Yoksulun sabrı, zenginin kibri

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün Camiler ve Din Görevlileri Haftası Programı’nda yaptığı konuşmada yoksullara sabır, zenginlere şımarmama telkin etti. Onun “Bizim inancımızda dünya, ahiretin tarlasıdır. Burada ne ekersek, yarın ruz-i mahşerde onu biçeriz. Dünya tarlasına iyilik, güzellik eken, ahiret hasadında iyilik, güzellik toplar. Bu hayatın albenisine kendini kaptırıp nefsinin esiri olan kişi ise dünyasını da ahiretini de kaybeder” sözleri topluma eskisi gibi bu dünyadaki sorunlarını çözmeyi vaat edemediğini ve işleri Allah’a havale etmek zorunda kaldığını gösteriyor.

Yayında bahsedilen Cem Karaca parçası: Yoksulluk Kader Olamaz

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan 

Merhaba, iyi günler. Bazen bir tek cümle, iki cümle birçok şeyi aynı anda açıklayabiliyor. Bunu da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan son dönemde çok sık yapar oldu. Yaptığı bazı konuşmalarda sarf ettiği bazı cümleler kendisinin nasıl zor durumda olduğunun, yönetemediğinin bir anlamda itirafı oluyor. Dün din görevlilerine yönelik yaptığı konuşmada –bu başlığa da çıkardığım– “yoksulların sabretmesini” telkin eden sözleri, bunlara çok çarpıcı bir örnek oluşturdu. Burada söylediği nedir? “Bizim inancımızda dünya âhiretin tarlasıdır. Burada ne ekersek yarın rûz-i mahşerde onu biçeriz. Dünya tarlasına iyilik, güzellik eken, âhiret hasadında iyilik, güzellik toplar. Bu hayatın albenisine kendini kaptırıp nefsinin esiri olan kişi ise dünyasını da ahiretini de kaybeder”. Müminin görevinin varlıkla şımarmamak yoklukta ise sabretmek olduğunu söylemiş Erdoğan ve “Gerçek mümin musîbetler karşısında kahrın da hoş lütfun da hoş diyerek acıyı bal eyleyendir. Kur’an-ı Kerim bizlere her zorlukla beraber muhakkak bir kolaylığın olduğunu müjdeliyor” diyor. Bu, en çok yoksulları sabretmeye davet etmesi olarak yorumlandı — şükretmek bir anlamda. Sabır ile şükür aynı şeyler değil, ama burada bir tevekkül hâli var. 

Erdoğan açısından çok sorunlu bir cümle bu. Tabii ki tüm Türkiye açısından da sorunlu bir cümle; çünkü artık yoksulun yoksulluğundan kurtulmasının bir işareti yok, dolayısıyla yoksulluk kader. Buna yayın sonunda değineceğim; Cem Karaca’nın bir şarkısı, benim ilk gençliğimde, 70’li yıllarda dinlediğimiz “Yoksulluk Kader Değildir” şarkısı hemen aklıma geldi. Bizim zamanımızda çok popülerdi, özellikle sol çevrelerin çok kullandığı ama herkesi de bir yerinden yakalayan bir şarkıydı. Ama burada Erdoğan’ın bunu bir tür kader gibi dayatması var. Burada birçok açıdan ele alınabilir: Birincisi bunu din görevlilerine hitâben yapıyor. Çünkü din görevlileri kendi hâlinde, sıradan Müslümanlar ile her gün –özellikle camide– temas hâlinde olan kişiler ve insanların gerektiğinde akıl danıştığı kişiler. Türkiye Cumhuriyeti’nde devlet hep din insanlarını, Diyanet İşleri Teşkilatı’nı bir tür resmî ideolojinin yayılmasının aktörleri olarak görmüştür — kadınların sayısı da son dönemde arttı, sadece erkekler yok; eskiden “din adamı” denirdi, şimdi daha geniş bir şekilde “din insanları” diyelim. Bunlar değişik zamanlarda iktidarlar tarafından, iktidarın o günkü gündemine göre ideoloji taşıyıcısı oldular. Bunun en çarpıcı örneklerinden birisini 12 Eylül 1980 darbesinden sonra görmüştük; Kenan Evren Cuntası da din görevlilerini kendi anlayışlarına empoze etmekte kullanmaktan çekinmediler. Hem laiklik iddiasına sahip oldular, hem de bunu çok ciddi bir şekilde yaptılar. Erdoğan da bu kadim devlet geleneğinin çok sıkı bir uygulayıcısı olduğunu böylece gösteriyor. 

Ama burada tabii başka bir husus var; çaresizlik hâli var, din görevlilerinden yardım istiyor; çünkü insanların yoksulluğuyla baş edebilme imkânı artık Erdoğan’a kalmış değil. Eskiden var mıydı? Bu tartışmalı bir konu, ama AK Parti iktidarının ilk yıllarında –tüm dünyada yaşanan gelişmelere de paralel olarak– Türkiye’nin yaşadığı ekonomik büyümede devlet eliyle birtakım yoksul kesimlere hizmetler dağıttığını biliyoruz ve yoksul kesimlerde belli bir tatmini sağladığını ve onları umutlandırdığını biliyoruz. Özellikle sağlık sisteminde yapılan reformlarla birçok açıdan insanların daha mutlu, kendini daha iyi hissettiği bir dönemi yaşattı — ülkedeki büyümeye bağlı olarak. Ama geçen zaman içerisinde bu büyümenin daralmasıyla birlikte, devletin imkânlarının azalmasıyla birlikte, tabii ki şunu da özellikle vurgulamak lâzım, yoksullara dağıtılanın kat kat fazlasını az sayıdaki zengine dağıtan bir iktidar söz konusu. Kendi çevresini zenginleştiren ya da kendi çevresindeki zenginleri daha zenginleştiren, bu arada kendileri de zenginleşen; kayırmacılığın her şeyin önüne geçtiği, yolsuzluğun artık sıradanlaştığı bir iktidar söz konusu. Yani burada yoksulları belli anlamlarda tatmin edecek ya da şikâyetlerini en azından dindirecek birtakım hizmet dağıtımları, belki maddi imkân dağıtımları olmakla birlikte, bunun çok daha fazlasını zenginlere ya da zengin adaylarına yapmış bir iktidar söz konusu. 

Şu anda Erdoğan’ın cümlesinde yoksullara sabır telkini var, “Bugünler de geçer” telkini var, yani “Sabredin, öbür dünya daha önemli” telkini var. Benzer açıklamaları Diyanet İşleri Başkanı’nın cennetin esas olarak yoksullara ayrılmış olduğu yolundaki sözlerini de hatırlayalım. Bu dünya yerine yoksullara öbür dünya vaat ediliyor ve bunu siyasetçi vaat ediyor. Burada Erdoğan’ın yaptığı aslında AKP’nin, hatta AKP’den de önce Refah Partisi’nin ve Fazilet Partisi’nin ana çizgisinden kopuş, kopmak zorunda kalış. Bu hareketlerin –Refah Partisi’nin, ardından Fazilet’in, en önemlisi de AK Parti’nin– yükseliş trendinde olmasının en önemli nedeni, Milli Selâmet Partisi ya da Refah Partisi’nin ilk yıllarında olduğu gibi söylemini din üzerine inşa etmemesiydi. Tabii ki bu insanlar dindardılar, İslâmcı kimlikleriyle biliniyorlardı, ama sadece İslâmcı kimlikleriyle ortaya çıktıkları zaman kabaca “cami cemaati” dediğimiz kesimin bir bölümünü etkileyebiliyorlardı. Milli Selâmet Partisi’nin kendini bir türlü çok geniş bir kitle partisine dönüştürememesinin en önemli nedeni buydu. Refah Partisi özellikle Erdoğan’ın başını çektiği yenilikçi akımla birlikte bunu değiştirdi. Nasıl değiştirdi? Bu aslında tüm İslam dünyasında yaşanan bir şeydi; insanlara dinî temalarla gitmek yerine, ekonomik-sosyal temalarla, kimi zaman kültürel temalarla gidip onların yaşadıkları sahici sorunlara çözüm önerileriyle gittiler. Bunu yaparken de kendi dindarlıklarını bu sorunların çözümünü kolaylaştıran bir öğe olarak sundular. Yani kendilerini “Biz İslâmcıyız, her şeyi çözeriz” diye sunmadılar, “Biz sizin sorunlarınızı çözebiliriz, zaten biz aynı zamanda da dindarız. Dindar olduğumuz için çalıp çırpmayız” dediler. 

Hiç unutmam, AKP’nin ilk kuruluş dönemlerinde Anadolu’da örgütlenme çalışması yapan AKP’nin kurmaylarından birisi yıllar önce anlatmıştı. Anadolu’nun bir yerinde halkla konuşurken dinden bahsediyor AKP’liler, orada vatandaşın birisi onlara şunu söylüyor: “Bize dinimizi öğretmeyin, bize işsizlikle yoksullukla nasıl baş edeceğinizi söyleyin. Biz dinimizi biliyoruz, sizden öğrenmek zorunda değiliz”. Bu da AKP’liler için kulağa küpe olmuş çok önemli bir husus. Yani İslâm üzerinden, din üzerinden yapılan siyaset, bu hareketlerin yenilgiyi kabul ettikleri anlamına geliyor. Bu hareketlerin oy almaları ancak; bu tür bir partinin din temelli siyaset yaptığı zaman oyunu artırabilmesinin ya da koruyabilmesinin, iktidara gelebilmesinin yegâne şartı, seçmenin dinselleşmesi oluyor. Ama Refah Partisi’nin, özellikle de AKP’nin oyunu artıyor olmasının nedeni bunların dindarlıkları değil; bunların tam tersine dünyevî meselelerde, öbür dünyaya ilişkin sorulara cevap veren değil bu dünyaya ilişkin sorulara cevap veren ve bu dünyanın sorunlarını bu dünya içerisinde çözmeye talip olmalarıydı. Aksi takdirde şimdi Erdoğan’ın yapmak durumunda kaldığı gibi mutluluğun, çözümün öbür dünyaya havale edilmesiyle, burada dindarın bir siyasetçiye hiçbir şekilde ihtiyacı kalmıyor. Kendisi ibadetiyle inandığı gibi yaşayarak pekâlâ âhiretini –kendi inancına göre– teminat altına alabilir, burada herhangi bir siyasetçinin kendisine yol göstermesine ihtiyacı yok. En fazla dinî ibadetlerini yapmakta birtakım sorunlar çıktığı zaman anlayan birilerine danışması söz konusu olabilir. 

Yani burada, Türkiye’de muhafazakâr kesimin ya da her türlü seçmenin siyasetçilerden beklentisi dini lâfızlar duymak değil; onlardan bu dünyanın meselelerine çözüm önerilerini duymak. Erdoğan’ın ve AKP’nin başarısının en önemli nedeni bu siyaset arenasında diğer partilere kıyasla, dünyevî meselelere daha fazla hâkim oldukları yolundaki görüntüydü; kadrolarıydı, programlarıydı vs.. Bunu belli ölçüde uyguladıklarında destekleri arttı. Uygulayamadıkları andan itibaren –ki belli bir süredir buna tanık oluyoruz, 2015 Haziran seçimi bunun en bâriz göstergesidir–, bir düşüş yaşandı, insanların bu dünyadaki sorunlarını –özellikle ekonomik sorunlarını– çözme konusunda Erdoğan’ın artık bir iddiası kalmadı. 

Şimdi, yayının başlığının diğer kısmına gelecek olursak: Erdoğan, yoksuldan sabretmesini diliyor, çağrıda bulunuyor. Zenginden de şımarmamasını istiyor. Şimdi yoksulların sabretmek dışında alternatifleri nedir? İsyan etmektir, isyan etmediklerini gördüğümüze göre, şu andaki yoksul tercihinin sabretmek olduğunu düşünebiliriz, öyle gözüküyor. Belki seçimde bunun cevabını AKP’ye oy vermeyerek göstermeyi bekleyenler de olabilir. Ama şu aşamada sabrın öne çıktığını görüyoruz. Peki zenginlerde şımarmama mı öne çıkıyor? Tam tersine; AKP döneminde iyice palazlanan kesimlerde –AKP yöneticileri de buna dahil– tam bir kibir var. İtibar gerekçesiyle meşrulaştırılan, alabildiğine tüketim ve israf var. Arabalar, arabaların markaları, modellerinden tutun sayılarına kadar; mekânlar, mekânların tefrişatları; çocuklar, çocukların giyim kuşamı, tüketimleri vs.. Buralarda bir tevazu görmüyoruz, tevekkül görmüyoruz, varsa bile çok az ve sıradan insan bütün bunlara tanık oluyor. Dününü bildikleri birtakım insanların bugün nasıl bir yaşam sürdüklerini bizzat görüyorlar. İşin tabii ki acı tarafı kendilerine “Sabret” diyenler, kendilerine öbür dünyayı beklemeyi önerenlerin bu dünyayı alabildiğine yaşadıklarını görüyorlar, hiç de taviz vermeye yanaşmadıklarını görüyorlar ve bu da işin içerisine çok ciddi başka bir çelişki sokuyor. Biz aslında buna sınıf çelişkisi diyoruz. Tarih boyunca hep böyledir; Türkiye’de de hep böyle oldu. 

Cem Karaca bu şarkıyı yaptığında da Türkiye’de sağ iktidar vardı — Türkiye’de zaten uzun bir süredir sağ iktidarlar var. Bakın Cem Karaca ne diyor? 

“Yoksulluk kader olamaz, kader değildir

Firavunlar bile böyle gaddar değildir

Devlet baba borç içinde, sabret diyorlar

Sen de bakkala kasaba borç et diyorlar”

Yıllar sonra aynı mesele karşımızda duruyor: 

“Devlet baba borç içinde, sabret ediyorlar, 

Sen de bakkala kasaba borç et diyorlar

Ben onurlu insanım, boyun eğemem

Alacaklı ver deyince ödün veremem

Yoksulluk kader olamaz, kader değildir” 

Bu yılların şarkısı ve yılların eskitemediği bir şarkı. Yıllar geçiyor; iktidarlar, liderler değişiyor ve sonunda yine iktidarlar, insanlara sabretmeyi dayatıyorlar. Bu iktidar merkez sağ, merkez sol, İslâmcı iddialı vs. olabilir. Şu andaki iktidarın  iddiası nedir diye sorulacak olursa, ne diyeceğiz? Şu andaki iktidar İslâmcı mı? Esas olarak ideolojik rengini MHP’den alan, her geçen gün daha fazla milliyetçi bir görünüme bürünen bir iktidar söz konusu. Ama bu iktidar aynı zamanda başı sıkıştıkça –ki artık çok sık oluyor– dini alabildiğine kullanmaya çalışıyor. Dinin devlet yöneticileri tarafından alabildiğine kullanılması tabii ki dine zarar veriyor, o ayrı bir konu, bu insanların dinle kurduğu ilişkiyle ilgili bir şey. Ama buna başvuran insanların aslında aczini gösteriyor, bunun özellikle altını çizmek istiyorum. Türkiye’de seçmeni bilinçsiz, her önüne gelene çok sâdık, ne olursa olsun inandığı partiden –özellikle diyelim ki AKP ya da Erdoğan’dan– ne olursa olsun vazgeçmeyen bir seçmen olarak görenler için bütün bu söylediklerimin hiçbir anlamı yok. Ama ben böyle düşünmüyorum, Türkiye’de çok bilinçli bir seçmen var. Bilincini her an göstermiyor olabilir, ama bütün bunların algılanışının –herkes tarafından değil tabii ki– çok ciddi bir şekilde Türk siyasetinin kaderini etkileyebilecek şekilde, seçim sonuçlarını etkileyebilecek şekilde, insanların bu verilen mesajların güç mü güçsüzlük gösterisi mi olduğunu, neyi ifade ettiğini fark ettiği kanısındayım. 

Yani onlara ne denirse densin böyle bir yaklaşım var; yıllardır süren, “makarnaya tav olan seçmen”, “göbeğini kaşıyan seçmen” vs. gibi şeyler yok. İllâki vardır tabii; bu tür çok fanatik bir şekilde inandığı parti ya da liderden vazgeçmeyenler muhakkak vardır. Ama büyük bir kesimin sorguladığını düşünüyorum. Şu anda özellikle Türkiye’nin ekonomisinin bu kadar kötü olduğu bir anda Erdoğan’ın yoksullara sabır telkin etmesi; 1) ekonominin kötü olduğunun itirafı; 2) ekonomik sorunları çözme yeteneğinin kalmadığının itirafı ve dolayısıyla işlerin Allah’a havale edildiğini herhalde görüyorlardır. Siyasetin de âhirete değil, bu dünyaya yönelik bir iş olduğunu da bilen seçmen için bütün bunlar Erdoğan’ın aleyhine sözler. 

Tabii, tekrar vurguluyorum: Eğer gerçekten Türkiye hep birlikte bir yoksullaşma yaşayıp, hep birlikte hani o hep söylenen “Aynı gemi içerisindeyiz” deyip, hep birlikte dayanışma içerisinde bu yoksullaşmaya karşı mücadele veren bir ülke olsaydı –ki öyle bir şey olmadı, olacağını da sanmıyorum–, o zaman bu söylenenlerin belki bir anlamı olurdu. Ama bir tarafa sabır telkin edenlerin aynı anda kendilerinin hiç de kendi dünyevî ihtiyaçlarından fedakârlık etmedikleri, har vurup harman savurmaya devam ettikleri ve bunun da artık hiçbir inandırıcılığı kalmayan “itibardan taviz verilmez” basitliğiyle açıklamaya kalkmaları ve bunun yukarıdan aşağıya kadar birçok mekanizmaya sirayet etmiş olması, bunun Türkiye’nin hemen hemen her yerine, kılcal damarlarına yayılmış olması ve iktidardan bu ahbap-çavuş ilişkileriyle nemalananların, dünyevî hayatlarından taviz vermedikleri, ama buna karşılık yoksullara sürekli tevekkül dayattıkları bir yerdeyiz. İnsanların bunu büyük ölçüde gördüklerini düşünüyorum. Göremedikleri yerde de birilerinin, siyasetin bunları insanlara göstermekle yükümlü olduğunu düşünüyorum. 

Olayın esası aslında –her zaman olduğu gibi– ekonomi ve bunun da esası aslında sınıf farklılıkları ve sınıf mücadelesi. Erdoğan tercihini yoksullardan yana yapmış görünerek aslında tercihini bütün sağ politikacılar gibi zenginlerden yana yaptı. Zenginlerin içerisinde ayrım yapıyor olması, onun zenginlere karşı olduğu anlamına gelmez. Şu anda baktığımızda, Türkiye’de AKP iktidarının bunca yılının sonuna baktığımız zaman, belli bir aşamadan itibaren, ekonominin kötüye gittiği andan itibaren yoksulların yoksulluğunun daha da derinleştiğini görüyoruz. Zenginler daha zenginleşiyor mu? Bilmiyorum, ama sonuçta onlara istisnâî durumlar dışında bir şey olmuyor. Ama yoksullar yoksullaştıkça daha fazla şeyden yoksun hâle geliyorlar ve hayat onlar için iyice çekilmez bir durum alıyor. Burada kendilerine iktidarın sunabildiği neredeyse tek şey, o insanların işi iktidardan değil Allah’tan beklemeleri. Yani bu dünyadan vazgeçip öbür dünyaya hazır olmaları. Bu Erdoğan iktidarının nasıl ciddi bir kriz içerisinde olduğunun aleni bir itirafıdır ve bunun siyasî sonuçlarının kesinlikle olacağı kanısındayım. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus