Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (32): Bahçeli-Türk Tabipleri Birliği’ne, Soylu-Anayasa Mahkemesi’ne karşı, Erdoğan’ın sıkı tedbir açıklaması & Mustafa Kemal mi, Atatürk mü?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba iyi günler. Yeni bir “Haftaya Bakış”ta karşınızdayız. Yine her cuma olduğu gibi, Kemal Can’la haftanın olaylarını değerlendirip, önümüzdeki günlerde neler yaşanabileceğini yorumlamaya çalışacağız. Kemal, merhaba. 

Kemal Can: Merhaba Ruşen. 

Çakır: Bu hafta, hep birtakım polemiklerle atışmalarla ya da hedef almalarla gidiyoruz. İki kurumun hedef alındığını görüyoruz: Önce, Süleyman Soylu Anayasa Mahkemesi’ni hedef aldı. Ardından Devlet Bahçeli, Türk Tabipleri Birliği’ni hedef aldı. Arada, CHP’nin içinden ya da çevresinden birileri, Canan Kaftancıoğlu’nu hedef aldı. Aslında Türkiye’nin çok sorunu var, çok meselesi var; ama nedense, bu tür –kaba tâbirle– “ıvır zıvır”la uğraşmak durumundayız. Çünkü bunların hepsi, aslında, meselenin gerçek sorunları, gerçek kaynaklarının tartışıldığı alanlar değil. 

İstersen, önce Devlet Bahçeli ile başlayalım. Bahçeli, Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB), Covid salgınında hayatını kaybeden insanlara ve sağlık çalışanlarına dikkat çekmek için tüm sağlık kurumlarında siyah kurdele takma çağrısından hareketle, Türk Tabipleri Birliği’ne yönelik çok sert çıkışlar yaptı. Sanki burada bir terör örgütü varmış gibi, “TTB kapatılsın. Yetkilileri hakkında adlî işlem yapılsın. Yerine vatansever bilim insanlarından yeni bir heyet oluşturulsun” diyerek, “artık kullanmayacağım’’ dediği twitter’dan bayağı uzun mesajlar yazdı. Ardından da, yardımcısı Semih Yalçın, Türk Tabipleri Birliği’ni “Marksist” olarak tanımladı. Acayip bir durum. Burada ilk akla gelen: “Salgında yaşanan başarısızlığın üzerini örtme” çabası, “Cambaza bak” yapma girişimi. İnsanın aklına, ister istemez barolara yönelik operasyonlar geliyor — Türkiye Barolar Birliği’nden söz etmiyorum; Barolar Birliği’nin Başkanı Feyzioğlu’nu devşirdikleri için… İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük barolara yönelik operasyonları vardı. Ben bu ayağının da çok önemli olduğu kanısındayım, dünkü yayınımda da bunu yorumladım zaten. Buradaki espri: Devletin bütün kurumları artık kontrol altına alındı, büyük bir kısmının da içleri boşaltıldı. Şimdi, toplumsal kurumların, yani meydan okuyabilecek, mesafe koyabilecek, iktidarın istediğini yapmakta sorun çıkartabilecek kurumların, meslek örgütlerinin gücünü kırmaya çalışıyorlar. Belki daha sonra, Mühendis ve Mimarlar Odaları Birliği’ni de hedef alacaklar — ki o da birtakım haberlerde çıkıyor biliyorsun. Ben böyle görüyorum. Sen ne dersin? 

Can: Evet, senin de söylediğin gibi aslında ilk önce Mühendis ve Mimarlar Odaları Birliği (TMMOB) ile başlamıştı. Hatta o epeyce önceden başladı. Birtakım kentsel denetim görevlileri kısıtlandı; iyice marjinalize edilmeye çalışıldı TMMOB. Daha sonra, Diyanet İşleri Başkanı’nın kınanması ve hakkında suç duyurusunda bulunulması vesilesi ile barolar tartışması gündeme getirildi; barolarla ilgili düzenleme çok hızlı biçimde hayata geçti. Şimdi, salgın vesilesi ile birçok araştırmada –en son MetroPOLL’ün yaptığı araştırmada da– görülüyor: Resmî açıklamalara güven hızla azalırken… 

Çakır: Önümde rakamlar var, onları izleyicilerimize okuyayım: “Hükümetin Koronavirüs vaka sayılarıyla ilgili açıklamalarında şeffaf davrandığını ve gerçekleri açıkladığını düşünüyor musunuz?” sorusunda, Nisan ayında “Evet, düşünüyorum” diyenlerin oranı yüzde 62 iken, Ağustos’ta yüzde 36’ya düşüyor. “Hayır, düşünmüyorum” diyenlerin oranı, Nisan ayında yüzde 30 iken, Ağustos ayında 58,9’a çıkıyor. İşin bir başka ilginç yanı da şu: Parti dağılımlarına göre baktığımız zaman, AKP seçmeninde “Evet, düşünüyorum” diyenlerin oranı yüzde 59,4. Ama “Hayır, düşünmüyorum” diyenlerin oranı da yüzde 33,7. MHP’de de “Hayır, düşünmüyorum” diyenlerin oranı yüzde 37,4. Bu başlı başına, salgın konusunda, devletin resmî açıklamalarına yönelik olarak güvensizliği gösteriyor. 

Can: Düşün işte. Kendi seçmeninde her 3 kişiden biri, iktidarın salgın konusunda söylediklerine inanmıyor. Burada, inanmamasına neden olan en önemli mesele, sağlık çalışanlarının ve tabii ki başta Tabipler Odası’nın ve önemli güven duyduğu bilim insanlarının söyledikleri. Dolayısıyla bu, iktidar açısından aslında çok yıkıcı bir şey yaratıyor. 

Ama daha önemli bir şey, senin söylediğin paketle de birleşiyor. Kendisine bağlılıklarını sunmayan her türlü kurum, kavram, kurul, yapı, örgütlenme… bunlara dâir sistemli bir yıpratma kampanyasına girişiliyor. Yargıyla ilgili mesele de, açılışta söylediğin gibi, Süleyman Soylu’nun Anayasa Mahkemesi’ne yaptığını, daha önce hükümetin çeşitli sözcüleri yapmıştı. Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere, mahkemelere, yerel mahkemelere, Yargıtay’a da… Hatta bizzat Erdoğan, bazı kararları beğenmediğini, saygı duymadığını söyleyecek noktaya varmıştı. Açıkça medyadan talimatlar vermişti yargıya. Bunun bir ayağı olarak da, şimdi Süleyman Soylu… Gerçi Soylu’nun açıklamasının devamı gelmedi. Ama onu birazdan konuşuruz. 

Çakır: Evet, onu bilâhare konuşalım. 

Can: Bahçeli’nin söylediklerine bakınca, birkaç şeyin bir arada olduğu görülüyor. Hem salgın ile ilgili işlerin sarpa sarması ve burada en önemli farklı bilgi alanı olarak, farklı bir otorite olarak toplumda kabul gören, Tabipler Birliği’nin bir tür yıpratılması, itibarsızlaştırılması. Ama bir yandan da, iktidara biat etmeyen, “yerli-milli” başlığı altına girmeyi ve ona uyumlu davranmayı kabul etmeyen –biliyorsun artık Yargıtay Başkanı bile “yerli-milli hukuk”tan bahsediyor–, dolayısıyla “yerli-milli” çerçevesine, parantezine girmek; bir tür, iktidarın bütün eylemlerinin arkasında durmak, neredeyse bütün vatandaşlara, bütün kurumlara çıkartılmış bir görev gibi. Ama Bahçeli’nin üslûbu, peşinden gelen Semih Yalçın’ın tarzı… MHP bir süredir, iktidarın, en saldırgan ifadelerle, tehditlerini topluma yansıtan, bazı özel hedefleri işaret eden bir işlev görüyor. Böyle bir görev bölümü de oluşmuş durumda. MHP ve özellikle Bahçeli, bir tür öncü atağı yapıyor. Bu meselede de öyle oldu. Ama peşinden Semih Yalçın, çıtayı daha da büyüttü; konuyu ideolojik bir kılıfa uydurma ihtiyacı duydu. Çünkü Bahçeli’nin çıkışı, bence beklediklerinden fazla tepki yarattı. İktidar seçmeninden bile destek görmedi — ki görmemesi de çok normal. Demin okuduğun rakamlar, çok bâriz bir şekilde bir şeyi gösteriyor: Çünkü insanlar, şu anda hükümetten daha fazla doktorlara güveniyorlar. Dolayısıyla, doktorların örgütüne saldırmaya kalkmanın, kendi tabanında bile destek bulması çok mümkün değildi. Üstelik sadece destek bulmamakla kalmayıp, tepki de doğurduğunu gördüğü için, buna bir ideolojik kılıf uydurmaya çalıştı. Yani sadece salgındaki tutumunu gerekçe yapmak yeterli gelmedi, bir tür ötekileştirme, düşmanlaştırma, bir de ideolojik kılıf uydurma ihtiyacı duyuldu. Ve Semih Yalçın, bu anlamda bir ilerletmeye hamle etti. 

Baro meselesinde atılan adımlar, meslek içinde reaksiyonu birdenbire artıran bir durum haline geldi. Aslında barolara yapılan, kendi tabanında, hatta belki iktidar partilerinin kendi üyesi olan birtakım avukatların bile bu girişime çok hevesli bir biçimde katılmamaları ile sonuçlandı ve hâlâ ikinci barolar kurulamadı. Bu da gösteriyor ki, saldırdıkları meslek grupları içerisinde büyük bir tepkiye, kendi yandaşlarının bile rahatsızlığına yol açıyor. Seçmen nezdinde ise, çok haklı bulunan bir tutum olarak işaretlenmiyor. Bu çok açık. Ama bundan geri döneceklerini, bu negatif durumdan dolayı bundan vazgeçeceklerini düşünmüyorum. Senin başta söylediğin gibi, boş işlerle, polemiklerle uğraşıyoruz. Hatırla: Bütün yaz boyunca, bu baro düzenlemesi, Ayasofya’nın açılması, dış politikada Akdeniz-Ege gerilimleri, Suriye, Libya, Karadeniz’de gaz müjdesi, İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması, yasaklanan bayramlar, yeni getirilen bayramlar, Atatürkçülük tartışmaları, Lozan’ın tartışmaya açılması… Bütün bunlar, baş döndürücü bir atak ve hamle sağanağı halindeydi. Ama bundan, çok da dişe dokunur sonuçlar alınamadı. 

Çakır: Burada bir araya gireyim. Mesela şimdi Doğu Akdeniz’de çok iddialı çıkışlar yapıldı; ama tam beklenen karşılanamazken, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu kalktı, “Adaları da bırakmışlar. Bunu da yıllardır bize başarı olarak anlatıyorlar” diyerek, bir tarihi yeniden yazma girişimi için uğraştı. Bundan bir tartışma başlatmak istedi; ama anladığım kadarıyla, bunu çok ciddiye alan olmadı. Çünkü normal şartlarda bu, özellikle diplomatlar için, çok ciddi bir konu. 

Bahçeli’nin Türk Tabipleri Birliği ile ilgili söylediklerine Erdoğan bir tepki göstermedi. Bugün, cuma namazından sonra Cumhurbaşkanı, televizyonda soruları cevapladı. Biliyoruz ki Erdoğan cuma namazı çıkışında soru cevaplıyorsa, belli ki bir şey söylemek istiyor, gazetecilere soru sorduruluyor. Ve yine ilk gördüğüm –altyazı olarak– “salgın” konusuydu. Yanımdaki iki kişiyle sohbet ediyorduk. Ben de, “Eğer Cumhurbaşkanı salgınla ilgili soru alıyorsa, muhtemelen sıkı önlemler tekrar söz konusu olacak” dedim. Çünkü öteki türlü, söylenecek bir şey yok. Peki, bu nasıl yapılıyor? Herhalde gazetecilere, “Cuma çıkışı Cumhurbaşkanı soru alacak. Salgını da sorun” diye tembih ediliyor. Erdoğan’ın açıklaması ne oldu? “Halkımız, ne yazık ki uyarılarımıza ciddi manada dikkat etmedi. Mecburen tekrar işi sıkmak zorundayız.” Şimdi bu açıklamanın hiçbir yerinde, Bahçeli’nin söylediklerine selam veren hiçbir şey yoktu. Çünkü normal şartlarda böyle oluyor: Birisi bir şey söylüyor; öteki onu ileriye taşıyor ya da belli bir yerde tutuyor. Mesela Erdoğan, “İşler bu kadar ciddiyken, öyle kurdeleymiş murdeleymiş böyle şeyler yapıp, insanları niye rahatsız ediyorsunuz?” da diyebilirdi, demedi. Daha sonra, çok alâkasızca Berat Albayrak’ın ondan yarım saat sonra yaptığı açıklamasını gördüm: “Tüm sağlık çalışanlarımıza minnet borçluyuz” gibi bir açıklama. Senin de dediğin gibi, Bahçeli’nin bu çıkışı, çok da fazla karşılık bulmuyor olabilir. Çünkü “İşleri sıkı tutmak zorundayız” dendiğinde, devletin sağlık çalışanlarını karşısına almasının iyi bir fikir olmadığı konusunda, iktidarın büyük ortağında bir kanı var herhalde. 

Yine hatırlarsın, kısa bir süre önce Sağlık Bakanı, uzun ısrarlar sonrasında Türk Tabipleri Birliği yöneticilerini kabul etti. Çünkü artık işler iyi gitmediği için artık belli bir yerde sorumluluğu paylaştırma arayışı olduğunu söylemiştik. Sağlık Bakanı’nın açıklamalarının hemen hemen hepsi artık olumsuz. Yani kötü şeyler söylüyor; olabildiğince kendini frenlemeye çalışıyor, ama olumsuz. Çünkü rakamlar ortada. Rakamlara da güvenilmiyor.  Cumhurbaşkanı topu tabii ki halka atıyor: “Ne yazık ki uyarılarımıza ciddi manada dikkat etmedi halkımız” diyor. Ve Ankara, İstanbul başta olmak üzere, durumun ciddi olduğunu söylüyor. Ve “tedbirler” diyor. Devlet ve Türkiye ne yapabilecek şimdi Kemal? Yani tekrar hafta sonları sokağa çıkma yasağı mı olacak? 65 yaş üstü ya da 18 yaş altına sınırlar mı getirilecek? Bir taraftan, daha dün yüz yüze eğitim tartışmasını yaparken, okullar açılsın mı açılmasın mı tartışmasını yaparken, artık buradan geriye dönüş var mı? 

Can: Bu konuyu seninle daha önce de “Haftaya Bakış”ta konuşmuştuk; zaten sık sık gündeme geliyor mevzu. Ben, daha önceki önlemler sıkılığında bir seviyeye varacağı kanaatinde değilim. Bütün dünyada da benzer bir eğilim var. Ama bir yandan da, tamamen ucunu bırakmak pek mümkün görünmüyor. Çünkü sistemli bir biçimde artmakta olan rakamlar, insanlardaki tedirginliğin uzamasına yol açıyor ve o belirsizlik hâli, kapatmıyor olsa da, birtakım iktisadî süreçleri de etkileyebilecek bir durum oluşturuyor. O yüzden, bazı konuları sıkı tuttuklarını gösteren birkaç adım atacaklarını düşünüyorum. Ama bu, daha önceki sertlikte, pek çok şeyi durduran adımlar olmayacak. Belki daha sembolik adımlar olabilir. Ya da, devlet eliyle bütün bu salgın sürecinin en baş mağduru haline getirilen 65 yaş etrafında birtakım önlemler olabilir. Zaten bu lokal olarak alınıyor, belki onların biraz daha sıkılaştırılması yoluna gidilebilir. Bu tür şeylerin ihtimal dahilinde olduğunu düşünüyorum. Ama Erdoğan’ın söylediği, “Halk uyarıları dinlemedi” meselesinde, kendisini de herhalde halktan bir kişi olarak, halkın temsilcisi olması hasebiyle, pek çok uyarıya kendisinin de uymadığını herhalde dikkate almıyor. Çünkü Ankara salgınında önemli tetikleyicilerden biri olarak düşünülen, hem Malazgirt hem Ayasofya’ya otobüslerle yüksek miktarda insan taşınması… Meselâ, Mamak’ta çok yüksek bir patlama yaşanmasını, birçok insan dikkate getirdi. Buna benzer pek çok uygulama yapıldı. Giresun’da miting düzenledi; İstanbul’da çeşitli organizasyonlar durdurulurken, AKP’nin yaptığı toplantılar, neredeyse özel izinle yapıldı. Bütün bunlar tabii ki bir yandan “İşi sıkı tutmamız lâzım” lafıyla; hani “Sözüne mi, yaptığına mı bakılacak?” meselesinde bir kafa karışıklığına yol açıyor. 

Deminki mevzudan küçük bir şeyle bağlayayım: Bahçeli’nin Türk Tabipleri Birliği’ne saldırısının, Erdoğan tarafından desteklenmemesi ya da ilerletilmemesinin benzerini, aslında daha önce Bilim Kurulu işinde de görmüştük. Bahçeli, Bilim Kurulu’na da lâf etmişti; bazı Bilim Kurulu üyelerinin televizyon kanallarında yaptığı uyarılara daha önce Bahçeli reaksiyon göstermişti: “Öyle herkes konuşmasın, bir kişi belirleyelim, o konuşsun” filan demişti, ona da çok prim verilmemişti. 

Çakır: Bu arada bir de ters örnek: İstanbul Sözleşmesi. İstanbul Sözleşmesi’nde de Bahçeli, direkt olmasa bile bayağı… 

Can: Evet. Ama genellikle sertlik işlerine Bahçeli bakıyor, öyle söyleyebiliriz. İşbölümünde “ilk koçbaşı” hamlesi, genellikle Bahçeli’den geliyor ve yüksek perdeden geliyor. Alınan tepki ve reaksiyona göre de vaziyet alınıyor. Bir tür böyle bir görev bölümü hâli var. Buradan da, MHP’nin daha fazla hasar almaya başladığını, reaksiyonları daha çok üzerine topladığını da düşünebiliriz aslında. 

Çakır: Görev bölümü dedin de sanki bunlar birbirlerinden bağımsız oluyor: “Sen sert çık, ben yumuşatayım” gibi bir muhabbet değil, herkes kendi inisiyatifini kendi alıyor. 

Can: O görev bölümünü Bahçeli kendisi üstleniyor. Beka davasından tut, bir sürü başka konuya kadar, iktidara, ideolojik rota belirlemek görevini kendine tevdi ediyor; görev bölümü aralarında paylaşılmışlıktan değil: o görevi gönüllü olarak üstlenmişliğinden kaynaklanan bir durum var. 

Çakır: Kemal, demin MetroPOLL’ün anketinden bahsettik. Özer Sencar, “Türkiye’nin Nabzı”nın Ağustos ayı araştırmasından çıkan “Bu pazar seçim olsa” rakamlarını paylaştı. Kendisi ile yayından önce konuştum. Şu anda Eylül ayının araştırması için sahadaymış ekipleri, o daha çalışılıyormuş. Burada “kararsız”, “protesto” ve “cevap vermeyen” oyların oranı neredeyse yüzde 21’i buluyor. Onlar katılmadığı zamanki rakamlara bakıldığında, AK Parti yüzde 31,3, CHP 21,2, HDP ve İYİ Parti 7,6, MHP 7,5, Saadet Partisi 1,4, DEVA 0,8, Gelecek Partisi 0,7. İlginç bir tablo ortaya çıkıyor. Sen bu konulara benden daha hâkimsin, kararsızların oranlı bir şekilde dağıtılması durumunda, galiba Cumhur İttifakı’nın, yani AK Parti ve MHP’nin oyu, 47 civarı gibi bir şey oluyor, öyle mi? 

Can: Evet, aşağı yukarı 47-48 aralığına düşüyor. Aslında bu, yerel seçimden sonra da erimenin devam ettiğine ilişkin birtakım araştırma verilerini teyit eden bir durum. Bütün bu başta konuştuğumuz ataklar, hamleler, çok hareketli geçen yazın iktidara çok fazla bir şey taşımadığını gösteriyor. Hani hep “Oy konsolidasyonu için bunları yapıyor, oyunu artıracak,” Ayasofya, dış gerilimler meseleleri filan konuşuluyordu ya. Bu veriler, bunun gerçekleşmediğini gösteriyor aslında. Ama şunu gösteriyor: Yerel seçimle birlikte başlayan erimenin, ya da yavaş süren gerilemenin hızını düşürmüş ya da onun çok daha fazla olmasını engellemiş olabilir. Yani bir tür zarardan kâr etmesine yaramış olabilir. Ama ekstra bir şey kazanmadığını görüyoruz; 2018 seçimine bakarsak –son genel seçim o olduğu için– toplam ittifak oylarında neredeyse 5-6 puan seviyesinde bir gerileme var. Bu da, her 10 seçmeninden en az 1’ini kaybetmiş demektir. Bu 5-6 puanın, 5’i AKP’den kayıp, 1-1,5 civarı da MHP’den kayıp görünüyor. Yani 2018 seçimleri itibarıyla, toplamda 5 puanı aşan bir kayıp oluşmuş durumda. Yerel seçim sonrasındaki diğer araştırmalarla kıyaslandığında da, erimede hızlanma olmadığını ama trendin devam ettiği, özellikle kararsızlara doğru akışın devam ettiği görülüyor. Burada dikkat çekici rakam: Muhalefette bir tırmanma yine görülmüyor: henüz büyük bir kayma şeklinde yaşanmıyor. Ama iktidar blokunun, 50+1’i artık yakalayamıyor olduğu çok açık. Borsa tabiriyle söylersek, iktidar, artık o baraj seviyesinin altında; yüzde 50 seviyesinin üstünde tutunamıyor. 

Çakır: Buradaki rakamların en çarpıcı yönü şu: Muhalefette büyük bir çıkış gözükmüyor. Daha doğrusu şöyle gözükmüyor: Muhalefetin herhangi bir aktörü, CHP, HDP, İYİ Parti, DEVA veya Gelecek Partisi… Bunların hiçbirinde büyük bir çıkış gözükmüyor. Bu rakamlara göre iktidarın, 4-5 puan gerilediğini varsayıyoruz. Kim aldı bu puanları? Rakamlar dağılmış gibi gözüküyor. DEVA ve Gelecek Partisi’nin toplamları burada 1,5. Olağanüstü bir rakam yok. Şöyle bir şey olsaydı, üzerinde daha kolay konuşabilirdi. Mesela Cumhur İttifakı’ndan 6 puan gittiğinde, DEVA ve Gelecek Partisi 5 puan alsaydı, “AKP oyları, bu yeni kurulan partilere gidiyor” derdik. Ama böyle bir şey çıkmıyor. Ya da, İYİ Parti oyunu çok artırırdı. Veya HDP oyunu artırsaydı, “AKP’deki son Kürt oyları da HDP’ye mi gidiyor acaba?” derdik. 

Bu araştırma rakamlarını veri olarak alırsak, iktidarda bir erime olduğunu ama muhalefetteki partilerin hiçbirinin tek tek artışı olmadığını görüyoruz. Muhalefet oyları bir bütün olarak artıyor gibi görünüyor. Bu da aslında Kemal Kılıçdaroğlu’nun stratejisine çok uygun bir şey. Dikkat edersen, Kılıçdaroğlu, CHP’nin oylarını artırmaktan ziyade, muhalefet blokunun oyunu artırmaya yatırım yapıyor. Bu rakamları doğru kabul edersek, bir anlamda Kılıçdaroğlu başarılı olarak yorumlanabilir belki. 

Can: Evet, ama şöyle bir tarafı da var: İktidardan kopan oylar, “kararsız” alanında bekliyor; oraya akıp, orada duruyorlar, bir yere gitmiyorlar. Son anda olabilecek sonuca göre pozisyon alacak bir seçmen grubu haline geliyor. Kararsızları şimdi tabii ki yine aynı oranda, partilerin aldığı oy nispetiyle dağıttığında, yanıltıcı bir tablo çıkıyor. Çünkü kararsızlar, kararlı seçmen gibi dağılacak bir sonuç çıkartmayabilir. Meselâ iktidardan kopmuş, şu anda iktidarı desteklemeyen ama nereye gideceğini bilememiş seçmenin önemli bir kısmı, iş sıkıştığında, tekrar iktidar seçmeni olarak karşımıza çıkabilir. Bunu daha önce 2018’de gördük. Ama tersi de olabilir. O kararsız seçmen, muhalefetin “yapabilirlilik” kapasitesini, birlikte davranabilir ve sonuç alabilir olduğuna ikna olursa, daha büyük bir biçimde, muhalefet blokundan yana ağırlığını koyabilir. Bu da, akışı ve türbülansı iktidar aleyhine bozabilir. 

Çakır: Özellikle DEVA Partisi ve Gelecek Partisi’nin nasıl bir görüntü verebilecekleri; ne derece ikna olabilecekleri ve ne derece kalıcı olacakları ile ilgili bir şey olacak herhalde. 

Can: Evet. Yani oy koparıyor, ama şu anki performansları, kopardığı oyu kendisine getirmeye yetmiyor. 

Çakır: Biraz Süleyman Soylu’yu konuşalım. Ben başlarda, ilk istifa zamanında Süleyman Soylu’nun çok fazla bir istikbali olmaz diye düşündüm. Anayasa Mahkemesi’ne sataşmasını da anlamadım. Durup dururken, bir karar üzerinden sataştı resmen. Kararın ne olduğunun da önemi yok. Anayasa Mahkemesi, bugün iktidarı çok rahatsız edecek herhangi bir şey yapıyor değil. Ama orada bir güç gösterdi. Ve bir karşılığı var gibi sanki. Olayı ben şöyle bağladım: Erdoğan sonrası AKP diye bir şey kalır mı açıkçası çok emin değilim. Ama Erdoğan sonrası Türk sağında önde gelen aktörlerden birisi olmanın yatırımını yapıyor Süleyman Soylu. Ne dersin? 

Can: Mümkündür. Şöyle şeyler ihtimal dahilinde. Şimdi burada ilk görüntü, bu çıkışın ardına, iktidarın başka sözcülerinden, özellikle Erdoğan’dan “Evet ya! Anayasa Mahkemesi de fazla oluyor” gibi bir şey gelmediği için –ki Erdoğan bunu kolaylıkla diyebilir; daha önce böyle şeyler söyledi– AKP’nin ve iktidar sözcülerinin, daha önce de yaptıkları gibi, bu çıkışta Soylu’yu yalnız bıraktıklarını düşünüyorum. Bir tür, kişisel bir çıkış gibi durdu. Devamı gelmedi; kimse buna katılmadı. Hatta Soylu’yu destekleyenler de, ilk gün sosyal medyada bir rüzgâr estirdiler ama devamı gelmedi; boşlukta kaldı. Bize, “Ne oldu, niye böyle bir çıkış yapıldı?” sorusunu sorduran, boşlukta kalması da, galiba bu yüzden. 

“Acaba Anayasa Mahkemesi’nin önünde olan bazı dosyalarla ilgili bir tür ayar mı veriliyor Anayasa Mahkemesi’ne?” gibi şeyler gündeme geldi. Mesela, şu anda Enis Berberoğlu ile ilgili bir karar çıktı. Anayasa Mahkemesi’nin önünde, Baro düzenlemesi veya benzeri konularda iktidarı sıkıntıya sokabilecek bazı kararlar verebileceği dosyalar mevcut. Meselâ Enis Berberoğlu kararı, öyle bir karar. Ama Süleyman Soylu’nun o çıkışı, kararlara ilişkin bir ayar verme, bir ön alma hâli gibi durmadı. Üstelik Soylu’nun kurduğu dil, yaptığı benzetme, ima ettiği şeyler de çok hazırlıksız söylenmiş gibiydi. Anayasa Mahkemesi’nin şehirlerarası yollarda gösteri yapılması ile ilgili kararının, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın bisikletle işe gidip gidememesi ile ilgisi nedir? Ayrıca, bunu önce, ülkede yeterli güvenlik yokmuş gibi lanse etti. Daha sonra da, galiba daha söylerken bu tuhaflığı fark ettiği için, “Ben gidebilirim, sen gidebilir misin?”e çevirdi filan. Söyleniş biçimi de, mesnedi de, zamanlaması da, üslûbu da boşlukta kaldı. Bu boşluktaki hal, AKP tarafından da bir tür, “Soylu’nin kendi kendine yaptığı bir şey’’ muamelesi gördü. Ben meseleye biraz böyle bakıyorum. Senin söylediğin gibi, bu tür kurumsal saldırıları, Yüksek Mahkeme’yi, şunu bunu, kısmen Bahçeli, ama genellikle doğrudan Erdoğan yapıyor. Ancak bu sefer, Soylu bir tür ön alarak, biraz da bulunduğu görevi aşarak çıkış yaptı.  Süleyman Soylu, şu anda statü olarak, aslında atanmış bir devlet memuru. Bırakın siyasî olmayı, şu andaki statüsü itibarıyla, yönetim erkinin siyasî temsilini değil, idarî temsilini üzerinde taşıyor. Ve bir yargı organına, üyesine, başkanına bu tür bir çıkış yapmak için hiç de elverişli bir pozisyonda değil. Doğrudan Anayasa ihlâli sayılabilecek bir çıkış bu. Dolayısıyla Erdoğan’dan ön alarak böyle bir şey yapması, bence biraz sıkıntılı oldu. Ve tıpkı salgın önlemlerinde olduğu gibi, bu yanlış çıkışı da, AKP tarafından onu bir tür boşa düşürtecek hamle olarak üzerinde bırakıldı. 

Çakır: Aslında yaptığına “rol çalma” da denilebilir. Çünkü şu anda iktidarda, Erdoğan ve kısmen iktidar ortağı olarak Bahçeli dışında konuşan ya da konuştuğu zaman kulak kabartılan kimse yok. Mesela Berat Albayrak da değil, Numan Kurtulmuş da değil, Mahir Ünal da değil, Ömer Çelik de değil. Onların bir ağırlığı kalmadı. Soylu, belli bir ilgi yarattığını görünce, arada kendisini hatırlatıyor. Ama bu rolü çalarken, ortada senaryo olmadığı için… Senin de söylediğin gibi, bir şey söylüyor, ne söylediği anlaşılmıyor. Ya da hakikaten, “Ne alâkası var bisikletle?” diyorsun. Bir de, gerçekten Anayasa Mahkemesi’nin o kararını, Soylu söyledi diye öğrendik. Sen biliyor muydun öyle bir kararı? Kamuoyu önünde büyük bir tartışma olmuş değil. Böyle durup dururken bir şey çıkardı. Ama buradaki esas motivasyonu, kendisinin arada birtakım çıkışlar yapma ihtiyacı ve bunun bir karşılığı olduğunu düşünüyor. Tabii bu karşılığa partinin içindeki diğer kesimler destek vermeyince, medyada da doğru dürüst yankı bulmayınca, bu sefer açığa düştü. 

Son olarak “Atatürk mü, Gazi Mustafa Kemal mi?” konusunu konuşup kapatalım. Bu hafta bütün televizyonlar bunu konuştular. İktidar yanlısı medya için, muhalefeti, özellikle de ana muhalefet partisini karıştırmak için çok elverişli bir malzeme. Ama karışmadı. En sıkı Atatürkçülerin bile büyük bir kısmının “Ya bu kadarı da fazla” dediğine tanık oldum. Bu konu muhalefetin içinde de çok fazla zorlama bir şey olarak görüldü. Bir zamanlar olsa, belki çok daha fazla destek alırdı, ama bana sanki çok fazla destek almadı gibi geldi. Ne dersin?

Can: Zorlama gibi göründü değil, zorlamaydı zaten. Öyle görünmesi de çok normal. Muhalefet hep iktidara yeterince güçlü muhalefet edemediği, gündem kuramadığı için eleştiriliyor. Gündemi belirleyen ve oyunu kuran iktidar olduğu için eleştiriliyor; ama muhalefetin kendi içindeki muhalefet, daha da çaresiz durumda. Artık o kadar uyduruk, sembolik, hatta sembolik bile olmayan, son derece biçimsel gerekçelerle … Yani bir zamanlar, özellikle CHP’nin temsil ettiği bayrak mitingleri vs. ile bu iktidara son derece biçimsel gerekçelerle itiraz eden, aslında AKP iktidarını tırmandıran pek çok muhalefet etme biçimiyle, özellikle CHP’nin kendi içindeki muhalefet, büyük ölçüde oraya sıkışmış durumda. “Öz CHP”, “kurucu değerler”, şimdi de “Atatürk mü, Mustafa Kemal mi?” gibi biçimsel itirazların, mevcut muhalefete eleştiri yönelten ya da ondan memnun olmayan insanlar için de bir karşılığı yok. Sahiden Kılıçdaroğlu’na kızan CHP’liler için de bunun bir karşılığı yok. Çünkü ona kızmalarının nedeni, yeterince etkili muhalefet yapmadığı için. Ve üstelik saldırdıkları hedef Canan Kaftancıoğlu. Onu bir tür zayıf halka gibi görüyorlar. Ama onu zayıf gören, aslında iktidar. İktidar onu “zayıf karın” diye hedef alıp, sürekli saldırıyor. Hatırlarsan, yerel seçimden sonra, iktidar yemedi içmedi, medyası ile parti sözcüleri ile sistemli biçimde Canan Kaftancıoğlu kampanyaları yürüttü. Şimdi oradan yürümeye çalışan bir parti içi muhalefet var. Bu parti içi muhalefet, hakikaten farkını anlatmakta zorlandığı için, böyle şeylere başvuruyor. Ama bunlardan da bir sonuç çıkmıyor. Çünkü “Onların yapamadığı neyi yapmak niyetindesin?” sorusunun cevabı yok. “Onlar Mustafa Kemal diyor, ben Atatürk diyorum. Atatürk dediğim için, ben bu iktidarı devireceğim” demenin, kimseye güçlü bir argüman olarak geçmesi mümkün değil zaten. Yani “Canan Kaftancıoğlu, Atatürk demediği için, CHP seçim kaybediyor” mantığını, Kemalist bir CHP’liye de anlatamazsın. 

Çakır: Bu, aslında eski bir tartışma. Biliyorsun Mustafa Kemal Atatürk meselesi, 60’lı 70’li yılların “sol”unda da olan bir tartışma. Ama o zamanlar bir başka dinamik vardı. Ve o dinamiğin içindeki farklı pozisyon alışlarda bir anlamı vardı belki. Bugün hakikaten acayip bir yere dönüştü. Peki, sen hangisini kullanıyorsun Kemal? Mustafa Kemal mi diyorsun, Atatürk mü diyorsun? 

Can: Bağlamına göre her ikisini de kullanıyorum. Çünkü hakikaten bazen Atatürk ismiyle denk gelecek biçimde bir kimliği ifade ediyor. Çünkü Atatürk, bir soyadı olmasının yanı sıra, bir tür, verilmiş bir kimlik, bir unvan. Ama bir politik aktör, bir tarihî şahsiyet olarak, kendi adı Mustafa Kemal. Açıkçası, Mustafa Kemal ismini, o kimliği, o aktörü tarif eden, o şahsı işaret eden bir şey olarak daha çok kullanıyorum. Ama bu, bir politik bir tercihe göndermeden çok, o isimlendirmenin doğallığıyla ilgili bir şey. Bu, “kalpaklı poster kullananlarla, kullanmayanlar” meselesi gibi bir biçimsel ayrım. Ona birtakım anlamlar yükleniyor. Ama ben bunların çok karşılığı ve derinliği olduğu kanaatinde değilim. 

Çakır: Özellikle Kılıçdaroğlu döneminde, CHP içerisinde bir şeyler yapmaya çalışan, farklı farklı insanlar oldu. Bunların hepsi de “Atatürk” argümanını adeta koz gibi kullandı. Şimdi hepsi yok oldu. Hatırla: Emine Ülker’den tut, bir ara Süheyl Batum… Onlar gibi birçok kişi etkisizleşti. 

Can: E işte, “fark” diye bundan başka bir malzemen olmayınca, bir şey ifade etmiyor bu. Onların yapamadığı şeyi yapmak, “Ben daha Atatürkçüyüm” iddiasından başka bir içerik taşımayınca, boşa düşüyor. 

Çakır: Soruyu sana sorduktan sonra ben de düşündüm. Ben daha çok “Atatürk” kullanıyorum herhalde. Ama bunu, Atatürkçü olduğum için kullanmıyorum; değilim zaten. O yüzden de en son Uluç Gürkan, benim yaptığım yorumdan sonra bana, “Siz Atatürkçü değilsiniz, niye karışıyorsunuz?” diye böyle bir tepki gösterdi. Ama Atatürk üzerine konuşmak için, Atatürkçü olmak gerekmiyor herhalde, değil mi? Nasıl CHP’yi konuşmak için CHP’li olmak gerekmiyorsa… Evet Kemal, “Haftaya Bakış”ı burada noktalayalım. İzleyicilerimize teşekkür edelim.

Can: Teşekkür ederiz. 

Çakır: Haftaya buluşmak üzere, iyi günler.

Can: İyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus