Gomaşinen (12): 15-20 Kasım 2003 El Kaide’nin İstanbul saldırıları

Gazetecilik anılarımın 12. bölümünde, 17 yıl önce 15 Kasım 2003’te İstanbul Şişli’deki Bet İsrael ve Beyoğlu’ndaki Neve Şalom sinagoglarına; 20 Kasım 2003’te de yine İstanbul’da Beyoğlu’ndaki Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosluğu ile Levent’teki HSBC Genel Merkezi binasına kamyonetlerle yapılan intihar saldırılarını anlattım. Toplam 59 kişinin ölüp 800’e yakın kişinin yaralandığı bu saldırılar El Kaide tarafından üstlenildi. Gerek saldırılar öncesi, gerekse sonrasında, devlet, toplum ve medya El Kaide gerçeğiyle yüzleşmeye yanaşmadı ve yıllar sonra benzer durum IŞİD saldırıları sırasında da tekrar etti.

Saldırılar sonrası yazdıklarım:

16 Kasım 2003: El Kaide niye Türkiye’yi hedef seçti?

17 Kasım 2003: Bu terör başka terör

21 Kasım 2003: El Kaide Türkiye’yi neden pas geçsin?

22 Kasım 2003: El Kaide hakkında yanlış bildiğimiz on şey

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

35 yıllık gazeteciyim. Türkçe’nin dışında Fransızca ve İngilizceyi anlayabiliyorum, konuşabiliyorum, yazabiliyorum da. Ama kendi anadilim olan Lazcayı bilmiyorum. Birkaç kelimeden ibaret bir Lazca bilgim var. Bu da benim hayattaki en büyük ukdelerimden birisi. Bu nedenle 35 yıllık gazetecilik hayatımdan kesitleri aktarmayı hedeflediğim bu podcast dizisinin başlığını “Gomaşinen” olarak seçtim; yani: “Hatırlıyorum…”

Merhaba. İyi günler. “Gomaşinen”in 12. bölümünde, tam 17 yıl önceye gidiyoruz ve İstanbul’da yaşanan dört ayrı terör saldırısını hatırlamaya çalışıyoruz. Bunlar 15 Kasım 2003’te, sabah 9.30’da İstanbul Şişli’de Beth İsrael, ondan 4 dakika sonra 9:34’te Beyoğlu’ndaki Neva Şalom sinagoglarına yapılan, kamyonetle yapılan intihar saldırıları. Bundan beş gün sonra da yani 20 Kasım’da, saat 10.55’te İstanbul Beyoğlu’ndaki Birleşik Krallık Başkonsolosluğu’na ve ondan 5 dakika sonra da Levent’te HSBC bankasının Genel Müdürlüğü’ne yapılan iki ayrı, yine kamyonetle yapılan intihar saldırıları. Bu dört saldırının sonunda, 59 kişi öldü 750’den fazla kişi yaralandı. Çok büyük bir zâyiat verdi. İnsanların psikolojisini çok ciddî etkiledi ve Türkiye bu saldırılarla gerçek anlamda ilk defa, global İslâmcı terörle karşılaştı, El Kaide terörüyle karşılaştı. Ama ilk andan itibaren bunun bir El Kaide saldırısı olduğuna çok kişi inanmadı. O günü çok iyi hatırlıyorum: Sinagog saldırılarının ardından çok büyük bir şok oldu. Herkes bunun arkasında neyin olduğunu düşünmeye çalıştı. Bulmaya çalıştı. Tabii ki sinagog saldırısı olduğu için, daha önce de Türkiye’de sinagog saldırısı olduğu için ve bunlar esas olarak Filistinli birtakım gruplar tarafından yapıldığı için, ilk akla gelen Filistinliler’di. Ama daha sonra bunun bir İslâmcı örgüt tarafından yapılma ihtimâli de gündeme geldi. Bir süre sonra, ölen iki intihar saldırıcısının isimleri –Mesut Çabuk ve Gökhan Elaltuntaş– ve bu kişilerin Bingöllü oldukları belli oldu. Bingöl olunca da, Bingöl’de Hizbullah örgütü çok güçlü olduğu için, bunun Hizbullah saldırısı olabileceği düşünüldü. O günleri çok iyi hatırlıyorum. Türkiye’ye çok sayıda yabancı gazeteci gelmişti. Ben o sırada hem NTV’ye yorumculuk yapıyordum; ama esas olarak Vatan gazetesinde yazıyordum. Ve ilk günden itibaren, bu saldırının El Kaide tarafından yapılmış olduğunu söyledim. Yani bilerek değil tabii; benim tahminim bunun El Kaide olduğu yönündeydi ve çok kişi benden farklı düşünüyordu. Yabancı gazeteciler de böyle düşünüyordu. Fransız gazeteciler gelmişti mesela. Marc Semo o tarihte Libération’da çalışıyordu, şu anda bir süredir Le Monde’da çalışıyor kendisi. Marc benim çok eski arkadaşımdır. Benimle iddiaya girmişti. Bunun bir Hizbullah saldırısı olduğu yolunda. Ben de ısrarla bunun Hizbullah saldırısı olmadığını, El Kaide olduğunu söyledim. Ama o, başka yabancı gazetecilerle birlikte Bingöl’e kadar gitti ve bu ölen intihar eylemcilerinin izini sürerek Hizbullah’a ulaşacağına sandı. Ama daha sonra bunun El Kaide olduğu ortaya çıktı. Mithat Bereket –ki ne zamandır kendisi rahatsızlığı nedeniyle medyada yok–Türkiye’nin önde gelen televizyon gazetecilerinden birisiydi biliyorsunuz, o tarihte kendisiyle NTV’de birlikte çalışıyorduk. Mithat ile beraber Beyoğlu’ndaki Neva Şalom Sinagogu’nun önünde canlı yayın yaptığımızı hatırlıyorum; hatta onun transkripti, yani deşifresi NTV sitesinde de yayınlanmıştı, ona tekrar baktım. Orada da bunun El Kaide olduğunu, muhtemelen Türk olabileceklerini –daha o tarihte, biz yayın yaptığımız zaman kimlikler saptanmamıştı– Türk olabileceklerini, en azından eylemcileri yabancı olsa bile Türkler’in buraya lojistik anlamda destek vermiş olduklarını tahmin ettiğimi söyledim. Ve buna gerekçe olarak da Türkiye’de çok sayıda kişinin başta Afganistan olmak üzere, cihad bölgelerine gittikleri, savaştıkları, kimisinin öldüğünü, kimisinin yaralandığını, kimisinin de devam ettiğini ve bunların önemli bir kısmının El Kaide’yle bir şekilde irtibata geçtiklerini söylemiştim; ama dediğim gibi bu noktada çok da benim gibi düşünen kimse yoktu. O tarihte, 15 Kasım saldırısının ardından, daha henüz 20 Kasım saldırısı olmamışken, Mithat da bana yeni saldırı olup olamayacağını sormuştu. Çok zor bir soru tabii bu; ama genellikle kamuoyunda şöyle bir eğilim vardı: El Kaide dünya çapında terör saldırıları yapıyor. İslâm dünyasında da, Endonezya’da, Suudi Arabistan’da, Tunus’ta yaptı, Batı ülkelerinde yaptı. Biz de sıramızı iki sinagogla savdık gibi bir yaklaşım vardı. Bu çok yanlıştı ve özellikle de olayı göz ardı etme yaklaşımının, bir an önce bundan kurtulma isteğinin dışavurumuydu. Zaten bu tür terör saldırılarında, özellikle İslâmcı örgütler yapılan terör saldırılarında, çok ilginç bir kamuoyu tepkisi var. AKP iktidarı döneminde olmasıyla da alâkalı olabilir. İnsanlar bunu bir an önce unutmak istiyorlar, üzerini kapatmak istiyorlar. Çok fazla konuşmak istemiyorlar. Yaşanan şoka rağmen, insanların çok konuşmak istemediği bir şey. Mesela şu anda yaptığım “Gomaşinen”in de aynı şekilde, çok büyük bir ilgi göreceğini sanmıyorum; ama tarihe kayıt düşmek için yine de bunu yapma ihtiyacı hissettim. Mithat’la yaptığımız bir yayında bu yaklaşımların yanlış olduğunu söylemiştim; pekâlâ böyle yeni saldırıların olabileceğini söylemiştim. Ama esas ilginç olan olay şu oldu: O tarihlerde Cine 5 televizyonu vardı, artık yok. Cine 5 şifreli olarak maç yayınlayan bir televizyon kanalıydı ve az sayıda da başka program yapardı. O programlardan birini Murat Birsel yapıyordu — Murat Birsel ve yanında yanılmıyorsam Tunahan Tekelioğlu, bir kadın bir erkek sunucu vardı. Ve peş peşe, kısa kısa notlar alıyordu. Programın adını şu an hatırlayamıyorum; ama genellikle şarkıcılar, oyuncular, daha popüler kültürün insanlarını çıkarıyorlardı. Beni de çağırdılar oraya — tam 15 Kasım saldırısının ardından. Aslında çok ilginç bir şeydi. Yani siyasî konulara girilmeyen bir programdı. Ama işte, saldırının etkisiyle çağırdılar. Ben de kendilerini tanıdığım için kabul ettim. Hiç unutmuyorum, benden önce merhum Gülriz Sururi vardı. Benden sonra kim vardı bilmiyorum. Ben de orada bir 5 dakika stüdyoda, 5-10 dakika oturdum. Aynı muhabbet burada da oldu. Bir popüler kültür yayınında siyaset konuşuyorsunuz. Zaten gergin bir olay, zaten yani insanı geren bir olay, gerilim yaratıcı bir olay. İşte, yayının bir yerinde Murat bana, “Yeni saldırı olur mu?” diye sordu, ama hayır cevabını bekliyordu. Ben de cevap vermek istemedim. Dedim ki: “Bu soru kötü bir soru, konuşmaya gerek yok” falan. O da bir acar gazetecilik yapıp üstüme geldi, ben de, nereden şey olduysa, yani normalde söylememem lâzımdı. Ama bir şekilde, “Evet, bekliyorum” dedim; ama bunu aslında söylememem lâzımdı. Hem saldırı bekliyor olduğunuzu söylemenin bir anlamı yok, yani bu iyi bir şey değil, hem de yanılma ihtimâli çok büyük. Yani normalde, ikinci bir saldırı olmaması gerekiyordu; ama ben bir şekilde söyledim. Sonra maalesef 20 Kasım saldırıları oldu. 20 Kasım saldırısı sırasında işin ilginç yanı, ben o sırada, saat 10.55’te İstanbul’daki yani Beyoğlu’ndaki İstanbul Başkonsolosluğu’na yapılan saldırıda ben o sırada, Beyoğlu’nda Metis Yayınları’nda editörlük yapıyordum. Üçe bölünmüştüm yani: Vatan gazetesi, NTV ve Metis — üçünde de ofisim vardı. Metis’te üst katta, küçük bir odam vardı. Oradaydım. Allah’ın işi diyelim. Bombayı duyduk ve İngiliz Başkonsolosluğu bu bizim Galatasaray Lisesi’ne yakın bir yerde, insanlar koşarak Taksim’e doğru gidiyordu. Ben de tam tersine Taksim’den Galatasaray’a doğru, Başkonsolosluğa doğru koşmaya başladım. Ama baktım ki iş ciddi. Mecburen ben de dönmek zorunda kaldım. Ondan sonra ardından, diğer haber geldi. Diğer haber de Levent’teki HSBC saldırısı, çok şok edici bir şeydi. Yine aynı yöntemle yapılmıştı. Yine kamyonetlerle girilmişti buralara. İngiliz Başkonsolosluğu’na yapılan saldırıda, Başkonsolos’un kendisi de hayatını kaybetti. Bunu yapanlar da İlyas Kuncak ve Feridun Uğurlu adında iki kişiydi. Ve bunlar Bingöllü değildi. Yani Hizbullah teorisi zaten o âna kadar bir ölçüde çökmüştü, çünkü El Kaide bunu bir şekilde üstlenmişti: Hafız El Ebu Hafsa el-Mısrî Tugayları, bu El Kaide’nin Mısırlı bir komutanı, öldürülmüş bir komutanın adını taşıyan bir grup, onlar üstlenmişlerdi. Ama birçok kişi hâlâ bunun doğru olduğunu düşünmüyordu. Hâlâ düşünmeyen de vardır. Ya da El Kaide’nin aslında bağımsız bir örgüt olduğunu düşünmeyenler de vardır. Her neyse, ben o tarihte gerek Vatan’da yazdığım yazılarda gerekse NTV’de yaptığım yorumlarda, bu olayların neden El Kaide olduğunu, Türkiye’de El Kaide’nin altyapısının var olduğunu, özellikle Afganistan, Çeçenistan gibi yerlere savaşmaya gidenlerden geriye dönenlerin ne yaptığının devletin çok fazla umurunda olmadığını vs. anlatan yorumlar yaptım. Bu arada tabii ilginç bir şey oldu. Beni Cine 5’ten aradılar ve dediler ki: “Ya, sen bizim yayında, ikinci saldırının olacağını bilmiştin. Bu akşam gel, yeni bir yayın yapalım. Orada tekrar kaldığımız yerden devam edelim.” Neye uğradığımı şaşırdım. Dedim: “Siz deli misiniz? Bu iyi bir şey değil”. Yani ben şimdi kalkacağım geleceğim size. Tabii bunu 17 yıl sonra anlatmanın bir anlamı olabilir, ama o tarihte hakikaten çok ürkütücü bir şeydi. Yani bunu biliyor olmak. Bir kere şunu söyleyeyim, tekrar söyleyeyim: Bir şey bildiğim yoktu. Akıl yürütüyordum; yani bir istihbarat almamıştım — zaten bu istihbarat nasıl alınabilir ki? Ama akıl yürütmeydi. Ve tuttu; yani pekâlâ tutmama ihtimali yüksekti. Tutmamasını da tercih ederdim. Ama orada insanların, “1) El Kaide Türkiye’ye niye saldırırsın? 2) Hadi bir kere saldırdı, ikinci kere niye saldırsın?” yaklaşımlarındaki lakaytlıktan, aslında gerçeklerle yüzleşmekten kaçma hâlinden duyduğum rahatsızlığı dile getirdim. Bir de Türkiye’de bu işten sorumlu olan çevrelerin bu olayı çok da fazla ciddiye almadıklarını, önemsemediklerini görüyordum. El Kaide’yi hep Batı’nın bir meselesi olarak gördüler. Ayrıca şunu da özellikle vurgulamak lâzım. Bu saldırıdan önce El Kaide’nin bu tür saldırılarının en önemli meşru zemini, kendi kafalarına göre Afganistan ve Irak’ta Batı’nın yaptıkları: Afganistan’ı ve Irak’ı işgal etmesi. Halbuki, Türkiye 1 Mart 2003 Tezkeresi ile Irak’a asker göndermeyi ve kendi topraklarını Amerikan askerlerine açmayı reddetmiş bir ülkeydi. Dünyada bunu yapan az ülkeden birisiydi. Ama buna rağmen El Kaide Türkiye’yi pekâlâ hedef olarak aldı. Hedefler tabii baktığımız zaman, iki sinagog, bir İngiliz Başkonsolosluğu, bir diğeri de İngiliz bankası. Yani hedefler Türk değil. Diyebilirsiniz ki birçok kişi kendini böyle avutmaya çalıştı. Yani: “Tamam, İstanbul’a saldırdılar, ama saldırdıkları yerler biz değiliz”. Ama ölenlerin büyük bir çoğunluğu zaten Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı ve bütün bu binalar, bütün bu ibadethaneler, bankalar, başkonsolosluk Türkiye’ye emanet edilmiş yerlerdi. Sonuçta bu Türkiye’ye yapılmış bir saldırıydı; ama bunu kabul etmeme konusunda çok büyük bir direnç vardı. Maalesef böyle bir şey vardı. Ve bu uzun bir süre sürdü. Yakın zamandaki IŞİD saldırılarında da bunun büyük ölçüde böyle olduğunu gördük. IŞİD’in daha önceki yaptığı Suruç, Ankara ya da Diyarbakır’da HDP mitingine yapılan saldırı –ki HDP mitingine yapılan saldırı sırasında ben de o mitingdeydim; “Gomaşinen”in ilerideki bir bölümünde onu ayrıca anlatmak istiyorum; orada bizzat tanıktım olaya– bunların hepsi, “İşte, Kürtler’e saldırdılar, solculara saldırdılar” diye geçiştirildi. Bütün Türkiye’ye yapılmış saldırılar olarak alınmadı. Ama ne zaman ki Atatürk Havalimanı’na saldırınca, önce El Kaide’cilerin sonra da IŞİD’lilerin öyle bir ayrım gözetmedikleri ortaya çıktı. Bu da öyle bir saldırıydı. Türkiye bu 15-20 Kasım 2003 saldırılarından bence hiç ama hiçbir ders çıkarmadı. Unuttuk, unutmayı tercih ettik. Şimdi de ben mesela 17 yıl sonra, hâlâ bunları anlatırken insanların bir kısmının şöyle diyeceğini biliyorum: “Ya, zaten El Kaide mi var? El Kaide mi vardı? El Kaide mi kaldı? İşte oldu bitti tamam. Ne yapalım? Önümüze bakalım” gibi yaklaşımlar çok olacaktır. O tarihte de olmuştu. Katıldığım birçok televizyon tartışma programlarını hatırlıyorum. İnsanlara El Kaide’yi kabul ettirmenin imkânı yoktu. El Kaide’nin yaptığını kabul ettirmenin imkânı yoktu. Kabul edenlerin de, El Kaide’nin kendi başına hareket eden bir örgüt olduğunu kabul etmeye hiçbir şekilde niyeti yoktu. O tarihlerden geriye kalan hep acı şeyler tabii, kötü şeyler. İyi bir şey hatırlıyorum: Demin bahsettiğim, ilk saldırının ardından gelen yabancı gazetecilerden, mesela arkadaşım Marc Semo’ya o kadar anlattım, ama o Hizbullah sandı. O sırada Le Monde adına gelen Nicolas Bourcier genç bir gazeteci, benden gençti; yani şu anda yaşı çok da genç değil, ama Nicolas Bourcier ile ilk defa orada tanıştık. Benimle Le Monde adına bir röportaj yaptı, kısa bir röportaj. Benim El Kaide tezimi doğru kabul etti ve “Üç Soru” diye bir kısa röportaj yaptı. Ben ona neden El Kaide olduğunu, El Kaide’nin Türkiye’yi neden hedef aldığını vs. anlattım. O Le Monde’da çıktı ve orada yazılanların hepsi doğru çıktı. Dolayısıyla hem Nicolas Bourcier –aslında Nicolas, çünkü o röportajdan sonra bayağı arkadaş olduk. Hâlâ görüşürüz ederiz–, hem Nicolas hem de benim için iyi bir deneyim oldu. Ama riskli bir olaydı. O tarihte bunun El Kaide olduğunu baştan görüp söyleyebilmek. Çünkü yanılma payı çok ciddi bir şekilde vardı ve insanlar yanılmak istiyordu. O tarihte Türkiye’de görevli olan, bu işlerle ilgili olan güvenlik teşkilatının da çok ciddi bir sınav verdiğini ve sınavda başarısız olduğunu söylemek lâzım. Çünkü saldırıları engelleyemediler. Bir şekilde engellenmesi lâzımdı. Bunun yapılamıyor olması lâzımdı. Ama o tarihte de –iyi biliyorum, birçoklarıyla tartışmışlığımız da var– böyle bir saldırıyı beklemiyorlardı. El Kaide’nin Türkiye’yi hedef alabileceğini beklemiyorlardı. Ve sonra yanıldıklarını çok kötü bir şekilde anladılar. 15-20 Kasım 2003’teki El Kaide saldırıları ilk değildi; son da olmadı, ama çok önemli bir dönüm noktası oldu. Benim gazetecilik hayatımda da hep hatırladığım, en tedirgin edici, gerginlik yaratıcı, gerilimli dönemlerden birisiydi. Ama orada şunu çok iyi gördüm: Genel kamuoyunun inandığı, inanmak istediği ve sizi de oraya zorladığı yerlerde, eleştirel olduğunuz zaman, sorgulayıcı olduğunuz zaman, küçük ipuçlarından hareketle insanların beklemediği, istemediği şeyleri söylemeye biraz cesaret edebildiğiniz zaman, işinizi lâyıkıyla yapıyorsunuz demektir. Tabii benim şöyle bir bahtsızlığım var. Benim çalıştığım konular genellikle böyle sert konular. Buralarda söylediğiniz şeyler doğru da olsa yanlış da olsa insanların çok fazla duymak istedikleri şeyler değil. El Kaide bunlardan birisi, IŞİD bunlardan birisi. Mesela Medyascope’ta son dönemde, biliyorum, bu konularda yaptığım değerlendirmelere insanlar çok fazla îtibar etmiyorlar. Îtibar etmiyorlar dediğim, söylediklerime katılıp katılmama anlamında değil; çok fazla izlemiyorlar da, dinlemiyorlar da. Ama şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Medyascope’un mottosu olan, “çünkü özgür” sloganında özgürlük vurgusunu, özellikle reyting açısından benimsiyoruz. Yani reytingi yüksek olsun diye, kendimizi insanların çok dinlemek istedikleri şeyleri yapmaya şartlandırmıyoruz. Bu tür konular da insanların çok fazla dinlemek istemediği konular, ama çok önemli konular. Ne kadar az insan dinlerse dinlesin, izlerse izlesin, bunlar önemli olduğu ölçüde benim açımdan, benim gazetecilik perspektifimden hep önemli bir yer tutacak. Tabii hatırlıyorum, yıllar önce Nokta’da gazeteciliğe başladığımda, benimle beraber gazeteciliğe başlayan birçok arkadaşımız başka başka alanlar tercih ettiler. Büyük bir kısmı gazeteciliği sürdürmüyor. Ama genellikle soft yani yumuşak konularla uğraştılar. Benim böyle bir kaderim var. Kendim seçtim bu kaderi, sert konuları. İnsanların çok da fazla duymak istemediği konuları seçtim. Bunlar zor, yorucu ve aslında nasıl söyleyeyim, insanları da çok memnun eden şeyler değil. Yani hep şey derim; ben artık çıkmıyorum televizyonlara, ama eskiden onu derdim: Eğer ben televizyonlara çıkıyorsam bilin ki işler iyi gitmiyordur. Bilin ki kötü bir şeyler oluyordur. Evet, şimdi televizyonlara çıkmıyorum, ama bir zamanlar öyleydi. Benim gazeteciliğim de böyle zor, zor demeyeyim de, kötü, tekinsiz konuların gazetecisi olarak böyle bir mesleği icra etmiş oldum. Evet, bu tür terör saldırılarını umarım bir daha yaşamayız. Umarım bir daha haberini yapmayız. Bir daha yorumlamayız, diyeceğim ama, yapmak zorunda kalacağımıza da eminim maalesef. 

 Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus