ülkeyi terk ettiği gibi bir anlatı var. Resmi tarihe karşı İslâmcılar’ın bir anlatısı var; burada doğrular yanlışlar her şey bir yana, ama artık böyle bir şeyin söz konusu olmadığını, özellikle çokpartili hayata geçişten itibaren, Demokrat Parti sürecinden itibaren, bu şikâyet edilen, dine ve dindarlığa yönelik baskıların kademe kademe ortadan kalktığını ve artık şu anda, özellikle AKP iktidarıyla beraber bunun hiçbir inandırıcılığı kalmadığını, en azından bitmiş olduğunu görüyoruz.

Tam tersine, tam tersine dine ve dindarlara yönelik devlet eliyle bir pozitif müdahale var; “cesaret verme” var, “önünü açma” var. Diyelim ki eskiden İmam-Hatip liseleri önünde engeller çıkartılıyordu; şimdi İmam-Hatip liselilerin sayısı katlanarak artıyor. Dolayısıyla bu İslâmcı argüman, en temel argüman, “İslâm’ın önüne engeller çıkarıldı, devlet eliyle engeller çıkarıldı” argümanı, Tunus’ta olduğu gibi Türkiye’de de çoktan kapandı ve artık dini tamamen sivil topluma, insanlara bırakma zamanı çoktan geldi geçiyor.

Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan veya herhangi bir siyasetçinin namazdan önce veya sonra eline mikrofon alarak konuşmasının hiçbir karşılığı yok — dindarlar için ve İslâmiyet için. Ama kendisi için bir anlamı tabii ki olabilir. O da nedir? Siyaseten sıkıştığı yerlerde –ki bunu yaşıyordur uzun bir süredir–, artık kendine bu sorunlarını aşmak için birtakım çareler arıyor ve ilk akla gelen şeylerden biri de din oluyor, cami oluyor, cami cemaati oluyor. Zaten son dönemde yapılanlara baktığınızda; Ayasofya’nın ibadete açılması, Kariye Müzesi’nin Diyanet’e devri gibi olaylara baktığınızda, ya da Erdoğan’ın en son müjde konuşması yaptığı bu Karadeniz’deki doğalgaz bulunması ile ilgili konuşmasının neredeyse yarısının, haydi belki diyelim ki üçte birinin tamamen dinî terminolojiyle dolu olması, bütün bunlar, onun zor durumunu aşmak için dine bir tür cankurtaran simidi gibi atılmış olduğunu gösteriyor.

Bu işe yarar mı? Açıkçası hiç sanmıyorum. Çünkü Adalet ve Kalkınma Partisi’nin tarihi dinin siyasete alet edilmesi, caminin siyasete alet edilmesi meselesinin reddi tarihidir. AKP’nin başarısı, AKP’nin belli bir yerde başarılı olabilmesi, bu eski tip, dinî temel alan siyasetten vazgeçmesiyle mümkün olabildi. Daha ilk başta Refah Partisi zamanına baktığınız zaman da, o tarihte Refah Partisi bünyesindeki Erdoğan’ın başını çektiği Yenilikçi Hareket’in en temel farkı, Erbakan liderliğindeki gelenekçilerin aksine siyaseti cami cemaati ile sınırlı tutmamalarıydı. Yani camilere gitmek yerine, cami çıkışlarına gitmek yerine, o âna kadar gitmedikleri yerlere gittiler, kahvelere gittiler, meyhanelere gittiler, diskoteklere gittiler ve burada insanların kapılarını çaldılar; insanlarla yüz yüze konuşarak kendilerini anlattılar. İlk başta çok yadırgandı; ama bunda ısrar ettikleri müddetçe etki alanları genişledi ve önce 94’te belediye seçimlerindeki başarı geldi, ardından genel seçim başarıları geldi ve Yenilikçiler Refah Partisi’ne damgalarını bastılar. Daha sonra, Fazilet Partisi kapandıktan sonra, Adalet ve Kalkınma Partisi kuruluş sürecinde de kendileri bütün söylemlerini din değil, din dışı alanlara, ekonomiye, toplumsal dönüşüme, siyasete, uluslararası ilişkilere ve tabii ki demokrasiye, temel hak ve özgürlüklere ağırlık vererek yaptılar. Taban da zaten kendilerinden bunu bekledi.

Yani, onların nasıl ne kadar iyi dindar olduklarını kendilerine kanıtlamalarını değil, sorunlarını çözebilecek kapasiteye sahip olduklarını kendilerine göstermeyi istedi, bunu yapabildikleri ölçekte desteklerini aldılar.

Şimdi, tekrar sil baştan kendilerini cami cemaatine hapsetmek durumunda kalan bir Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi görüyoruz. Bu anlamda bir şekilde bir başa dönüş oluyor ve Refah Partisi’nin ilk yıllarına dönüş gibi bir şey oluyor. Bu bir çaresizlik. Bu çaresizlik sonucu camiye bu şekilde başvurmak, dine bu şekilde başvurmak, AKP’nin ve Erdoğan’ın yarasına merhem olur mu? Hiç sanmıyorum. Öte yandan, daha tersi, ters bir etki yaratıp buradaki insanların kendisine olan muhabbetini, ilgisini de azaltacağı kanısındayım. Çünkü son yıllarda özellikle Türkiye’de gençler içerisinde dinle olan ilişki konusunda çok ciddi sarsıntılar yaşandığı söyleniyor. Özellikle dindarların, dindar ailelerin kendilerinin veya onların sözcülerinin bu konuda şikâyetleri var. Dolayısıyla dini yeniden daha çağdaş bir şekilde, yeni teknolojilerle birlikte yeniden yorumlanması ve genç kuşaklara yeniden câzip bir alan hâline getirebilmek yerine eski yöntemlerle dini alabildiğine siyasallaştırmak veya dinî mekânları, camiler başta olmak üzere, siyasetin birer alanına çevirmeye kalkmak bu kopuşu daha da hızlandıracaktır.

Dolayısıyla çözüm ararken sorunu beterleştirmekten başka bir işe yarayacağını sanmıyorum. Tekrar başa dönecek olursak, Erdoğan’ın cami içerisinde yaptığı konuşmasına, gerek kendi yanlıları gerek karşıtları tarafından çok ciddi bir şekilde tepki verilmemesi, olumlu ya da olumsuz tepki verilmemesi, bunun çok fazla konuşulmaması, aynı zamanda bize başka bir şey de gösteriyor bence –kanıksamanın dışında–, Erdoğan’ın ne yaparsa yapsın kendi sorunlarını çözme kapasitesini ve kabiliyetini kaybetmekte olduğunun herkes tarafından bir anlamda kabulü gibi de görülebilir.

Hatırlayın müjde meselesini; müjde meselesi birkaç gün önceden dile getirildi ve kamuoyunu bayağı bir meşgul etti; ama daha sonra, müjde açıklandıktan sonra çok kısa bir süre içerisinde gündemimizden çıkıverdi, gündeme bir şekilde sokulmak istense de belli bir karşılığı olamıyor. Dolayısıyla süreki yeni bir şeyler bulmak, yeniden bir heyecan, coşku yaratabilmek, hareketlilik yaratabilmek arayışındaki bir Erdoğan ve siyasî iktidarla karşı karşıyayız. En son Malazgirt’te yapılmak istenen, Malazgirt kutlamalarıyla, Kızıl Elma söylemleriyle yapılmak istenen de bir anlamda buydu, onda da pek etkili olduğunu açıkçası sanmıyorum. Sürekli bir yerlerde gündemi belirlemeye çalışmak faaliyetleri var, ama bunların etkisinin bir gün bile sürmediğini görüyoruz. Dolayısıyla gündem belirlemek, gündeme hâkim olmak, kontrolü elinde tutabilmek amacıyla yapılan, dinin siyasallaştırılması, yani Türkiye’de zaten öteden beri siyasallaşmış bir şey, bunu biliyoruz, ama bu şekilde alenen, göstere göstere cami içerisinde yapılıyor olmasının da pek bir etkisi olmadığını, yapanın amacına hizmet etmek bir yana, tam tersine kendi zemininin altını iyice oymakta olduğunu düşünüyorum.

Evet, tekrardan 30 Ağustos’u kutluyorum, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus