Rövanşist olmadan hesaplaşma mümkün mü?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Sayıştay raporları kamu kurumlarındaki yolsuzluk ve israfın boyutlarını bir kez daha gözler önüne serdi. Gazeteci Çiğdem Toker Kalyon İnşaat’ın ağustosta 21/b ihalesiyle kazandığı Bandırma-Bursa-Yenişehir-Osmaneli Yüksek Standartlı Demiryolu’na verdiği teklifin miktarı olan 9 milyar 449 milyon 995 bin 833 TL karşılığı vergi teşviğini Eylül ayında aldığını ortaya çıkardı. AKP iktidarının sona ermesi halinde bütün bunlarla hesaplaşılacak mı? Evetse nasıl?

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Birkaç gündür Sayıştay haber oluyor, devletin tüm kurumlarının denetlenmesi. Bu raporlar bize israfın ne kadar büyük olduğunu, hemen hemen tüm kurumlara sirayet etmiş olduğunu bir şekilde gösteriyor. Ülke ekonomik bir krizden geçerken ve kriz iyice tırmanırken –aslında terminolojik olarak buhran demek doğru olabilir– böyle bir dönemde kamu harcamalarının bu kadar denetimsiz ve tamamen ölçü kaçmış bir şekilde ve bâriz yolsuzluk iddialarını beraberinde getirebilecek bir şekilde yapıldığının, devletin bu konuyla ilgili kurumu tarafından belirtilmiş olması, maalesef kimseyi de şaşırtmıyor. Zaten şaşırdığımız husus şu: Hâlâ Sayıştay gibi bir kurum var ve bu raporları açıklıyor. Bu raporlardan hareketle ne yapılacak? Açıkçası burada bir beklentisi olan Sayıştay çalışanları –yöneticileri dahil– olduğunu sanmıyorum. Hatta şimdiden Sayıştay’ın da –birçok kurum gibi– içinin boşaltılması ve tamamen denetleme işlevinin etkisizleştirilmesi yolunda iktidardan atılabilecek adımlar üzerine spekülasyonlar yapılıyor. Biliyorsunuz, Anayasa Mahkemesi (AYM) yargıda iktidarı rahatsız etme ihtimali olan ufak tefek kararları nedeniyle hedef gösterildi. Önce Süleyman Soylu tarafından, ardından Devlet Bahçeli ona eşlik etti ve son olarak da Adalet Bakanı Abdülhamit Gül de AYM ile ilgili düzenlemenin pekâlâ olabileceğini söyledi. Şimdi Sayıştay için böyle bir spekülasyon yapılıyor. Bu düzenleme yapılırsa kimse şaşırmayacak; ama zaten dediğim gibi, şaşırdığımız hâlâ Sayıştay’ın olması ve böyle raporlar açıklaması. Şaşırmadığımız, bu raporların gerektirdiği adımların atılmayacak olması. 

Türkiye’de belli bir süredir kayırmacılık ve yolsuzluk meselesinin artık iyice kanıksanmış olduğu dönemlerden geçiyoruz. Yakın bir zamana kadar “Yiyorlar ama çalışıyorlar” diye bir cümle vardı. Bu AKP iktidarı için kendi destekçileri tarafından bir şekilde söylendiği varsayılan bir cümle. Şimdi işin rengi iyice değişiyor, çünkü “Yiyorlar ama” diye devam eden “çalışıyorlar” sözcüğünün tam karşılığı yok; çünkü “çalışıyorlar” demek –dünkü yayında da söyledim– halka, özellikle alt gelir gruplarına birtakım servislerin, malların, imkânların dağıtılıyor olması demek. Bir süredir Türkiye bundan da iyice mahrum. 

Bugün Çiğdem Toker bir haber yaptı. Aslında sosyal medyada paylaştı. Çiğdem benim gazeteciliğe başladığımdan beri tanıdığım –gazetecilik hayatımız üç aşağı beş yukarı paralel geçmiştir ve ortak çalıştığımız anlar da oldu– ve tartışmasız şu anda Türkiye’nin en iyi gazetecilerinden birisi. Çiğdem şunu buldu: “Eylül’de vergi teşviki sağlanan şirketlerin listesi”. 

“Kalyon İnşaat’a 9 milyar 449 milyon 995 bin 833 TL’lik istisna”. Evet bu istisnaların çok yapıldığını biliyoruz –özellikle bazı şirketlere– ama Çiğdem’in burada özellikle dikkatimizi çektiği bir husus var o da şu: “Bu tutar Kalyon’un Ağustos’ta 21/b ihalesiyle kazandığı Bandırma-Bursa-Yenişehir-Osmaneli Yüksek Standartlı Demiryolu’na verdiği teklifle aynı!” Yani ne oluyor? Ağustos ayında Kalyon İnşaat bir ihaleye gidiyor, belli ki kayırılarak ihaleyi kazanıyor. İhale için verdiği 9 milyar 449 milyon 995 bin 833 TL’lik teklifi eylül ayında vergi istisnası olarak, vergi teşviki olarak geri alıyor. Yani aslında burayı devlete vergilerini veren bizler, vatandaşlar finanse ediyoruz; yani devlet kendisi finanse ediyor ama bu bir şirket üzerinden gidiyor. Şirket bizim paralarımızla para kazanıyor; hiçbir şekilde risk almıyor, ama bunun yanında çok ciddi bir şekilde para kazanıyor. Bu ilk olan olay değil; Türkiye’de bazı şirketlerin AKP iktidarı döneminde ne derecede yükseldiğini biliyoruz. Beş şirketten özellikle bahsediliyor, bunlar esas olarak inşaat şirketleri ve Dünya Bankası’nın en son raporunda dünyada en çok kamu ihalesi almış 10 şirket arasında beşi Türkiye’den. Bunlar Limak, Cengiz, Colin, Kalyon ve MNG. Bu şirketler AKP döneminde zenginliklerine zenginlik katan şirketler oldu. 

Bu şirketlere baktığımızda, İslâmî hareketten geldiklerini pek sanmıyorum; ama bunlar zaten Türkiye’de merkez sağ partilerinin iktidarda olduğu dönemde de bayağı bir imkân kazanmış, uzun zamandan beri varlıklarını sürdüren şirketler. Yani şöyle basitlikle konuşamayız “AKP birtakım kendi yanlılarını, destekçilerini zenginleştirdi” değil, AKP döneminde birtakım kişiler AKP ile ittifaka girdiler ve burada devletin tamamen kayırmacılığıyla alıp başlarını gidiyorlar. Bu şirketlerden bazıları zamanında ANAP’lı olarak bilinirdi, bazılarının Doğru Yol’a yakın olduğu söylenirdi, şimdi bunların adları Erdoğan ile birlikte anılıyor. Tabii bu devlet teşvikiyle kazandıkları ne oluyor? Burjuvazinin en büyük iddiası budur, aldıklarının büyük bir kısmını geri verdikleri, istihdam sağladıkları vs.. Ama bu inşaat şirketleri esas olarak gördüğümüz kadarıyla çok ciddi istihdam da, çok ciddi yatırımlar da gerçekleştiren şirketler değil ve devlet ihalelerini saymazsak geride yaptıkları çok da fazla bir şey yok. Olsa bile esas olarak –Dünya Bankası’nın gösterdiği gibi– devlet ihaleleriyle kazanıyorlar. Yani bizim sırtımızdan kazanıyorlar. Bu da liberalizmin ya da neo-liberalizmin Türkiye gibi ülkelerde nasıl uygulandığını gösteriyor. Neo-liberalizmin temeli neydi? Devletin ekonomiye çok fazla dahil olmasından duyulan bir rahatsızlık vardı ve devletin ekonomiden elini çekmesi ve işleri özel sektöre bırakması isteniyordu. Ama burada görüyoruz ki her şey hâlâ devlette. En büyük imkân sağlayan ve imkânları dağıtırken bir avuç insanı tercih edip geri kalan kalabalıklara –daha önce de değindiğimiz gibi– sabır ve tevekkül tavsiye eden devletle karşı karşıyayız. 

Peki ne olacak? Bu dönemde yaşanan yolsuzluklar, kayırmacılıklar, haksız kazançlar herkesin yanına kâr mı kalacak? İşte burada çok ciddi bir meseleyle karşı karşıya kalıyoruz. Rövanşizm tartışması bu. Rövanşizm tartışması çok eski bir meseledir. Bir dönem kapandıktan sonra yeni gelenlerin eski dönemin intikamını almalarıdır, hesabını benim anladığım kadarıyla toplu halde sormalarıdır ve bu anlamıyla çok muteber bir şey değildir. Geçişlerin olabildiğince sakin bir şekilde yapılmasında yarar var. Ama bu demek değil ki rövanşist olmamak, geçmişte yapılan her şeyin yapanların yanına kâr kalacağı anlamına gelmez. Bu noktada CHP Genel Sekreteri Selin Sayek Böke’nin o kamulaştırma çıkışını hatırlayalım: Bu dönemde kazanılan paraların büyük bir kısmının haksız bir şekilde kayırmacılıkla kazanıldığını ve bunların geri alınacağını söyledi, kamulaştırılacağını söyledi. TÜSİAD isim vermeden Selin Sayek Böke’ye itiraz etti. Şu âna kadar ekonomide yaşanan onca denetimsiz, kayırmacılık vs. bütün bu faaliyetlere sesini çıkarmayan TÜSİAD, bu konuya gösterilen bir tepkiye hemen cevap verme ihtiyacı hissetti. Bu da bize gösteriyor ki aslında sonuçta her ne kadar TÜSİAD ile AKP arasında bir uyumsuzluk varmış gibi görülse de, aralarında çok da fazla sorun yaşanmıyor. Belki onlar içlerinden bazılarının özel olarak kayırılıyor olmasından rahatsızlardır, ama sonuçta işlerin böyle işlemesinden çok da rahatsız olduklarını açıkçası sanmıyorum. 

Peki, burada rövanşizme kapılmadan ne yapılabilir? Bunu bir örnek ile anlatmak istiyorum: Fethullahçılık’la mücadele meselesi. Fethullahçılık Türkiye’ye çok büyük kötülükler etti ve en son, darbe girişimine kalkıştı ve onun da Türkiye’ye çok büyük bir zarar verdiğini gördük. Bu darbe girişiminden de siyasî iktidar bayağı bir istifade etti, OHAL getirerek istediği her şeyi hızlı bir şekilde yaptı. Burada devleti yönetenler, Erdoğan, AKP yönetimi, tam bir rövanşist perspektifle gitti ve Fethullahçılık’la ilgili olduğu düşündüğü kim var kim yoksa herkesin canını acıttı. Nasıl acıttı? Çok sayıda insan gözaltına alındı, bunların büyük bir kısmı tutuklandı; şirketlere, okullara el konuldu, birçok insan işten atıldı, atılmanın ötesinde bunlara çok büyük engeller çıkarıldı, yeni iş bulmalarının önleri kapatıldı, bankada hesap açmalarına kadar tam bir kökünü kurutma olarak –kötü anlamda tabii– bir şey yapıldı. Kökü kurudu mu? Sanmıyorum; ama bu Türkiye’de Fethullahçılık meselesini çözebilecek bir yöntem değildi. Fethullahçılık meselesini çözse de –ki sanmıyorum– Türkiye’de başka yeni musîbetlerin kapısını araladı. Çünkü bu tür yaklaşımlar, topyekûn herkesle, selam verenden yukarıda darbeyi bizzat örgütleyene kadar ayrımsız mücadele etme perspektifi –ki rövanşizm bu oluyor– bence doğru bir perspektif değil. Burada gereken ayrımı yapmak gerekiyordu, bu saatten sonra yapılacağını sanmıyorum ve burada çok ciddi bir şekilde cezalandırılması gerekenleri iyice seçmek ve onun dışındaki insanların da bir şekilde, onların önünü Fethullahçılık’tan kopma yönünde açacak birtakım uygulamaları araştırmak gerekiyordu. Bu da esas olarak Fethullahçılık’la çok ciddi bir kültürel-siyasî mücadele vermekten geçerdi. AKP bunu yapabilecek durumda değildi, çünkü Fethullahçılık’la yakın zamana kadar çok yakın, içli dışlı olmuştu. 

AKP’nin rövanşizm dışında yapabileceği bir şeyi yoktu, rövanşı aldı; ama Türkiye’ye yeni potansiyel sorunlar, krizler hediye etti. Onlar da yakın zamanda su yüzüne çıkacaktır muhakkak; çünkü bu yöntemlerle hiçbir sorunu çözmeniz mümkün değil. Aynı şekilde AKP’nin iktidarı kaybetmesi durumunda Türkiye’yi nasıl bir dönem bekliyor olacak? İşte burada şimdiden yapılan birtakım çıkışlar var, rövanşist çıkışlar var ve burada tüm AKP seçmenini suçlayıcı, dışlayıcı perspektifler var. Öyle ki yeni partilere bile –DEVA ve Gelecek– selam vermeyi reddeden, kendini muhalif gören insanlar var. Tabii ki herkes inanıp inanmamakta serbesttir, ama bir şekilde bu dönemlerin içerisine dahil olmuş herkesi eşit bir şekilde suçlama ve onlardan hesap sorma, rövanş alma iddiasının Türkiye’ye hiç ama hiç hayrı olacağı kanısında değilim. 

Ama şu yaşadığımız olaylar, vergilerimizin böyle birtakım yerlere akıtılıyor olması, birçok kişinin hak etmediği imkânları kazanıyor olması, nasıl zamanında diyelim ki sorular çalınarak birtakım üniversitelere girmiş ya da devlette birtakım kariyerler edinmiş insanların yaptığı haksızlıksa ve onların iptal edilmesi meşruysa, bugün de hakkaniyetli bir şekilde olmayan kazanımların, özellikle büyük şirketlere şöyle bir dönemde hâlâ böyle bir imkân açılması… Tabii burada şöyle bir soru var; bu şirketler bunları sadece kendileri için mi kazanıyorlar? Bu kaynakları sadece onlar mı kazanıyor? O şirketler bunun karşılığında kaynakları aktaranlara teşekkürlerini nasıl iletiyorlar? Onların da önümüzdeki dönemde, AKP sonrası dönemde –bunun çok gecikeceği kanısında değilim– bunların hepsinin üzerinden geçilmesi gerekiyor. Bu ayrımı çok iyi yapabilmek lâzım; bu toplu, topyekûn bir mücadele değil; genellikle bu işleri esas olarak düzenleyen kişilerden tüm bu Türkiye toplumunun hakkının geri alınmasını talep etmek son derece meşru bir haktır ve bu anlamda Selin Sayek Böke’nin çıkışının –geç de olsa– doğru olduğunu söylemek lâzım. O çıkışın daha bugünden nasıl tedirginlik yarattığını görünce de bu çıkışın ne kadar anlamlı olduğunu görüyoruz. 

Evet, bunlar unutulacak şeyler değil; Türkiye’nin ihtiyacı olan, yoksulluğun ve yoksunluğun bu kadar arttığı bir dönemde hâlâ az sayıda kişinin sırf iktidara yakın oldukları için bu şekilde kayırılıyor olması, önlerinin sonuna kadar açılıyor olması asla kabul edilebilecek bir şey değil. Buna bugün ve yarın her zaman için sessiz kalmamak gerekiyor. Ama bunu yaparken, AKP’yle, iktidarla ilişki içerisinde olan insanların hepsini aynı kaba koymak ve bir intikam duygusuyla hareket etmek hiç de akıl kârı iş değil. Çünkü Türkiye hepimizin ülkesi ve burada ortak paylaşmayı bilmek lâzım. Bu paylaşım kurallarını koymak, kurallara aykırı hareket edenleri uyarmak ve gerektiğinde de bu haksızlığı yapanlardan hesabını sormak demokrasinin ve hukuk devletinin olmazsa olmazlarından. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus