Dini siyasete alet etmek

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

ABD Başkanı Donald Trump’ın kilise önünde elinde Kitab-ı Mukaddes ile verdiği poz bir kez daha “dini siyasete alet etme” konusunu gündeme getirdi. Din sahiden kolaylıkla siyasete alet edilebilir mi? Dindarlar kolaylıkla siyasetçiler tarafından kandırılabilir mi?

Yayına hazırlayan: Edanur Tanış

Merhaba, iyi günler. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki olayları biliyoruz. Her geçen gün yeni yeni haberler geliyor, kolay kolay yatışmıyor. ABD Başkanı Donald Trump da bu olaylarda gerçek yüzünü çok daha net bir şekilde göstermeye devam ediyor. Olayların yatışmasından ziyade tırmanmasına neden oluyor. Gerçek amacı bu mu bilmiyorum, ama başkan olarak olaylara müdahalesi olayları yatıştırmaya yönelik değil; bu da seçimlerle alâkalı. Başkanlık seçimlerinde, özellikle koronavirüs nedeniyle Amerikan ekonomisinin çok kötü olması yüzünden kazanamama endişesiyle buradaki gerginlikten istifade etmek istedi; çünkü gerginliğin ana kitlesi Siyahlar. 

Siyahlar kendilerine yönelik polislerin ırkçı uygulamalarını ve içlerinden birisini göz göre göre, suçsuz yere öldürmelerini gerekçe göstererek haklı bir şekilde protestolar düzenliyorlar. Ama ülkenin çoğunluğunu Siyahlar oluşturmadığı için Trump çok basit bir hesapla bu gerginliğin, kutuplaşmanın tırmanmasını kendisinin işine yarayacağını düşünüyor. Bir anlamda bu gerginliği siyasete alet ediyor. Bir diğer alet ettiği husus da, mâlûm, dini yani Hıristiyanlığı alet etmek istiyor. Protestolarda Beyaz Saray’ın yakınındaki kilisenin de etkilenmiş olmasını, saldırıya uğramasını vesile edip oraya ziyarete gitti. Ve elindeki Kitabı Mukaddes’le poz verdi Trump kilisenin önünde. Trump‘ın bu pozu bayağı tartışıldı ve tartışılmaya devam ediliyor. Özellikle de Amerika’nın önde gelen din insanları bunun yanlış bir şey olduğunu söylüyorlar. 

Bu fotoğraf herhalde uzun bir süre belleklerde kalacak bir fotoğraf. ABD gibi bir ülkede bir başkanın bunu yapmış olmasının, bu çağda, bu tarihte bunu yapmış olmasının çok önemli olduğunu tabii ki kabul etmek gerekiyor. Ama buradan hareketle biraz din-siyaset ilişkisini konuşmak istiyorum. Burada da görüldüğü gibi din-siyaset ilişkisi sadece ve sadece İslam ülkelerine ve Türkiye’ye özgü bir olay değil. Dünyanın her yerinde görüyoruz ki siyasetçiler dini, dinî inanışları kendi siyasî amaçları için kullanmaya çalışıyorlar. Ben ömrünün yarıdan fazlasını din-siyaset ilişkisi üzerine kafa yormakla geçirmiş bir gazeteci olarak aslında bu konudan bir yanıyla bıkmış bir halim var. 

Ama diğer yanıyla da ne zaman din-siyaset ilişkisi gündeme gelse, genellikle klişelerin baskın olması açıkçası beni rahatsız ediyor. Örneğin, “Dinin siyasete alet edilmesi” lâfı zaten klişe. Ben de zaten başlık olarak bunu aldım. Bir kere, birincisi dinin, çok kolay bir şekilde siyasete taşınabileceğinden hareket ediyor. İkincisi de dindarların, alet eden kişilere çok kolay kandıkları ön kabulünden hareket ediyor ve çok basit bir mekanizmadan bahsediliyor: birisi – siyasetçi– alır dini kullanır, sonra da buradan bir çıkar elde eder, insanları kandırır aldatır vs. bunun böyle bir mekaniği olduğu kanısında değilim. Kişisel gözlemlerim, şu âna kadarki hem kendi gazetecilik deneyimimden hem de bu konuda yazılmış edilmiş çok sayıda okuduğum konuştuğum deneyim sahibi insanlardan edindiğim izlenime göre, aslında bu olaylar böyle yürümüyor. Böyle mekanik bir şekilde işlemiyor. Tabii bu insanların çok işine geliyor.

Özellikle de din konusunu ve dindarları anlamayan, anlamak istemeyen çevreler –diğer siyasetçiler diyelim, dine mesafeli siyasetçiler–, dini ve dindarları küçümsedikleri için, onları kendilerinden aşağıda gördükleri için, bu akıl yürütmeye, bu mekaniğe çok inanıyorlar. Ama halbuki baktığımda, özellikle Türkiye’de, İslam dünyasında, İslâmî hareketlerin yükselişine baktığımızda, tabii ki din bir motif, belki de ana motif olarak gözüküyor; ama bu hareketlerin güçlenmesinde, özellikle güçlenmelerinde esas motif iman değil, insanlar buna inandıkları için değil, yani bu hareketler dinî açıdan desteklendikleri için yükselmiyor. Bizim ülkemizde Refah Partisi’nin yükselişi, daha sonra Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yükselişinde tabii ki dinî bir boyut var, özellikle bu partinin yönetici kadrosunun ve birçok kadrosunun kendilerini dindar olarak göstermeleri ve bu konuda seçmeni ikna etmelerinin de bir yönü var; ama esas olarak bu hareketlerin yükselmelerindeki temel motif, toplumsal, ekonomik ve siyasî nedenler.

Örneğin Refah Partisi’nin yükselişine baktığımızda, çok ciddi bir açılımla beraber yükseldiğini görüyoruz — ki o açılım sadece Türkiye’ye özgü değil, tüm İslâm dünyasındaki İslâmî hareketlere özgü, örneğin özellikle Arap dünyasındaki Müslüman Kardeşler’e özgü bir şeydi. O da bu hareketlerin eskiden olduğu gibi sadece kendilerini camilerle ve cami cemaati ile sınırlı tutmayıp, onun dışındaki geniş kitlelere ulaşmaya çalışmaları ve ulaşmalarıyla mümkün olmuştu. Bir diğer husus, tabii ki kadınları da işin içine katmalarıyla mümkün olmuştu. Dolayısıyla bunlar dinî bir hareket olarak görülmekle beraber, aslında bunlar çok ciddi bir şekilde toplumsal hareketlerdir. Toplumsal karşılığı olan, toplumsal birtakım vaatleri olan, ekonomik birtakım vaatleri olan, insanların sorunlarına çözüm iddiası ile ortaya çıkan ve bu çözümlerin garantisi olarak da kendi dindarlıklarını belki ortaya süren kişiler ve hareketlerde bunlar. Ama sadece ve sadece “Biz dindarız, bizden iyisini bulamazsınız, bize oy verin” diyerek ya da “Bize katılın” diyerek başarıya ulaşmış hareketler söz konusu değil.

Tabii ki bu hareketlere, partilere sadece dinî nedenlerle de katılanlar olmuştur; ama esas bu hareketlerin büyük sıçramaları yaptığı anlar genellikle kriz anlarıdır. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin tek başına iktidara geldiği tarihi hatırlayacak olursak, ülkede üç partili bir koalisyon hükümeti vardı, merkez partileri orada yer alıyorlardı –MHP de dahildi– ve çok ciddi bir ekonomik kriz yaşandı, sistem çöktü. Sistemin çöktüğü bir yerde Adalet ve Kalkınma Partisi, Fazilet Partisi’nin kapatılmasından sonra, Milli Görüş hareketinden ayrılan nispeten daha genç ve yenilikçi isimlerin kurduğu parti, ya tutarsa diyerek, denenmemiş diyerek ve aynı zamanda bazılarının onların dindarlık iddialarını da bir güvence olarak görmesiyle, ama esas olarak diğer sistem partilerinin çökmesi nedeniyle buraya yöneldiler.

Orada, o tarihte Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kuruluş sürecinde, çok iyi hatırlıyorum birtakım röportajlar yapmıştım. Kurucu isimlerden birinin bir gözlemini hiç unutmam, belki daha önceki yayınlarda da söylemişimdir, tekrar olabilir, çünkü çok dikkat çeken ve asla unutmayacağım bir değerlendirmeydi. Orada şunu söylemişti: Anadolu’ya gidiyorlar ve Anadolu’nun bir yerine gidiyorlar, orada insanlara konuşuyorlar, dindar bir ahaliyle konuşurken din sohbeti yapıyorlar, dinden bahsediyorlar; orada bir vatandaş diyor ki: “Bize dinimizi öğretmeyin, biz dinimizi biliyoruz, bundan yana bir derdimiz yok; ama bize sorunlarımızı nasıl çözeceğinizi anlatın, işsizliği nasıl çözeceğinizi anlatın”. 

Yani tabii ki dinin bir etkisi var, ama belirleyici olan hiçbir zaman din olmuyor. Çok az bir kesim için olabilir, ama büyük kesimlerin siyasî tercihlerinde dinin belirleyici olduğu kanısında değilim. Türkiye muhafazakâr bir ülke, dindarlığın çok yoğun olduğu bir ülke, ama dinî iddialı partiler uzun bir süre iktidarın ancak küçük ortağı oldular. Milli Selamet Partisi örneğinde olduğu gibi. Milli Selamet Partisi’nin en önemli özelliği, esas olarak kendini dinî cemaatlerle, cami cemaatiyle sınırlamasıydı; onun dışında dilinde, söyleminde çok daha geniş kitleleri, dini birinci derecede belirleyici olarak görmeyen kesimleri heyecanlandıracak argümanlara, iddialara çok fazla sahip olmamalarıydı. Zaten dindar olmayan kesimlerin kendilerine oy vereceklerini düşünmedikleri için oralara gitmiyorlardı. Ama Refah Partisi’yle beraber, özellikle oradaki yenilikçi kanat, İstanbul merkezli Recep Tayyip Erdoğan’ın il başkanı olduğu dönemde hem dindar kimliklerini muhafaza ettiler, hem de aynı zamanda her kesime gittiler ve tüm kapıları çaldılar. Sokak siyaseti yaptılar — ki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin şu anda yapamadığı bir şeydir. Tek tek tüm kapıları çaldılar; kendilerine çok yabancı olan, yaşam tarzı çok farklı olan kesimlere gittiler ve o kesimlere kendilerini, dindar siyasetçiler olarak değil, insanların sorunlarını bilen ve onları çözmeye aday siyasetçiler olarak lanse ettiler. Bir başarı elde ettilerse de bu sayede elde ettiler; en azından bazı kesimlerde, “Bir de bunları deneyelim” duygusunu uyandırdılar. Hele o tarihlerde birtakım yolsuzluk iddialarının çok ciddi bir şekilde merkez sol ve sağ partiler için geçerli olduğu bir dönemde, 1990’ların başlarında, Refah Partili belediye başkan adayları yolsuzluğa bulaşmayacakları düşüncesiyle tercih edilmişlerdi — özellikle büyükşehirlerde. 

Şimdi şunu anlatmaya çalışıyorum: Siyasette dini böyle göstere göstere kullanan insanlar, genellikle zaten dinle ilişkileri sorunlu olan insanlardır ya da çok da dindar olmayan insanlardır. Trump örneğinde olduğu gibi, ya da 12 Eylül sonrasında cuntanın lideri Kenan Evren’in yaptığı gibi. Bu kuşaklar bilmez, bizler çok iyi biliriz, Kenan Evren ülkeyi dolaştığı her yerde Kur’an‘dan âyetler, sûreler okurdu ve oralarda kendisinin de aslında ne kadar Müslüman olduğunu, dindar olduğunu göstermeye çalışırdı. O dinî söylemlerle kitleleri kontrol ettiğini sanırdı; ama bunun aldatıcı olduğunu gördü. Gidilen ilk seçimde, desteklediği parti, üç partinin katıldığı seçimde üçüncü parti oldu. Açık söylemek gerekirse rezil oldu.

Şimdi bakıldığı zaman Türkiye‘de bugün Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının son dönemlerde dini çok fazla kullanmaya çalıştığını görüyoruz. Değişik vesilelerle, Diyanet İşleri Başkanı üzerinden ya da doğrudan kendileri bunu yapmaya çalışıyorlar. Ama bu onların ne kadar dindar olduklarını ve kitleleri din üzerinden nasıl mobilize edebildiklerini göstermeye hiçbir şekilde yetmiyor. Tam tersine bu onların nasıl çaresiz kaldıklarını ve çaresizlik nedeniyle dine başvurmak zorunda kaldıklarını gösteriyor. Hatırlanacaktır, bütün bu süreç boyunca Adalet ve Kalkınma Partisi, iktidarı boyunca dinî referanslar, tabii ki değişik vesilelerle dindarların birtakım temel beklentilerini karşılayacak temel politikalarla hayata geçirildi — İmam-Hatip liseleri olsun, başörtüsü konularında olsun, bunlar hiç şaşırtıcı değil. Bunların her biri birer toplumsal sorun olduğu için gündeme geldi; ama dinin böyle uluorta kullanımı meselesinin özellikle son yıllara özgü olduğunu düşünüyorum. Bu da aslında işlerin eskisi gibi gitmediğinin göstergesi. 

Yani bugün Erdoğan –ki Erdoğan’ın o meşhur fotoğrafı vardır: Elinde Kur’an-ı Kerim’le; aslında elinde Kur’an-ı Kerim olan o fotoğraf, Kur’an’ın Kürtçe çevirisinin fotoğrafıdır; ama yine de bu fotoğraf hâlâ Türkiye‘de hemen akla geliyorsa da, Tayyip Erdoğan normalde İslamcı bilinen biridir, ama Erdoğan’ın böyle çok fotoğrafını miting alanlarında görmeyiz. Buna ihtiyaç duyulmamıştır. Bu fotoğraf Çözüm Süreci döneminde çekilmişti, bir başka şey göstermek için yapmıştı. Ama yine de sonuçta bir miting alanında Kur’an-ı Kerim göstermiş olmasının aslında hiç de olumlu bir şey olmadığı kayıtlara geçti. Tabii ki bu fotoğraf nedeniyle ona daha fazla bağlananlar olmuştur; ama Türkiye‘de, Türkiye gibi bir ülkede bu fotoğraf hâlâ bir şekilde soru işaretlerini beraberinde getirebiliyor. Şu anda, son dönemde Erdoğan iktidarı, AKP iktidarı, olur olmaz yerlerde dinî birtakım retoriklere, söylemlere başvuruyor; bu aslında onların gücünü değil güçsüzlüğünü gösteriyor. Bu anlamda en çarpıcı örnek Ayasofya’dır. Ayasofya zaten şu anda Türkiye’de İslâmcı iddialı grupların ya da partilerin ve iktidarın elinde kalan son koz; yani bu AKP iktidarından önce dile getirilen taleplerin, “İslamcı olarak” dillendirilen taleplerin içerisinde eksik kalan tek şey Ayasofya’nın ibadete açılması. Geçen 29 Mayıs vesilesiyle bir şekilde ima edildi, ama ibadete mi açılıyor acaba derken, ibadete açılmak yerine orada sadece dualar okundu ve olay böylece geçiştirildi. Hâlâ ellerinde bir koz olarak tutuluyor. 

Ama şunu söylemek istiyorum: Eğer bir gün AKP iktidarı tarafından Ayasofya ibadete açılırsa, o zaman anlayacağız ki artık AKP iktidarının, Erdoğan’ın elinde hiç ama hiçbir şey kalmamıştır. Dolayısıyla Trump örneğinden başladık Türkiye’ye geldik. Dünyanın her yerinde, eğer sorun anlarında, kriz anlarında, çok aleni bir şekilde dinî referanslara başvuran bir siyasetçi görüyorsanız, o siyasetçinin gücünü değil güçsüzlüğünü not edin. O yaptığı hareket, Az sayıda dindar kesimden insanın belki desteğini ona getirir –ki bu dindar insanların zaten büyük bir kesimi muhtemelen o kişiyi destekliyordur–, ama dindarlar da dahil kafası karışık olan, tereddütlü olan, kararsız olan çok sayıda kişinin de dini siyasete alet eden kişilerden uzaklaşmasına vesile olur. Benim gördüğüm kadarıyla, dinin siyasette bu uluorta, kriz anlarında, başı sıkıştıkça kullanılıyor olması, onu kullananlara yarardan çok zarar getirdi. Benim görüşüm bu; ama büyük bir kesim hâlâ bir ön kabul olarak din kartının siyasette çok kolay iş yaptığına inanıyor. Ben bu görüşte değilim. Bu yayını da bunu vurgulamak için yaptım. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus