Gazi Mustafa Kemal mi, Atatürk mü?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na yönelik suçlama ve saldırıların düşündürdükleri.

Yayına hazırlayan: Cemre Su Arvas 

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar.

Nur topu gibi bir sun’î gündemimiz oldu, o da “Gazi Mustafa Kemal mi, Atatürk mü demeli?” tartışması. CHP içerisinde ve etrafında yapılan, ama Atatürk tartışmasının ötesinde İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na yönelik bir küçük çaplı bir kampanya. Etkisi ne kadar sürer bilmiyorum, ama bu konunun üzerinden biraz geçmenin anlamlı olduğu kanısındayım. Tartışmanın kendisi bence çok anlamlı değil, çünkü ortada çok bir tartışma da yok; fakat burada kimlerin neden böyle bir tartışma başlatmak istedikleri ve nasıl taraftar toplayabildikleri hususu başlı başına ilginç bir konu. Mâlûm, şu anda muhalefet blokunun lokomotifi Cumhuriyet Halk Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin de lokomotifi esas olarak İstanbul — hem örgütüyle hem belediyesiyle. Zamanında, Refah Partisi’nden itibaren de böyle olmuştu; AKP’ye gelen süreçte de adım adım gelen iktidarın taşıyıcısı İstanbul olmuştu. Burada CHP’ye tek başına bir iktidar çıkabileceğini sanmıyorum, ama CHP’nin lokomotifi olduğu muhalefet bloku ittifakının her ne kadar tam belirgin olmasa da –çünkü ortada seçim yok– iktidara gelebilme söz konusu ve böyle bir anda bir alâkasız gibi görünen bir konuda pekâlâ tartışma başlıyor.

Olayı hızlıca hatırlatmaya çalışalım: 9 Eylül günü online yapılan, uzaktan internet üzerinden yapılan bir toplantıda, Canan Kaftancıoğlu katılımcılara sunuş yapıyor ve soruları cevaplandırıyor ve burada da eski gazeteci ve milletvekili Uluç Gürkan kendisine iki kere Atatürk meselesini soruyor. Onun da nedeni şu: Canan Kaftancıoğlu bahsederken Gazi Mustafa Kemal diye bahsediyor ve Uluç Gürkan da ona neden Atatürk demediğini, bunun bir özel anlamı olup olmadığını soruyor. Canan Kaftancıoğlu da ona bir cevap veriyor: “Kavramların ve kişilerin kategorize edilmesi doğru değil, ben böyle alıştığım için böyle konuşuyorum” diye özetlenebilecek bir şey söylüyor ve o olay orada bitiyor. Daha doğrusu bittiğini sanıyor Canan Kaftancıoğlu en azından; fakat Sözcü gazetesinde Serpil Yılmaz bu olayı köşesine taşıyor, Uluç Gürkan’ın ağzından, Uluç Gürkan’ın aktarımıyla ve bayağı ilginç bir köşe yazısı. Serpil’i çok öteden beri tanırım. Çok yadırgadığımı söylemem gerekiyor. Çünkü burada Uluç Gürkan’ın ağzından olay aktarıldıktan sonra, Uluç Gürkan şöyle söylüyor: “Bu kişinin CHP’ye üye bile olmaması gerekir”. Üye olmaması gereken kişi İstanbul İl Başkanı, uzun zamandır İstanbul İl Başkanı ve özel olarak altını çizmek lâzım: Recep Tayyip Erdoğan’a siyasî kariyerinin en büyük yenilgisini tattıran insanlardan, önemli bir isim. Yani 25 yıl sonra Erdoğan’ın İstanbul’u kaybettiği olayın en önemli aktörlerinden birisi ve burada, “Atatürk demedi Gazi Mustafa Kemal dedi” diyerek bu kişinin CHP’ye üye yapılmaması gerektiği ilan ediliyor. Bunun gerekçesi olarak, “CHP’yi Atatürk kurmuştur, ebedî başkanı, genel başkanı odur…” vs..

Şimdi Atatürk mü, Gazi Mustafa Kemal mi? Bu çok eski bir tartışma. Ne kadar anlamlı bilmiyorum, ama 68 Kuşağı denen kuşaktaki sol hareket, Mustafa Kemal Atatürk’ün gazi yönünü daha fazla, kalpaklı yönünü, kuvvacı yönünü daha fazla öne çıkartmıştır, benimsemiştir. Bunun bence iki temel nedeni var: İlkin asker kimliği, çünkü o tarihlerdeki solda, askerliğe, militarizme, militanlığa karşı özel bir ilgi vardı; ama en önemlisi, anti-emperyalist yönü, çünkü Gazi Mustafa Kemal dış güçlere, gerçek anlamıyla dış güçlere karşı, ülkeyi işgal eden güçlere karşı bir halk hareketini, Kurtuluş Savaşı’nı örgütlemiş bir kişi. Dolayısıyla onun o yönü, o dönemin soluna, solun değişik gruplarına daha câzip geldi. Bu anlamda Kemalizm vurgusu daha güçlü; ama ardından gelen Atatürk, daha çok devlet inşa eden bir isim; Atatürk denince bugün daha çok Uluç Gürkan ve benzerlerinin, ona destek verenlerin sekülerleşme, laikleşme, cumhuriyet olayı… Aslında Gazi Mustafa Kemal diyenlerin Atatürk’e alerjik baktıklarına ben açıkçası hiç rastlamadım. Bir tek şöyle bir istisna var: Türkiye’de, özellikle yasal İslâmî hareketlerin, siyasî partilerin yöneticileri –ki Recep Tayyip Erdoğan bunlardan birisidir–, Refah Partisi’nde ve değişik dönemlerde Fazilet Partisi’nde ve şimdi AKP’de, Atatürk yerine Gazi Mustafa Kemal tercihi yapılır. Çünkü orada, Atatürk’ün düşmana karşı ülkeyi kurtarmasına bir şey denemediği için, ona milli anlamda saygı da duydukları için, ona eyvallah, ama saltanatı, hilâfeti kaldıran, laikliği getiren, modernleşmeyi alabildiğine hızlandıran –ki modernleşme Osmanlı’da başlamış bir şey, mâlûm– sekülerleşmeyi alabildiğine hızlandıran bir Atatürk’ten hoşlanmadıklarını biliyoruz. Dolayısıyla Mustafa Kemal deyip Atatürk dememek, bir İslâmcı tercih olarak dönem dönem çok etkili oldu. Son günlerde AKP iktidarı bu konuda da artık inadını büyük ölçüde bırakmış durumda. Atatürk telaffuzunun da daha fazla kullanıldığını görüyoruz, fakat burada solun içerisindeki tartışmada –bu tartışma her ne ise– bir nüans, hangi kavramın tercih edildiği tartışmasında böyle bir şey kesinlikle yok. Yani bir solcuyu, “Gazi Mustafa Kemal” dediği için laikliğe karşı olmakla ya da başka cumhuriyet uygulamalarına karşı olmakla eleştirmek gerçekten abesle iştigal olur. Gazi Mustafa Kemal vurgusu daha çok Atatürk’ün bu iki özelliğinden hangisine kendisini daha yakın hissettiğiyle ilgili bir durum. Sonuçta geçmişin bir tartışmasıydı. 60’lı yıllarda yapılan, ama biz mesela 78 Kuşağı olarak 70’li yıllarda solculuk yapmış insanlar olarak –özellikle sonlarında, 12 Eylül’e doğru– bu tartışmayı solda çok fazla yapmadık. Atatürk çok fazla gündemimizde de değildi, 60’lı yıllarda olduğu kadar gündemde değildi. Atatürk resimlerinin –kalpaklı ya da kalpaksız– taşındığı mitingler, gösteriler pek hatırlamıyorum açıkçası. Tek tük muhakkak vardır. Ardından 12 Eylül darbesinin çok aşırı bir Atatürkçülük vurgusunu yapmasıyla beraber, zaten çok büyük travmalar da yaşandığını biliyoruz. Örneğin ben ilk gözaltına alınıp Hasdal Askeri Cezaevi’ne konulduğumuzda, benim gibi gözaltında olan öğrencilere –lise ya da üniversite öğrencilerine– zorunlu Atatürk dersi verilmişti subaylar tarafından. Bu derslerin içeriği ve nasıl geçtiği ayrı bir konu. Yani nasıl söyleyeyim, tam kelimeyi bulmaya çalışıyorum, zorlama, ama beceremedikleri bir şeydi; karşınızda Atatürk’ü –ki her türlü soldan, çok istisnai birkaç grup dışında, Atatürk sevmeyen ya da ona özel olarak karşı olan grup pek yoktu, fraksiyon pek yoktu– ama orada hepimize mecburî Atatürk dersi verilmişti, bu da çok ciddi bir kırılma yaratmıştı. Nitekim Canan Kaftancıoğlu, bu yazıdan sonra yaptığı açıklamada, “Bu tavrımın Kenan Evren Atatürkçülüğüyle arama mesafe koyma olduğunu anlayan anlıyor” gibi bir cümle sarfetmiş.

Şimdi, Gazi Mustafa Kemal ya da Atatürk… Canan Kaftancıoğlu Gazi Mustafa Kemal’i tercih ediyor –şu ya da bu nedenle– ve hemen üzerine –nasıl diyeyim? – bir akın söz konusu. CHP içerisinden ve çevresinden birden fazla isim burada hemen pozisyon aldı. Mesela İzmir milletvekili, eski asker Mehmet Ali Çelebi sosyal medyada şöyle diyor: “Millet gönlüne koyup haykırdıktan sonra sen demesen ne yazar, ama unutma burası CHP. Kafası karışık olanlar iyi bilsin, bu partide 10 Aralık’tan önce 25 Ekim gelir. Mustafa Kemal’in askerleriyiz”. 10 Aralık’tan kastı, Canan Kaftancıoğlu’nun da dahil olduğu söylenen CHP içerisinde bir grup. 10 Aralık Grubu Hareketi olarak adlandırılan bir grup ve bu grubun CHP içerisinde, CHP yönetiminde bayağı etkili olduğu söyleniyor; Oğuz Kaan Salıcı ilk akla gelen isimlerinden birisi. Olabilir, dolayısıyla burada CHP içi bir ders kavgası meselesi var; ama bu üslûp, bir milletvekilinin partisinin il başkanına yönelik bu üslûbun nasıl bir üslûp olduğunu takdir etmek lâzım bu şekilde. Tabii buradaki “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” lâfı da Canan Kaftancıoğlu’nun bir başka vesileyle söylediği “Ben, ‘Mustafa Kemal’in yoldaşlarıyız’ı tercih ederim” demişti –yanlış hatırlamıyorsam, epey oldu–, ona yönelik bir askerlik vurgusu. Burada da sivil Atatürk hem de askerlik vurgusu. Başkaları da çıktı; mesela İzmir milletvekili –yine ilginç, İzmir bayağı aktif anlaşılan–, Atilla Serter, “İl başkanına gereken ders verilmezse bu da bizim en büyük ayıbımızdır” diyor. Akif Hamzaçebi’nin sözleri, Atatürk’ü büyük harflerle yazarak, kapital harflerle, o da Canan Kaftancıoğlu’nun adını vermeden, Atatürk adını telaffuz etmemenin ne kadar yanlış olduğunu söyledi vs..

Şimdi, bu bize neyi gösteriyor? Bir kere, meşhur bir izleyicim yayının duyurusundan sonra aramızda geçen bir tartışmada, bunun meleklerin cinsiyetini tartışmak olduğunu söyledi. Tam da bu! Şimdi İstanbul’da 25 yıl sonra, çok büyük bir başarı elde etmiş bir parti var ve bunun da –beğenin beğenmeyin– başarılı olmuş bir il başkanı var, bir kadın –çok sık görülen bir durum değil– ve bu bir toplantıda saatlerce ya da en azından dakikalarca konuşuyor, sorulara cevap veriyor ve oradan, iki şey, “Niye Atatürk demedin, Gazi Mustafa Kemal dedin?” diyerek, sosyal medyada, bu başarılı olduğu kanıtlanmış ve herhalde şu anda Türk siyaset sahnesinde Erdoğan’ın hiç sevmediği –sevmediği çok kişi vardır da, sevmediklerinin başında, başlarında gelen– bir isme yönelik böyle bir taarruz yapılıyor. Burada bunu yapanların şu âna kadar CHP içerisinde neyi ne yaptıklarını kıyaslamak çok anlamlı olmayabilir; ama en azından burada başarılı olduğu belli olan bir başkan var. Bu, CHP içerisinde bir iktidar savaşının uzantısı, tamam ve bu iktidar savaşı olur, hele CHP’de çok olur, yıllardır olur, hep vardı, bundan sonra da olacak; ama bu iktidar savaşını yaparken, siyaset üzerine, Türkiye’nin sorunları üzerine, CHP’nin örgütlenmesi üzerine tartışmalar yapmak yerine –o toplantıda kaç dakika sürdüğünü bilmiyorum, ama bir saati aşmıştır herhalde–, söylediği birtakım örgütlenme modelleri ya da sorunlara ilişkin çözüm önerileri üzerine tartışmak yerine, böyle bir ayrıntı üzerinden bir tartışma yürütülmek ve kelimenin gerçek anlamıyla –kendisi de galiba bu kelimeyi kullanmış–, bu kişi “itibarsızlaştırılmak” isteniyor ve bayağı da etkili olan bir kampanya yapılıyor. Bu aslında ilk defa yapılan bir kampanya değil, çoktan beri yapılan bir kampanya. Bu da CHP’nin kabuğunu kırıp kırmama meselesinin bir yansıması olarak görülüyor. Birileri CHP’nin hiçbir şey değişmeden klişeleri tekrarlayarak, birtakım kalıpların içerisine kendini hapsederek ve kendi kendine propaganda yaparak –hep iman tazeleyerek diyelim– başarılı olabileceğini düşünüyor. Bu tür eleştiriler değişik zamanlarda CHP içerisinde çok yapıldı. Atatürk meselesi öne çıkartılarak, CHP’nin yeterince Atatürkçü olmadığı, gericilerle dirsek temasında olduğu yönünde eleştirilerle birileri çıkışlar yapmaya çalıştı CHP’de ve hemen hemen hepsi etkisiz oldu. Hatta bu nedenle kurulan partiler var, kurulmak istenen partiler var. Şu anda Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ve Erdoğan’ın en önde gelen destekçilerinden olan Barolar Birliği Başkanı Feyzioğlu’nun da bir dönem bir iddiası vardı ve eski İstanbul Baro Başkanı da, CHP’ye genel başkan olmak isteyen kişiler de en çok Atatürk’ü kullandılar ve sonunda etkili olmadı. Bunun da çok etkili olacağı kanısında değilim; ama böyle bir yerde, böyle bir anda, tam Türkiye’de var olan Erdoğan iktidarının sonu yaklaşırken, artık etkisi kalmazken, iyice erirken ve muhalefetin nasıl bir şekilde iktidarı devralabileceği gibi bir mesele yoğunlaşırken, böyle bir tartışmanın gündeme gelebiliyor olması aslında çok ciddi bir şekilde üzerine düşünülmesi gereken bir husus.

Bu hep oldu, bundan sonra da olacağa benziyor; ama ilginç olan, her seferinde çok ciddi bir patlamayı da beraberinde getirebiliyor olması. Geçmişteki örnekler unutuluyor. Benzer tartışmaları farklı kişilerle karşı farklı gerekçelerle yapanların hepsinin hüsrana uğradığını biliyoruz. Bir kısmı Vatan Partisi’ne kadar gitti, o zamanki adı Vatan değildi, değişmeden önceki partide ve şimdi Vatan Partisi’nde, Atatürk üzerinden kopanların büyük bir kısmı orada da tutunamadı ve yok oldular.

Şimdi de benzer bir çıkışı yapıyor insanlar. Yapanların şu âna kadar CHP içerisinde ve bu hareket içerisinde ne kadar etkili oldukları, neleri nasıl değiştirdikeri ve muhalefet cephesine neler kattıkları ayrı bir tartışma konusu; ama ortada hâlâ bir tabu gibi bir Mustafa Kemal Atatürk meselesi var ve bunu pekâlâ kullanabiliyorlar.

Dışarıdan bakmaya çalışıyorum; CHP’yle ve Atatürkçülük’le doğrudan ilişkisi olmayan birisi olarak. Açıkçası alabildiğine yadırgatıcı bir tutum. Dışarıdan baktığınız zaman herhalde bir AKP’liye de sorsanız, başka partiliye de sorsanız, hatta CHP’nin içerisinde ciddi bir şekilde emek veren partililere de sorsanız bunu; “Ne alâka şimdi?” diyecektir. Ama bunun üzerinden çok ciddi yangınlar çıkartılabiliyor.

Bu yangın, çıkartılmak istenen yangın, CHP’nin aslî kimliğini muhafaza iddiasını taşıyor; ama CHP’nin herhangi bir günün gereklerine uygun herhangi bir kimliğe sahip olmaması ısrarı ve bunun hâlâ bir karşılığı var.

Gerçek karşılığının çok yüksek olduğu kanısında değilim; lâkin söz konusu olan kişi Mustafa Kemal Atatürk olduğu için, birçok insan, burada itirazı varsa bile söylemeye korkuyor; çünkü bu gerçekten netâmeli bir konu. Burada “Ne var yani? Gazi Mustafa Kemal dedi, ne kaybetti?” dediğiniz anda bile başınıza bir şeyler gelebileceği endişesini taşıyabiliyorsunuz CHP’nin içerisinden birisi olarak.

Çok da fazla uzatmamak lâzım. Aslında tek bir kelime yeterli: Yazık…

Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus