İçeriden ve dışarıdan Millet İttifakı’nı parçalama gayretleri: Murat Yetkin ile Ruşen Çakır tartışıyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Aytun Çıray ile Ümit Özdağ’ın ayrı ayrı çıkışları İYİ Parti’yi sarsıyor. HDP’de Ayhan Bilgen’in başlattığı tartışma çok güçlü olmasa da sürüyor. Siyasi iktidar, denetimindeki medyayı da devreye sokarak Millet İttifakı’nın çatırdaması için elinden geleni yapıyor…

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal 

Ruşen Çakır: Gazeteci, meslektaşım ve arkadaşım Murat Yetkin’le epeyce ara vermiştik. Kaldığımız yerden devam ediyoruz. Murat, bugün muhalefeti konuşalım. Sen geçenlerde “İktidardan önce muhalefete bakmak lâzım” diye çok güzel bir yazı yazdın. Ama o daha çok, “Muhalefetin programı ne? Ne istiyor? Ne vaat ediyor?” üzerineydi. Ona sonra değiniriz. Ama esas, şu anda çok daha can alıcı bir hikâye var, biliyorsun: Millet İttifakı bileşenlerinin içerisinde bayağı tartışmalar var. İYİ Parti’ye bakarsak, bu mesele tartışmayı bayağı aştı; Ümit Özdağ’ın ihracı istendi. Bugün Meral Akşener, Aytun Çıray hakkında da pek de iyi bahsetmedi. Meral Hanım, grup toplantısından sonra partide yaşananlarla ilgili gazetecilerin sorularını cevapladı. Dikkat ettiysen, kürsüde Anadolu Ajansı dahil olmak üzere çok sayıda mikrofon vardı. Meral Hanım şöyle bir cümle söyledi: “Anketlerde oyumuz yüzde 13-15 çıkınca ‘kışın kışlığını yapacağını’ biliyorduk.” Biz de Medyascope’ta bu cümleyi başlığa çıkardık. Meral Hanım bu cümleyi, doğrudan, parti içerisinde bir şeyler yapan kişilere yönelik öfkesini belirtmek için kullandı. Aytun Çıray, Ümit Özdağ, bir de kongrede üstü çizildiği için grup toplantılarına katılmayan “küskünler” var. Bütün bu olan bitende bir dış parmak etkisi görüyor musun? “Dış parmak” derken, siyasî iktidarı kastediyorum. Bunları, her partide olan ve sağ partilerde de yıllarca gördüğümüz türden anlaşmazlıklar, iktidar savaşları olarak mı görmemiz lâzım? Yoksa işin içerisinde “Millet İttifakı”nı çatırdatma hamleleri mi var?

Murat Yetkin: Öncelikle merhaba Ruşen ve bizi izleyenlere de merhaba. Çok güzel bir atasözümüz var. Tabii her atasözümüz çok güzel değil. Bazıları kötü niyetli olmaya müsait. Ama “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” diye bir atasözümüz var. Bu güzel bir söz. Siz istediğiniz kadar, dışarıdan herhangi bir yapıyı çatırdatmaya uğraşın; orada bir şeyler olmuyorsa, bu işe müsait çatlaklar, sürtüşmeler yoksa bir şey yapamazsınız; çok zor olur. Ama ne zamanki içeride birtakım sorunlar ortaya çıkmaya başlar, o zaman sizin, yapınızı koruyabilmeniz kendi gücünüzle doğru orantıdadır. Yani, kendi çatlaklarınızı yamıyor musunuz, aksayan yeri tamir mi ediyorsunuz, buna bağlı.

İYİ Parti’nin durumunu sordun diye oradan başlayayım. İYİ Parti’de, bu tür tartışmalar kendi içinde çıkmış olmasaydı… MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, İYİ Parti’ye yönelik sözleri yeni değil ki; “Yuvaya dönün” diye ilk defa söylemiyor, öteden beri söylüyordu. Ama bu defa bir yankı buldu. Çünkü İYİ Parti’nin kongresinde bayağı bir iç çekişme yaşandı; Koray Aydın ağırlığını koydu. Merkez sağdan gelen isimlerin, yani kökleri MHP’de olmayan isimlerin üstleri Koray Aydın ve ekibince çizildi. Burada tek aykırı örnek Ümit Özdağ’dı; çünkü Ümit Özdağ merkez sağdan gelmedi. Zaten ülkücü kökenli olarak biliniyor. Bu işin teorisini yapanlardan biri olarak sayılıyor. Ama tabii orada biraz da Ümit Özdağ-Koray Aydın kişisel meselesi rol oynadı. Fakat işlerin bu noktaya kadar geleceğini kimse tahmin etmezdi. Sen “Anadolu Ajansı’nın mikrofonu” diyerek güzel bir ayrıntı yakaladın: Yandaş basında, Meral Akşener’in haberini yapmak bile gayrı resmi olarak yasaklanmış haldeyken, birden rağbet görüyor. Bu işi daha önce Muharrem İnce’nin CHP Kurultayı sonrasındaki çıkışında da görmüştük. Burada Muharrem İnce’nin de Meral Akşener’in de bir kabahati yok. Ama orada bir “çatlak” ya da tartışma sezilince, hemen onun üstüne gitme gibi bir şey var. Bunlar, tartışmaların zaten var olduğu olgusunu perdelemiyor. Bu çatlak, “yandaş medya” ya da “resmî medya” ilgisi nedeniyle çıkmış değil, zaten var olan bir şey. O yüzden söze “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” diye başladım. Böyle bir sorun var ortada. Tabii ki bu sorunu kaşımak isteyen olacaktır.

Çakır: Tabii burada çok çarpıcı bir şey var: Meral Akşener’in de vurguladığı gibi, ne derece gerçeği yansıtıyor bilmiyoruz ama kabul edelim ki anketlerde iyi gözüküyor. Yani istim üzerinde bir parti var. Bir yandan, Meral Akşener sahaya çıkıyor, Anadolu’yu dolaşıyor; insanlara dokunuyor. Bu, pandemi sürecinde pek yapılmayan bir şey. Medyayı da bayağı iyi kullanıyor; haftada bir, iki kere, yandaş olmasa da birtakım televizyonlara çıkıyor. Daha yeni kurulmuş, girdiği seçimlerden hiç de fena oy almamış bir partide, insanlar niye rahatsızlık çıkartır? Genellikle, rahatsızlığı nasıl açıklarız? İşler kötü gider, gemi su alır. Birileri “şöyle kurtaralım, böyle kurtaralım” der. Ya da, herkes kendi başının çaresine bakmaya çalışır. Ama burada, yükselişteki bir harekette çıkıyor bu.

Yetkin: Esas sorun da burada Ruşen. Sen iki yol saydın. Üçüncü bir yol daha var: Hareket yükseliyor, ama birileri şöyle düşünüyor olabilir. Bu sadece İYİ Parti için değil bütün partiler için geçerli. Mesela, CHP’ye baktığında, yerel seçimlerden büyük bir başarıyla çıkmış, İstanbul, Ankara, Adana, Antalya gibi 11 büyükşehri almış bir parti. Ama bir bakıyorsun içi kaynamaya başlıyor. Türk siyasetine özgü bir durum değil bu, dünyada da var. Lider ve etrafındaki kadroya iç muhalefet yapan birileri, “Bu iş böyle giderse, bu adam ya da bu kadın, kervanı götürecek ve biz bunu artık deviremeyeceğiz” diyor. O yüzden, o yükseliş başladığı anda, hemen önünü kesme, bir sorun çıkarma hamlesi var. Sadece İYİ Parti değil. Ama gördüğümüz örnekler bunu gösteriyor. Bu son kongre tartışması çıkmadan önce, Meral Akşener ve İYİ Parti, bir yükseliş çizgisi gösteriyordu. Meral Akşener neredeyse her gün esnafla konuşuyor, televizyonlara çıkıyordu. Televizyonlara yine çıkıyor; ama hep parti içindeki kavga soruluyor. Bugün Meclis’te de aynısı oldu: “Ümit Özdağ disipline verilecek mi? Hakkında soruşturma açılacak mı?” soruları soruluyor. “Niye Erdoğan’a çok sert eleştiriler yönelttin? Niçin durduk yerde ağzından ‘Nazi’, ‘Hitler’ gibi lâflar çıktı?” diye sormadılar. Parti içi meselesiyle ilgili sorular öne çıkıyor.

Çakır: Grup toplantısında yine bir genci çıkarttı. Bir hazırlık yapıyor, ama herkes parti içi tartışmalarla ilgili soru soruyor. Aytun Çıray’ın,Sözcü gazetesinden Uğur Dündar’a iki gün üst üste yaptığı açıklamaları satır satır okudum. Onun yaptığı ile, Ümit Özdağ’ın yaptığının aynı olmadığı kanısındayım. Zaten farklı insanlar. Ama bir anlamda ikisi de kendisini dışlanmış hissediyor ve –“burası çok önemli”– ikisi de bunların Meral Akşener’e rağmen olduğuna inanmıyor. Rahatsız olup, “Meral Hanım’ın bu olayın parçası olduğunu düşünmüyorum” diyenler de var. Ya da, yeni tabirle “ummak isteyenler”, böyle olmasını isteyenler var. Ama Aytun Çıray da, Ümit Özdağ da birtakım eleştiriler dile getiriyorlar. Mesela Ümit Özdağ, Buğra Kavuncu’nun FETÖ’cü olduğunu iddia ediyor. “Ben bunu şu, şu zamanlarda Meral Akşener’e söyledim” diyor. Aytun Çıray da, “Bana komplo yaptılar. Ben Meral Hanım’a gidip ‘bana operasyon yapılıyor, durdurun’ dedim. Ama engellemedi” diyor. Dolayısıyla, ikisi de farklı farklı yerlerden Meral Akşener’i hedef alıyorlar. Şu günler, sanki Meral Akşener için ciddi bir liderlik sınavı, değil mi?

Yetkin: Evet. Kendimi Meral Akşener’in yerine koymaya çalışıyorum. Ben olsam ne yapardım? Neticede, kongrede gücünü göstermiş bir ekip var. Meral Akşener’in misyonu, bir şekilde partisini var etmek ve Millet İttifakı içinde olabildiğince CHP ile beraber yürümek. Bir de, kongrede gücünü göstermiş bir ekip var. Evet, Aytun Çıray değerli bir siyasetçi; Doğruyol Partisi’nden gelmiş, CHP’ye gitmiş. CHP’den de İYİ Parti’ye gitmiş. Ümit Özdağ, lise çağlarından beri ülkücü hareketin içinde. Babası 27 Mayıs’çı Muzaffer Özdağ. Böyle bir geçmişten de geliyor. Ülkücüler içinde belli bir entelektüel damarı temsil ediyor. “Hoca” diye anılıyor. Fakat tabanı ne kadar? Bilinmiyor. Öbür tarafta teşkilat başkanı var. Liderlik sadece adam yedirme yedirmeme, tasfiye etme sanatı değil ki. Gemiyi yüzdürme sanatı. Sen Fransız edebiyatına daha hâkimsin. Victor Hugo’nun sözü müydü o? “Kimse size ‘geminin başından neler geçti?’ diye sormaz. Limana getirdin mi?’ diye sorar.” Söz tam aklımda değil, meâlen söylüyorum. Mesele, gemiyi limana götürecek mi? O götürene kadar başından neler geçmiş, onlar hep ayrıntı; ileride, güzel anılar olarak anlatılabilir. Ama şu anda gemiyi yüzdürmek zorunda. Gemiyi hangi tayfayla yüzdürmesi daha uygunsa, o tayfayla yol alacak. Hep “Parti içi demokrasi” diyoruz. Sonuçta, kongrede gücünü göstermiş bir ekip var. Evet, büyük kayıp olur. Ama sadece Ümit Özdağ, Aytun Çıray için demiyorum. Mesela Aydın Sezgin var. Çok değerli bir isim.

Çakır: İsmail Koncuk var mesela. 

Yetkin: Evet, bunlar çok değerli, katkı veren isimler. Rahmetli Demirel’in doktorluğunu yapmış Aylin Cesur var mesela. Geçmişte de TBMM’de çok iyi konuşmaları var ve hâlâ yapıyor. Bu isimlerin üstü çizildi. Aydın Adnan Sezgin var. Onun da bir tabanı vardır Aydın’da. Zaten adı “Aydın Adnan”. Öyle bir gelenekten geliyor. Yani onun da hitap ettiği bir tabanı var. Bütün bu üstü çizilen isimler geri kazanılamaz değiller ki. Onlara bir görev daha verilebilir. Örneğin, CHP’de Ünal Çeviköz, Tuncay Özkan’ın isimleri listeden silindi. Ama Kemal Kılıçdaroğlu aldı, “Danışmanım olarak aynı işe devam edecekler” dedi. Benzeri bir şey yapılabilir. Ama partide çalkantı hâlâ devam ediyor.

Çakır: Peki, işin dış boyutuna gelelim. Aytun Çıray, “Bu operasyonlar İYİ Parti’yi Millet İttifakı’ndan koparma operasyonudur” diyor. Koray Aydın’ın da Cumhur İttifakı ile işbirliği yaptığını îmâ ediyor. Ümit Özdağ ise tam tersine, İYİ Parti’nin “Millet İttifakı” içinde olmaması gerektiğini, bunun “HDP ile yan yana gözükme” algısı oluşturacağını söylüyor. Diyelim ki Bahçeli’den ve Erdoğan’dan İYİ Parti’ye çağrı geldiği zaman, “Gitseler bile, partiyi arkalarından götüremezler ‘Cumhur İttifakı’na” dedik. Hatta kamuoyu araştırmalarında, İYİ Parti tabanındaki Erdoğan karşıtlığının, HDP’den, hatta kimi durumda CHP’den bile daha yüksek çıktığını gördük. Dolayısıyla, “Birileri İYİ Parti’yi Cumhur İttifakı’na taşısa bile, tabanı, seçmeni onunla gitmez” analizi yapılıyor. Bu çok da yanlış bir analiz değil. Fakat burada şöyle bir husus var bence: Erdoğan’ın, hatta Bahçeli’nin, İYİ Parti’yi bütün tabanıyla birlikte almak gibi niyetleri olmayabilir. Yeter ki orada bir arıza çıksın. Yeter ki “Millet İttifakı” çatırdasın. Diyelim ki 2 puan, 3 puan ya da 5 puan geldi. Ne olduğunun önemi yok. Çünkü orada “Cumhur İttifakı’nın bekası” gibi bir mesele var. Bu anlamda da, İYİ Parti’deki her türlü rahatsızlığın… Zaten Meral Akşener’in bugünkü açıklamasından, AKP Grup Başkanvekili Bülent Turan’a çok kızdığı anlaşılıyor. Bülent Turan, hemen durumdan vazife çıkartıp twitter’da bir video paylaştı. Akşener bugün onu bayağı sert eleştirdi. İşin böyle bir boyutu da var. Senin de başta söylediğin gibi, kimse durduk yere orada sorun çıkartamaz. 

Yetkin: Zaten sorun var.

Çakır: Nasıl olacak sence?

Yetkin: Dediğine katılıyorum. Erdoğan’ın da, Bahçeli’nin de birinci hedefi, “Cumhur İttifakı”nı yaşatmak ve aynı zamanda, aynı cümle içinde “Millet İttifakı”nı da dağıtmak. Bunu CHP üzerinden mi, İYİ Parti üzerinden mi, başka bir şekilde mi yapmış, o önemli değil. Yeter ki karşısındaki cephe dağılsın. Geçtiğimiz seçim bunun işaretini gördük; ama bir dahaki seçim, artık partiler arası tercihlerin değil, tamamen cepheler arası tercihlerin yapılacağı bir seçim olacak. Yani bir tarafta, AKP ve MHP’nin oluşturduğu “Cumhur İttifakı” dediğimiz bir cephe var. Diğer tarafta da, CHP ve İYİ Parti’nin oluşturduğu “Millet İttifakı”. Zaman zaman da Saadet Partisi buna katılıyormuş gibi oluyor. Bazen katılmıyormuş gibi oluyor. HDP buna destek veriyor mu, vermiyor mu belli değil. Birinci planda bunlar var. Fakat ikinci planda, Erdoğan’ın tercihi, CHP’nin yalnız kalmasıdır. Çünkü şu âna kadarki tecrübeden de görülüyor ki, CHP yalnız kaldığında bir şey yapamadı. Ama İYİ Parti ile yürüdüğünde bir şeyler yaptı. Ve Erdoğan’ın büyük hatası sonucu –İstanbul seçiminin tekrarından bahsediyorum– HDP seçmeni, hatta AK Parti içindeki Kürt seçmenden de, sırf tepki olarak İmamoğlu’na oy çıktı. Şimdi ister istemez Erdoğan ve Bahçeli buradan dersler çıkarıyor: Tercihan, CHP’yi yalnızlaştırma ve İYİ Parti’dense belki de HDP ile yürümeye zorlama stratejisini yürütüyor. Tabii burada şöyle bir hesap yapılıyordur: İYİ Parti ya da oradan bu tarafa geçen olursa, “Biz yüzde 55, yüzde 60’ı görür müyüz? Daha net bir zaferle çıkar mıyız?” Ya da “Yüzde 51’in altında kalmaktan kurtulur muyuz?” gibi. Siyaset dünyasında bütün bu hesaplar yapılıyordur.

Öbür taraftan, CHP kendi yaralarını daha çabuk sarabildi. Kılıçdaroğlu “İktidara yürüyoruz” diyerek gezmeye başlıyor. Fakat yürürken de, “Ne olacak?” diye seçim ortağını merakla izliyor. Eminim, Akşener’e yapabileceği bir yardım olsa, yapacaktır. 

Çakır: Mesela, zamanında, İYİ Parti Meclis’e girsin diye milletvekili ödünç verdi.

Yetkin: Bu sadece “Milletvekili ödünç verdi” diye geçiyor. Eğer o hareket yapılmasaydı, Meclis’te İYİ Parti diye bir parti olmayacaktı. Çok stratejik bir adımdı bu.

Çakır: Ümit Özdağ da kalkıp “Millet İttifakı’nda olmamamız gerekir” diyor. Halbuki milletvekili seçilmesi de bir anlamda o şekilde oldu. 

Yetkin: Evet, öyle.

Çakır: O zaman HDP’ye gelelim: İYİ Parti’ye yönelik olarak, İYİ Parti’yi “Cumhur İttifakı”na katma perspektifi olabiliyor. Nitekim önce Bahçeli davet etti. Ardından Cumhurbaşkanı, Akşener’i “yerli ve milli” olarak ilan etti. HDP’ye böyle bir çağrı tabii ki yapılmıyor. Ama HDP’nin de “Millet İttifakı”ndan kopması için bir niyet ve gayret var.

Yetkin: Altan Tan’ın sözlerinden yola çıkıyorsun herhalde?

Çakır: Hayır. Teorik olarak, her şey bir yana “Millet İttifakı olmasın” diyor. Son seçimde gördük: HDP olmasa, CHP ve İYİ Parti tek başına İstanbul’u almaya yetmiyordu. HDP kendi adayını çıkartsaydı…

Yetkin: Yani çok az bir farkla almıştı.

Çakır: HDP daha önceki seçimlerde olduğu gibi kendi adayını çıkartsa ve onun için çalışsa… Adana ve Mersin’de de böyle olurdu. Sonuç olarak, HDP’yi kendi yanına çekmek değil de –çünkü böyle bir şeyi yapmaları kendi ideolojik çizgilerine uymuyor– HDP’yi oradan uzaklaştırmak. Ya HDP’yi uzaklaştıracaklar… Bundan önce, CHP, İYİ Parti ve “Millet İttifakı”nın diğer bileşenlerini, “Bu teröristlerle niye işbirliği yapıyorsunuz?” diye ikna etmeye çalıştılar. Hiçbiri umursamadı ve oldu. Şimdi de, HDP tabanı ve HDP kadroları üzerinde, “Bunlarla niye yan yana oluyorsunuz?” yolunda bir çaba olduğunu düşünüyorum. Nasıl yapıyorlar? Diğerinde olduğu gibi, parti içerisindeki birtakım kişiler dışında, daha çok, devlet operasyonu gibi bir şeyi yapmaya niyetliler. Mesela 23 Haziran’ın hemen öncesinde, Osman Öcalan’la TRT’de röportaj yapmak gibi bir abeslik, böyle bir hedefin ürünüydü. Şimdi bir de HDP’nin kendi içinde bir tartışma var: Ayhan Bilgen içeri girdikten sonra, çok ciddi ve eli yüzü düzgün açıklamalar yaptı. Keşke bunları dışarıdayken yapsaydı da, biz de ekrana çıkartabilseydik. Hatta sen, ben, Ayhan Bilgen tartışabilseydik. Ama içeride olduğu için bunları yapamıyoruz. Selahattin Demirtaş 31 Mart’ta, “Gerekirse bağrınıza taş basın, mutlaka sandığa gidip oyunuzu kullanın” çağrısı yapmıştı ya. HDP her şeye rağmen böyle bir pozisyon alır mı? Yoksa muhalefet cephesinin; zaten var mı yok mu belli olmayan, seçimden seçime kendisini gösteren bu cephenin içerisinde, HDP de yeni bir çatlak olabilir mi?

Yetkin: Ayhan Bilgen de, Altan Tan da konuştu; ama ayrı şeyler söylediler. İkisi de eleştiriyordu; ama ikisi de ayrı eleştirilerde bulunuyordu. Az önce senin söylediğin Aytun Çıray ve Ümit Özdağ’ın benzer eleştirileri ayrı açılardan yapmaları gibi. Evet, ortada bir sorun var. Ama HDP’nin durumu çok farklı. HDP bir yandan da, çok ciddi siyasî ve hukukî baskı altında: Üyeleri tutuklanıyor. Milletvekilleri, belediye başkanları hapse gönderiliyor. En son, Kars’ın seçilmiş Belediye Başkanı Ayhan Bilgen. Siz istediğiniz kadar oraya bir vali atayın, o vali bir şov yaparak görevine başlasın. Kars halkı onu seçmiş, onların gözünde Belediye Başkanı hâlâ Ayhan Bilgen. Hal böyleyken, söyledikleri çok ilginç. Eleştirileri 3 noktaya dağılmış durumda. Hem Kandil’i eleştiriyor; “Bırakın da biz bir parti olalım artık” diyor. Hem İmralı’yı, “HDP’yi rahat bırakın” diye eleştiriyor. Aslında bana kalırsa, Selahattin Demirtaş’ı da eleştiriyor. Onu da nereden anlıyoruz? Partinin “Kişi kültü” üzerine olduğunu söylerken Demirtaş da bir parça payını alıyor. “Keşke daha önce söyleseymiş” diyorsun, ama demek ki o zaman değilmiş bunların söylenme zamanı. Demek ki dışa vurma zamanı şimdi gelmiş. 

HDP’nin şöyle ciddi bir sorunu var ki bunu 2015 Haziran seçimlerinde de görmüştük: HDP kendini ne kadar “Türkiye partisi” yapabiliyor? 7 Haziran 2015 belki de bunun en üst noktası olmuştur. Ama Ayhan Bilgen’in söylediği en önemli sözlerden biri, “Biz ‘Türkiye partisi’ olmaktan uzaklaşıyoruz” oldu. Bu çerçeveden bakarsak, Ayhan Bilgen aslında Altan Tan’la bir paralellik içinde söylüyor bu sözleri. HDP’nin nereye gideceğini birden fazla faktör belirleyecek. Baksanıza, tekrar kapatma davalarından söz etmeye başladı Türkiye. Hayatı boyunca bütün siyasî geçmişi, yani AK Parti’den de önce, Milli Görüş zamanında da parti kapatmalarla mücadele etmiş AKP –Abdullah Gül 2008’de Anayasa Mahkemesi’nde bir oyla kapatılmaktan döndüğünü hatırlattı– şimdi, parti kapatma ya da kapatmasa bile kapatmaktan beter edip, elini kolunu kesme hesabı içinde. 

Bütün bunlar esas meseleyi gösteriyor Ruşen: 1) Şu anda siyaset tıkanma içinde; 2) Siyasetteki tıkanmada, ekonomik tıkanmanın büyük payı var; 3) Kovid-19 salgınının tekrar canlanıp tırmanmaya başlamasının payı var.  Siyasetteki tıkanma, ekonomideki tıkanma ve Kovid-19 salgını nedeniyle toplumda ortaya çıkan atalet, ciddi bir tıkanıklığa sebep oluyor. Herkes bir çıkış yolu arıyor. AK Parti de arıyor, CHP de, İYİ Parti de, HDP de, her taraf arıyor.

Çakır: Mesela Cumhurbaşkanı, partisinin Şırnak İl Kongresi’ne katıldı. Büyük bir heyecanla bir şeyler söyleyeceğini bekledik. Hiçbir şey söylemedi. Hatırlarsın, yıllar önce Diyarbakır’a filan gittiğinde hep çalışmış olurdu ve gazetelere manşet verirdi. Şimdi hiçbir şey söylemedi; zaten söyleyecek lâfı da yok artık. Şırnak’a gittiğinde, “Bunlar çözemez” diyor. “Eli kalem tutan terörist destekçisi size hiçbir hayal sunamaz” diyor. “Tamam, peki sen ne sunuyorsun?” noktasına geldiğin zaman, ortada bir şey yok. Acayip bir tıkanıklık var.

Tam senin alanınla ilgili başka bir şey soracağım: Amerikan seçimlerine bir şey kalmadı. Geçen seçimden dolayı anketlere itibar etmemek gerektiğini biliyoruz; ama bu seferki bayağı ciddi gözüküyor. Eğer Trump giderse, Erdoğan ve Trump üzerinden kurulan Türk-Amerikan ilişkileri, yeniden şekil değiştirmek durumunda kalacak ve Kürt meselesi de ciddi bir şekilde tekrar masaya gelebilecek. Kürt meselesi Trump’ın ilgilenmediği bir şeydi. Belki en fazla Suriye bağlamında gündemindeydi. Hatta sen daha iyi bilirsin, Türkiye’nin hazzetmediği birtakım isimlerin, bölge konusunda Joe Biden ve yardımcısı Kamala Harris’in ekibinde yer aldığı söyleniyor. Biden’ın seçilmesi durumunda iş değişir mi?

Yetkin: Değişir; ama ne kadar değişir? Mesele budur. Bugün, birkaç saat önce Bloomberg TV’de yapılmış bir yorum okudum: “Trump seçimi kaybederse, dünyada bundan en zararlı çıkacak kişi Erdoğan’dır” diyordu. Bence bu, gerçeklik payı içerse de, çok abartılı bir yorum. “Trump ve Erdoğan’ın arası iyi. O yüzden, Trump kazanırsa artık her şey Erdoğan’ın istediği gibi olacak. Biden kazanırsa da, Amerika, Erdoğan ve Türkiye’yi çöpe atacak” şeklinde, bence sığ ve abartılı bir bakış var. Kim kimi çöpe atıyor? Ne oluyor? Böyle bir şey yok. Türkiye ile Amerika ilişkiler, S-400, F-35 işinden bile kopma noktasına gelmedi ki. Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkiler, geçmişte, 1975’te silah ambargosuna kadar gitti. Türkiye de cevap olarak İncirlik Üssü’nü kapattı. Bunları unutuyoruz; sanki ilk defa oluyormuş gibi konuşuluyor. Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkilerin birinci belirleyici faktörü Rusya’dır. Kim kimi nereye bırakıyor? Türkiye, sanki elinden tutarken bırakılacak bir çocuk değil ki. Bu yorumları yapanların kendi hayal kırıklıklarını ortaya çıkaran bir şey zannediyorum.

Başka bir konuyu daha söyleyeyim: Sen de Amerika’da, Washington’da gazetecilik yaptın; Amerikan siyasetini bilirsin. “Biden’ın, Trump’tan 10 farkını sayalım” desek, 10 fark sayabilir miyiz, bilmiyorum. “Al birini, vur öbürüne” şeklinde. Bir de, Türkiye’de öyle bir hava yaratılıyor ki, sanki Biden “özgürlükler şampiyonu”, özgürlüklerin meşalesini taşıyan bir adam.

Çakır: Arada şöyle bir fark var.

Yetkin: Yok öyle bir şey.

Çakır: Bence o çok belirleyici olabilir. Biden en azından Amerika’nın kurumları ile, “müesses nizam”la çalışmayı önceleyecektir. Trump’ın en büyük özelliği, bunu çok fazla umursamaması oldu. O anlamda, Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, Kongre gibi diğer kurumlara baktığımız zaman, Türkiye de, oralarda birtakım sorunlar yaşanabilir.

Yetkin: Yaşanacaktır.

Çakır: Biden’ın karakter olarak farklı olmasından ziyade… Dünyada Trump’a en kolay ulaşabilen liderin Erdoğan olduğunu Bob Woodward da yazdı. En azından biliyoruz ki Amerikan Başkanı’na her isteyen, her istediği zaman ulaşamıyor. Erdoğan, Trump golf oynarken ulaşıyormuş. Amerikan basını bunları yazdı. Bu anlamda bir sorun çıkabilir. Yoksa birisi daha iyi, ötekisi daha kötü gibi bir kıyaslama değil. Kurumların devreye girmesi ve işlerin daha formel yürümesi durumunda yaşanacak sıkıntılar olabilir Ankara yönetiminde.

Yetkin: Biden kazanırsa, kendini gösterecektir. Türkiye açısından şu anki durumu kötüleştirecek bir şey yapacaktır. Ama bu çok uç bir noktaya gitmeyecek, bunu söylüyorum. Yani göstermelik kalacaktır.

Çakır: E tabii.

Yetkin: Dediğim gibi, Türkiye ile Amerika arasındaki birinci faktör, Rusya’dır. Rusya faktörü orada oldukça… Şimdi bir şey söyleyeceğim, pek çok arkadaş alınacak. Bunlar liberal fanteziler. “Biden gelecek, dertler bitecek” filan. Ne oluyorsunuz? Biden kim? Sen de Biden’ın kurumlarla daha iyi çalışacağını söyledin zaten. Şu anda CIA Türkiye’ye daha sert davranılmasını istiyor. Pentagon onu istiyor, Dışişleri onu istiyor, Kongre onu istiyor. Yani hangi dertler bitecek acaba? Türkiye’de hâlâ, İttihat ve Terakki zamanından beri devam eden “Amerika istedi mi olur” bakışı var. Böyle bir şey yok. Dünya o kadar siyah-beyaz değil. Şu anda ikimizin üstünde de siyah var. Arada beyaz tonlar da var. Ama dünyanın o kadar siyah-beyaz olmadığını bilecek kadar saçı sakalı ağarttık Ruşen.

Çakır: Ben aslında bunu Kürt meselesi bağlamında dile getirmiştim. Kürt meselesini, Joe Biden ve ekibi ya da Kamala Harris’in ekibi, kurumlar, daha fazla önemseyebilirler. Bu anlamda söylemiştim.

Yetkin: Çok güzel. Peki, ne olur? Sence Kürdistan mı kurdurturlar?

Çakır: Yok canım. Öyle bir şey yapmayacaklar.

Yetkin: Ee? Ne olur mesela? Diyelim ki, Murat Karayılan’ı Beyaz Saray’a çağırdı. Yani tamamen uydurdum bunu.

Çakır: Öyle şey olmaz Murat. Adaşsın diye adamı oraya yollama.

Yetkin: Yahu tamam, Murat Karayılan demeyelim, başkası olsun. Ne bileyim aklıma onun ismi geldi. Hadi Cemil Bayık diyelim. Ne olacak yani? “Al abi, sana Irak topraklarında Kürdistan veriyorum” mu diyecek? Her şeye orantılı bakmak lâzım. Evet, Biden Türkiye’nin canını acıtacak bir şeyler yapacaktır. Ama o kadar. “Biden gelecek, dertler bitecek” diye dalgasını geçiyorum, ama öyle bir şey olmayacak.

Çakır: Peki. Programı bitirirken, senin bugün Yetkin Report’da çıkan “Erdoğan hükümeti yeni Kovid önlemi almak zorunda” başlıklı yazından bahseder misin? Konumuzla pek ilgisi yok gerçi ama.

Yetkin: Yazıda da yer verdim, isteyenler girip baksın. Merkel, Kovid salgınıyla ilgili alınacak yeni önlemleri açıklarken bir video yayınladı. Bu video da sözcüsü tarafından twitter hesabından paylaşıldı. Yazımda linki var, bakabilirler. O video, sadece Türkçe altyazıyla verildi. “Yüksek riskli ülkelerden gelenleri 14 gün karantinaya almak zorundayız” diyor. Kendi vatandaşı da olsa, başka ülkenin vatandaşı da olsa, 14 gün evinde duracak yani.  “Halkın sağlığıyla oynamaya hakkımız yok” diyor. Evet, Almanya’da, Türkiye’den gitmiş 3,5-4 milyona yakın insan yaşıyor. Ama Rusya da var. Rusya’nın durumu oradan kötü. Amerika’nın keza öyle. Ama videoda İngilizce ya da Rusça altyazı kullanılmıyor. Sadece Türkçe. “Bu trafiği kesebilirim” demeye getiriyor. Halbuki biz Nisan ve Mayıs aylarında, nispeten durumla çok iyi başa çıkan ülkeler arasında sayılıyorduk. Peki, bu duruma nasıl geldik? Bu duruma, birdenbire “Her şey serbest” diyerek geldik. Turizm lobisi devreye girdi, başka şeyler devreye girdi. Zannettiler ki biz otelleri açtığımızda herkes akın akın buraya gelecek. Öyle bir şey olmadı tabii. Ne ekonomiye katkısı oldu ne kamu sağlığına katkısı oldu. Bir şey yapılması zorunlu. 

İtalya’da şu anda durum, salgın ortaya çıktığından beri en yüksek düzeyde. Sokaklarda cansız bedenlerin yattığı zamanlardan daha da yüksek düzeyde. İspanya’da da öyle. Bu sabah bir arkadaşla konuştum: Türkiye’de, 6 Mayıs’ta, en yüksek düzeye ulaşmış vaka sayısı 2000 — ya da hasta. Artık kim nasıl istiyorsa öyle söylesin.

Çakır: Hâlâ tam olarak ne söyleyeceğimizi öğrenemedik. “Hasta mı, vaka mı?” demeyi öğrenemeden ölüp gideceğiz Murat.

Yetkin: Hasta ile vaka arasında şöyle bir şey var: Adını vermeyeyim şimdi, ama çok değerli bir gazeteci ağabeyimiz Kovid-19 geçirdi. Şu anda test sonucu negatif çünkü. Ama çok tesadüfen öğreniyor. Biri “Bir test yaptır” deyince, gidip yaptırıyor. Pozitif çıkmış. Hiçbir belirtisi yok ama. Evinde güle oynaya kendini kapattı. Biz onunla konuşuyorduk. Ne sesinde bir bozukluk var, ne başka bir emare var. İşlerine devam etti. O, kendine öyle söylüyordu: “Ben vakayım, hasta değilim” diyordu. Artık bu işin şaka kaldırır yanı yok. Mesela Madrid’de giriş-çıkışlar yasaklandı. Gerekçen yoksa giriş-çıkışın yasak. Paris dahil Fransa’nın 9 şehrinde gece sokağa çıkma yasağı var. Başka ülkelerde, akşam saat 20.00’den sonra, dükkân, kahve, lokanta, bar, konserler her yer kapatılıyor. Ama bizde bir şey yok. Cumhurbaşkanı hâlâ “Gayet iyi başa çıkıyoruz” diyor. Gayet iyi başa çıkmadığımızı biliyoruz, yaşıyoruz, görüyoruz. Tabii buradaki en büyük sorun ekonomi. Ekonomi ne olacak? 

Denizli Valisi’nin, sonradan “Şahsımın yaklaşımı, şahsımı da üzdü” diye kamuoyuna açıklama mesajı attığı o mesele. Erdoğan söyleyince hepsi de bu “şahsım” kelimesine fazla takıldılar, bu, artık bir rumuz haline geldi. Efendim, Vali Bey, alınan sağlık önlemlerini teftiş ederken, bir dönerci ustasının kendisini tanımamasına, “Nasıl ben tanımaz?” diye tepki göstermiş. Niye tanısın? Valiyi niye tanısın bir genç? Kendilerini böyle bir “dev aynasında” görme huyu var bu ekibin. Ama asıl, başka bir şeyi kaçırdık: Vali, ondan bir önceki esnafla konuşmasında, “Senin niye masken yok?” diye soruyor. Orada bir büfeci çocuk herhalde. O da, “Gebermek istiyorum” diye cevap veriyor. Aynen öyle diyor, videosu var. “Salı günü 15 TL ile kapattım dükkânı. Çarşamba günü 100 TL ile kapattım. Hepsi kâr olsa ne olacak? Gebermek istiyorum” diyor. Bir yandan Odalar ve Borsalar Birliği, bir yandan Esnaf ve Sanatkârlar Konfederasyonu, “Ticaret dönsün” diyorlar. Ama vatandaş da korkusundan, gidip alışveriş yapmıyor. Bu yokmuş gibi davranamayız. Ne zamana kadar “yokmuş” gibi davranacağız? O yüzden, bir an önce, daha fazla gecikmeden, daha fazla can kaybı –hadi onların anladığı dilden söyleyeyim– daha fazla ekonomik kayıp olmadan, artık şu işe bir çare getirmek lâzım. 

Yetkin Report’ta Nuriye Ortaylı’nın aylar önce yazdığı bir yazı var: “Bu kesintili kısıtlamalar yüzünden, daha uzun sürecek. Bir defada yapmak daha doğru olur” diyordu. İktisatçı Selva Demiralp de aynısını yazdı: “Bu kesintili kısıtlamalar doğru değil. Bunu bir defada ve uzun süreli yapalım, ekonomiye de daha iyi gelecek” demiş, grafiklerle filan göstermişti. Dedikleri aynen çıkıyor. Peki, bu bilim insanlarının sözlerini niye dinlemiyorlar? Her şeyi çok biliyoruz.  Öbür taraftan, “Cumhurbaşkanlığı’ndaki bütün personel her gün testten geçiriliyor” diye bir de övünerek söyleniyor. Niye? “Onlar olmasın, niye oluyorlar?” diye söylemiyorum. Niye sadece onlar? Niye vatandaşın sağlığı düşünülmüyor? O yüzden, hükümet bir an önce bu sıkı önlemlere geçecek. Bu bir zorunluluk. Artık bir an önce olsun ve bu işten kurtulalım. Dediğim budur.

Çakır: Evet, burada noktayı koyalım Murat. Çok teşekkürler Murat. A, bu arada, kuşlar söyledi, benim Ok Boomer yazılı sweatshirt’ümü kıskandığını duydum. Bir tanesini de sana yollayacağım, ama Ankara’ya biraz geç yollarım.

Yetkin: Tamam. Sözünü aldım yani.

Çakır: Evet. Ama ne olacak bizim bu halimiz? Gençler hep dalga geçiyor bizimle.

Yetkin: E abi, yani… Orada da söylenecek bir atasözü var, ama neyse, söylemeyeyim.

Çakır: O kötü atasözlerindendir, söyleme. Evet, Murat Yetkin’le salgını da konuştuk. Ama esas olarak “Millet İttifakı” içindeki tartışmaları değerlendirdik. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimize de teşekkürler. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus