ABD’nin seçimi: Biz bu filmi görmüştük

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

ABD Başkanı Donald Trump, oylar sayıldıkça seçimi kaybedeceğini görüp topu Yüksek Mahkeme’ye atmaya çalışıyor. Trump’ın, Erdoğan’ın İstanbul seçimlerinin iptalini hatırlatan bu çabaları sonuç verir mi? Vermezse ne olur?

Yayında sözünü ettiğim Mücahit Bilici yazısı için tıklayınız.

Yayına hazırlayan: Zelal Direkci

Merhaba, iyi günler. Geçen sene mayıs ayında Amerika Birleşik Devletleri’nde Washington’daki Orta Doğu Enstitüsü’nde Türkiye’yle ilgili bir toplantıya konuşmacı olarak katılmıştım ve toplantı tam başlamak üzereyken, Türkiye’den Yüksek Seçim Kurulu’nun İstanbul’un seçimlerini yenileme kararı gelmişti. Zaten toplantıda da ağırlıklı olarak yerel seçimleri 31 Mart’ı konuşacaktık. Ve İstanbul seçimlerinin yenilenip yenilenmeyeceğini, yenilenirse ne olur bunları konuşacaktık. Tam toplantının öncesinde haber geldi. Katılımcıların bir kısmı, Türkiye’den ABD’ye yerleşmiş araştırmacılar, gazeteciler vardı; ama çok sayıda ABD vatandaşı da vardı. Ve orada Türkiye’den gelen birisi olarak, bu haber insanı biraz, biraz değil fazlasıyla mahcup etti. Utandık yani ülkemiz adına. Utandırıcı bir durumdu; çünkü hiçbir kanıt olmadan, çünkü “Çaldılar” deyip ama hiçbir kanıt göstermeden yargı üzerinde baskı uygulayarak, Yüksek Seçim Kurulu da bir tür yargı organı olduğu için oraya baskı yaparak bu kararı aldırdı iktidar. Çok akıllara ziyan bir karardı. Seçimin yenilenmesi halinde kazanma ihtimali zaten yoktu; nitekim gördük fark daha da açıldı. Ama Türkiye’ye bu ayıbı da yaşatmıştı siyasî iktidar. “Türkiye’de böyle şeyler oluyor artık; daha da olmaz dediğimiz neler göreceğiz” dedik. Şimdi yaklaşık bir buçuk yıl geçti, ABD benzer bir olayı yaşıyor. Aslında bu da göstere göstere olan bir olay. Trump’ın kaybetse de bırakıp bırakmayacağı tartışması seçim öncesinde başlamıştı. Özellikle bizim Gönül Tol ve Ömer Taşpınar ile yaptığımız “Transatlantik”i izleyenler bilir. İlk andan itibaren postayla gelecek oylara Trump’ın itiraz edeceği ve Trump’ın bırakmayabileceği, bırakmazsa ne yapılabileceği konusunda çeşitli senaryoların ortada dolaştığını aktardılar — hem Gönül hem Ömer. Bernie Sanders bir yayında seçim gecesi neler olabileceğini anlattığında, aynı şekilde, hatta bazı eyaletlerinde adını zikrederek bunu söyledi.

Göstere göstere gelen bir hâdise var şimdi ABD’de; Trump ilk gün açık ara zaferini ilan etti, ama zaferini ilan ederken, hırsızlık yapmak, sahtekârlık yapmak isteyenlere dikkat çekti. Yargıyı göreve çağırdı. Daha ortada fol yok yumurta yok diyelim, açık ara kazanmış gözüküyor ilk rakamlar, hatta dünyanın dört bir tarafından Türkiye’de çok kişi Trump’ın zaferini ilan ettiler ve sevinç çığlıkları atanlar oldu. Ardından Trump, sürekli olarak sandıklar açıldıkça adım adım, özellikle postayla gelen oylar sayılmaya başladıkça, birtakım eyaletleri kaybetmeye başladı. Wisconsin, Michigan eyaletlerini kaybetti. Arizona’nın büyük ihtimalle gidebileceği ortaya çıktı. Ve Trump bir panikle bunları engellemeye çalıştı. Kendisinin önde olduğu yerlerde oy sayımının durdurulmasını istedi; bunların başında Pennsylvania, Georgia ve Kuzey Carolina var. Şimdi herkes çok ciddi bir şekilde bu üç eyalete odaklanmış durumda. En son yaklaşık bir saat önce gelen habere göre Georgia’da Biden arayı kapattı ve 917 farkla öne geçti. Burada çok ciddi bir kavganın çıkacağı belli. Olay iki gün önce söylediğimiz gibi karakolda bitecek. Sokaklarda her iki tarafın da destekçileri gösteriler yapıyor. Bunun sokağa taşma ihtimali de var vs.. Trump öncelikle kaybettiği yerlerde yargıya başvuruyor. Ve yargıdan da hemen hemen hepsi için başvurularına ret cevabı alıyor. Bunun üzerine en son yaptığı açıklamada bu olaya Yüksek Mahkeme’nin –bizdeki Anayasa Mahkemesi’ne denk gelen– onun karar vermesini istedi. Biliyoruz ki burada çoğunluk Trump yanlısı yargıçlarda; hatta seçime bir hafta kala, hayatını kaybeden bir yargıcın yerine kendi yanlısı bir kadın yargıcı iş başına getirmişti. Yüksek Mahkeme’nin karar vermesini istiyor ve buradan kendi lehine bir karar çıkmasını umuyor. Ama Yüksek Mahkeme’ye gitme ihtimali olmayacak gibi. Olsa da buradan onun istediği bir kararın çıkıp çıkmayacağı hayli tartışmalı. Ama burada da görüyoruz; bizdeki Yüksek Seçim Kurulu gibi Trump da umudunu buraya bağlamış durumda. Tabii ki şöyle bir fark var: Seçimin tekrarlanmasını değil kendisine verilmesini istiyor. Buradaki kriterlerinde yasal oyların kendisini açık ara kazandırdığını söylüyor. Tabii ki kendisine de, “Yasal olan oy, yasal olmayan oy diye bir şey yok” tepkileri geliyor. Bu açıklamayı yaptığı sırada birçok medya kuruluşu canlı yayında Trump’ın sözlerini kesip bu sözlerinin hiçbir karşılığı olmadığını söylemek durumunda kaldılar televizyonlarında. Mesela New York Times Trump’ın açıklamalarıyla ilgili yayınlarını, “Trump yalan söylüyor” başlığı ile veriyor. “Hiçbir mesneti olmayan suçlamalar yapıyor” başlığı ile veriyor. Ve şimdiden çok ciddi bir kapışma var. Bu anlamda bu yayının başlığına dönecek olursak, “Biz bu filmi görmüştük”, ama film bizdekinden farklı seyrediyor, onu da kabul etmek lâzım. Amerikan sinemasını bilenler bilir; A serisi B serisi polisiyeler vardı. Bizdeki birazcık B serisi, hatta biraz daha alt seviyede seyretti. Oradaki film biraz daha üst seviyede seyrediyor; çünkü aktörler eşit güçte; belki de iktidarı elinde tutmayan aktörlerin bayağı bir gücü var. İktidara sahip olan her şeyi yapamıyor. Ânında dediği olmuyor. Trump’ın sıklıkla, kimi zaman oğlu kimi zaman yakın çevresindeki insanların da sıklıkla bu durumu kendilerine hile yapıldığı, oyları çalındığı iddiasıyla yargıya, yargı olmasa da kendi destekçilerine hitap ettiklerini ve bir tür iç çatışmanın zeminini yokladıklarını da görüyoruz — ki bu da benzer bir olay. Türkiye’de de değişik dönemlerde hayata geçmişti.

Buradaki benzerlik nasıl bir benzerlik? Burada aslında kimse kimseden kopya çekmiyor. Bu dünyanın değişik yerlerinde –tabii ki ülkelerin nüfus yapılarına, kültürel ve coğrafi özelliklerine göre değişiyor ama– son dönemde dünyanın hemen hemen her yerinde benzer tutumların alındığını görüyoruz. Popülizm diye adlandırılan bir akım var — özellikle sağ popülizm. Bunlar üç aşağı beş yukarı birçok davranışlarını benzer yapıyorlar. Kopya çekmeye gerek yok dedim; çünkü bir refleks olarak zaten yaklaşım bu. Ve hakikat sonrası çağ dediğimiz çağda bu pekâlâ mümkün oluyor. Ve burada en önemli rolü de sosyal medya üstleniyor. Sosyal medya gerçekten bu konuda birçok şeyi değiştirdi. Trump’ın da uzun bir zamandır özellikle twitter üzerinden kendini ifade etmesi zaten bunu gösteriyordu. Fakat bir süredir biliyoruz; twitter da kendisini engellemeye, sınırlamaya başladı; onun üzerine de Trump twitter’ı en son attığı bir tweet ile –bu da işin ilginç bir yani tabii– twitter’ı attığı tweet ile tehdit etti. 

Şimdi, New York’ta hocalık yapan sosyolog Mücahit Bilici’nin daha yeni bir yazısı çıktı: “Trump’ın başarısı ne anlama geliyor?” diye çok iyi bir yazı. Ama tartışma gerektiren bir yazı. O, Trump kaybetse bile aslında bir başarı gösterdiğini söylüyor ve bunun sadece ABD’ye özgü olmadığını söylüyor. Dünya çapında bir olgu olduğunu söylüyor ve kabaca “eğitimliler” ile “eğitimli olmayanlar” ya da “eğitimi ve bilimi öncelemeyenler” arasında bir saflaşmadan bahsediyor. Ve bu anlamda Trump’ın kendisi gitse bile, kendisi kaybetse bile, onun yaklaşımının egemenliğini sürdüreceğini vurguluyor. Yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Bunu söyleyen çok kişi oldu. Bizim Medyascope yayınlarında da söyleyen çok kişi oldu. Trump gitse bile Trumpizm yaşayacak. Evet, bu ilk bakışta doğru. Türkiye’de de benzer şeyler söyleniyor. Erdoğan gitse bile “Erdoğanizm” ya da “Reisçilik” yaşayacak diyenler var. Ama ben ona çok emin değilim. Dönem dönem birtakım isimler toplumda var olan birtakım dinamikleri, refleksleri, kaygıları harekete geçirip onları seferber edebiliyorlar. Onları kendi iktidarlarına payanda yapabiliyorlar. Ama bunu o kadar kendileri üzerinden kurguluyorlar ki, kendileri aradan çekildiği zaman aynı olayın bir başka kişi tarafından ya da kişiler tarafından yürütülmesi bence pek kolay olmuyor, olmayacak. Özellikle Türkiye örneğini bire bir vermenin çok da sahici olduğunu sanmıyorum. Çünkü Erdoğan’ın iktidara gelmesi aslında Erdoğan’ın iktidara gelmesi değildi. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesiydi ve oradaki arayış, orada onu iktidara getirip destekleyenlerin ve kadrolarının arayışı ile 2016’da Trump’ı iktidara getirenlerin arayışı bence aynı değildi. Ve 2016’daki Trump’la 2002 sonundaki Erdoğan hele hele hiç aynı değildi. Erdoğan zaman içerisinde iktidarı tekeline alarak kendi tabanını kendisi ile beraber dönüştürdü. Trump da var olan hazır bir şeyin üzerine kendisini katarak onu dönüştürdü. Ama daha ilk seçimde, yani tekrarlanan seçimde başarılı olamaması, aslında Trump’ın projesinin baştan kaybetmeye mahkûm olduğunu bize gösteriyor. 

Birçok kişi koronavirüs etkisi olduğunu söylüyor olabilir. Ama yine birtakım çalışmalarda yapılan ilk değerlendirmelerde koronavirüsten en sert şekilde etkilenen bölgelerde Trump’ın ciddi bir oy kaybına uğramadığı gösteriliyor. Burada başka bir şey olduğu kanısındayım. Trump’ın vermek istediği, sunmak istediği yaklaşım toplumun belli kesimlerini harekete geçirmiş olabilir, evet, bunlar, özellikle ellerinden ülkelerinin kaydığını, değerlerinin kaydığını düşünen kişiler olabilir. Mücahit Bilici özellikle bunun altını çiziyor. Olabilir. Ama bir yerden sonra Trump’ın bütün gücüne ve imkânlarına rağmen ikinci kez seçimi kazanamaması ve kazanamayacağını belli ki çok önceden aylar öncesinden anladı ki o aylar öncesinden bu postayla oylara vs. karşı seçimin kendisinden çalınacağı uyarılarını ya da tahminlerini aylar öncesinden yapmaya başlamıştı. Çünkü kaybettiğini kaybedeceğini anlamıştı. Birtakım şeylerin artık kontrolünden çıkmakta olduğunu anlamıştı. Ve ne yapıyor şimdi? Bir hırsızlıktan bahsediyor. Birtakım güçlere atıfta bulunuyor. Tabii o pek “dış güçler” diyemiyor; ama içerideki birtakım güçlere, kendisinin çok kullandığı, belki Türkiye’den ödünç alınan “derin devlet”e atıfta bulunuyor. Ve kendisine bir komplo yapıldığını söylüyor. Ama artık çok fazla bir şansının kalacağını sanmıyorum. 

Sürekli haritaya bakıyorum ve haritada açıldıkça oylar Trump’ın kaybetmekte olduğunu görüyoruz — ki Pennsylvania’da bir ara 13-14 puan öndeydi, şu anda galiba 20 bine yakın oyla önde Trump ve muhtemelen orayı da kaybedecek. Zaten orayı kaybetmesi halinde seçim, Georgia da olmasa, Nevada ve Arizona da olmasa, Biden tarafından kazanılmış olacak. Aslında Trump Amerika Birleşik Devletleri’nin kaderi değildi; burada bir yanlış yapıldığı kanısındayım. Trump tabii ki ABD’nin içerisinden çıktı, onun birtakım damarlarına hitap ediyordu; ama bir yerden sonra da, şu âna kadar mesela benim hayatta gördüğüm ABD başkanları içerisinde en düşük düzeyli, her anlamda Cumhuriyetçi Partili başkanları söylüyorum –baba Bush, oğul Bush ya da Reagan’ı da gördük başkalarını da gördük– onlara kıyasla, hepsine kıyasla çok farklı, değişik ve aslında niteliksiz birisiydi. Bu anlamıyla ABD’nin bir şeyine karşılık geliyor olabilir. Ancak anladığım kadarıyla bu seçimi kaybetmesinde kendi destek aldığı Cumhuriyetçi Parti’nin tabanında da çok ciddi rahatsızlıkların olduğu gözüküyor; yani bir yere kadar insanlar bazı şeyleri talep edebiliyorlar, ama bir yerden sonra onu taşımaya artık daha fazla katlanamıyorlar. Orada bir defter kapanıyor. Öyle gözüküyor. Bu defterin kapanmaması için elinden geleni yapacak, o da anlaşılıyor. Ama elinden çok fazla bir şey gelir mi çok emin değilim. ABD bir iç savaş’vâri bir ortama sürüklenir mi? Bir ihtimal olarak hep var. Ama yine de çok emin değilim; sanmıyorum anlamında söyleyeyim. İhtimal olmakla birlikte. 

Ve Trump gittikten sonra Trumpizm sürer mi? Onu hiç sanmıyorum. Trump gittikten sonra etkisi kalkacak ve Cumhuriyetçi Parti içerisindeki değişik kanatlar yeni bir şey söylemenin yollarını arayacaklar ve kendi içlerinden çok ciddi bir şekilde sonraki seçimin başkan adayının kim olduğunu tartışmaya başlayacaklar. Ve Trump’ın bir dahaki seçenek olarak masada olacağını sanmıyorum. Birçoklarının düşündüğünün aksine, Trump’la beraber Trumpizm’in de büyük ölçüde etkisini kaybedeceğini ve dünkü yayında da söylediğim gibi bunun dünyadaki benzer hareketleri de çok ciddi olarak olumsuz bir şekilde etkileyeceğini düşünüyorum. Tabii ki bu kolay kolay kapanacak bir defter değil. Biden’ın gelmesiyle beraber tüm dünyada bir demokrasi rüzgârı eseceğini düşünmek de alabildiğine bir saflık olur. Ama Trump’ın devrinin kapanmasıyla beraber –henüz netleşmedi, ama öyle gözüküyor– en azından bir ölçüde demokrasi ve çoğulculuk yanlılarının, temel hak ve özgürlükler, insan hakları evrensel beyannamesine inananların –en azından diyelim, öyle bir genelleme yapalım– onların bir ölçüde derin bir nefes alacaklarını tahmin ediyorum. Sonuçta hayırlı bir şey olacak. Trump’ın gitmesinden dolayı üzülenlerin üzüntülerinde haklı olduklarını düşünüyorum. Çünkü ABD’de Trump’ın bütün çamura yatmalara rağmen iktidarını koruyamaması ihtimali onların da ilerideki benzer senaryolarda ellerini gerçekten güçleştirecek.

Şunu söylemek istiyorum: Türkiye’de AKP ve Erdoğan tartışmalarında çok sık ortaya atılan bir soru vardır. “Seçimi kaybederse gider mi?” diye bir soru. Ben hep bu sorunun sorulmasının bile yanlış olduğunu savunanlardanım. Böyle bir soru üzerinden polemik yapmanın aslında bu olayı meşrulaştırmak anlamına geleceğini düşünüyorum. Yani böyle bir şeyi konuştuğunuz anda bunu meşrulaştırmış olursunuz. Bunu Türkiye’de yapmaktan en azından benim gibi bazı insanlar imtina ederken, ABD gibi bir ülke aylardır bunu konuşuyor. Bu da açıkçası dünyanın geldiği hazin durumu bizlere gösteriyor. Bunun bir anlamda ABD’de gündeme gelmiş olması hayırlara vesile olacak gibi bence. “Trump kaybederse gider mi? Direnir mi? Gitmemek için elinden geleni yapar mı?” sorularının ardından, Trump’ın kaybetmesi ve de gitmek zorunda kalması hâlinde –gidişatın o yönde olacağı kanısındayım, hem tahmin ediyorum hem de umuyorum– o zaman bu soru büyük ölçüde artık dünyanın birçok yerinde, bizim ülkemizde de geçerliliğini yitirecektir. Orası bu abes sorunun cevabı anlamında emsal teşkil edecektir. Tabii bu arada öteki senaryoyu da düşünecek olursak. Trump kaybetmesine rağmen ne yapıp ne edip iktidarda kalırsa, o zaman hepimiz o filme bakıp kendi filmimizin ne kadar kötü bir sonla sonuçlanacağını düşünüp, iyice benim hiç istemediğim, direndiğim karamsarlar saflarına katılmamız söz konusu olabilir. Ama böyle olacağını sanmıyorum. Saat 16.00’da Kemal Can ile “Haftaya Bakış”ta bu konuyu yine konuşacağız. Daha çok Kemal’in konuşmasını isteyeceğim. Onun dışında depremi ve de kıdem tazminatlarının devlet eliyle gasp edilmesi girişimini de konuşacağız. Onu da duyurmuş olayım. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus