Bülent Arınç’ın “gör” dediği

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Bülent Arınç’ın dün akşam Habertürk’te söyledikleri sadece kişisel görüşleri mi, yoksa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bilgisi dahilindeki yeni bir sürecin işaretleri mi?

Yayına hazırlayan: Yusuf Said Akcakaya

Merhaba, iyi günler. Bugün Kemal Can ile yapacağımız “Haftaya Bakış”ta da bu konuları ele alacağız. Ben, önceden, Bülent Arınç’ın söyledikleri üzerine kendi başıma bir şeyler söyleme ihtiyacı hissettim. Zira Bülent Arınç çok eskiden beri tanıdığım bir siyasetçi. Kimi zaman çok fevrî ve kişisel konuşur. Kimi zaman bir şeylerin sözcülüğünü yapar ve hâlâ gündem belirleme gücü olan bir kişi. 

Dün gece Habertürk‘te konuk olduğu yayında söylediklerinin de çok önemli olduğunu ve bir şeyleri gösterdiğini düşünüyorum. Yani bunu Bülent Arınç’ın kişisel olarak bir iç dökmesi olarak görenler olabilir, ama bence bunun ötesinde bir olay yaşıyor Türkiye. 

Çok ilginç bir noktadayız. İktidarın içerisinde ve çevresinde çok ciddi tartışmalar, rekabetler ve çatışmalar var. Nitekim Bülent Arınç’ın dün akşamki sözlerinin ardından bugün Melih Gökçek, Metin Kırık gibi isimler hemen ortaya çıktılar ve Bülent Arınç aleyhtarı birtakım çıkışlar yaptılar. Onu yalnızlaştırmaya çalışıyorlar bir anlamda. Özellikle Melih Gökçek’in söylediklerine bakarsanız, diyor ki: “Cumhurbaşkanı Erdoğan böyle düşünmüyor”. O da yakında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmüş olduğu için belki, Erdoğan başka şeyler söylemiş olabilir. 

Ama benim öğrendiğim kadarıyla, güvendiğim kaynaklarla yaptığım sohbetlerden edindiğim izlenim, Bülent Arınç’ın bu sözleri bir şekilde Tayyip Erdoğan’ın bilgisi dahilinde olmayabilir ya da onun teşvikiyle olmayabilir, ama onunla uyumlu bir şekilde yaptığı ya da yapmaya çalıştığı. Sonuçta onun dile getirdiği, özellikle hukukla ilgili dile getirdiği noktalar, Erdoğan’ın şu aşamada gelmiş olduğu nokta ile aynı deniyor. 

Erdoğan bu noktaya isteyerek mi geldi? Çok emin değilim. Ama mecburiyetten, en azından mecburiyetten geldiği kanısındayım. O da artık şu anlama geliyor: Bu gemi gitmiyor, bu gemiyi daha fazla sürdürmenin imkânı yok. Erdoğan’ın tek başına iktidarını sürdürmesinin artık bir imkânı kalmadı. MHP ile kurulmuş olan ittifak bunu sürdürmeye yetmiyor. Dolayısıyla, Cumhur İttifakı’nın sonu iyice yaklaştı. 

Bülent Arınç’ın söyledikleri… ki Bülent Arınç yalnız değil; Cemil Çiçek de bir şeyler söyledi, İhsan Aslan da. Bunlar Erdoğan’ın yakın çevresinde kalan, eskiden beri yanında olup hâlâ yanında kalan az sayıdaki insanlardan örnekler. Biliyoruz, büyük bir kısmı ayrıldı, ayrı partiler kurdular ya da siyasetten uzaklaştılar. Erdoğan’ın AKP’nin başından beri, hatta Refah Partisi içerisindeki Yenilikçi Hareket de dahil, birlikte hareket ettiği isimlerden çok az kişi kaldı etrafında. O kişiler de kendisini şimdi doğrudan, dolaylı ya da İhsan Arslan gibi kitap yazarak uyarıyorlar. 

Diyorlar ki aslında — benim anladığım Bülent Arınç’ın söylediği şu: “Biz biz olmaktan çıktık. Tekrar biz olmaya çalışalım ve yolumuzu yeniden çizelim”. Gördüğüm kadarıyla da MHP ile artık daha fazla yol yürünemeyeceğini, Kürt sorununun inkârı ile daha fazla yola devam edemeyeceklerini, Batı’yla daha fazla kavga ederek yola devam edemeyeceklerini Erdoğan’a bir şekilde hatırlatıyorlar. Hatırlatmanın ötesinde, anladığım kadarıyla Erdoğan’la yaptığı birtakım görüşmelerden de, onun da bu durumu bu çıkmazdan kurtarmak için birtakım arayışlar içerisinde olduğunu görüyorlar. 

Şimdi başkaları da –sosyal medyada gözüme çarptı– bu benzetmeyi yapmış. Sabah Güneydoğu’dan –Diyarbakır başta olmak üzere– yeni bir operasyon haberi geldi. Çoğu avukat olan yetmişi aşkın kişinin Demokratik Toplum Kongresi soruşturması kapsamında gözaltına alındığı haberi geldi. Demokratik Toplum Kongresi zaten açıkça yasal olarak faaliyet yürüten bir yapı. Buna yönelik bir operasyon yapıldı. 

Bu bana yıllar önce tam AKP iktidarının çözüm sürecine girerken yine Güneydoğu’da yapılan KCK operasyonlarını hatırlattı. Çok meşhur bir fotoğraf vardır; Kürt hareketinin bir dizi önde gelen ismi –serbest meslek sahibi, avukat, doktor gibi– o fotoğraflarda özel olarak kelepçeli görüntüleriyle servis edilmişti. Devlet içerisindeki paralel yapılanmanın bir göstergesi olarak, işareti ve kanıtı olarak algılanmıştı. Bir yanda Erdoğan bir açılım yapmak isterken, diğer yandan FETÖ’cüler devlet içerisindeki güçlerini kullanarak onu etkisiz kılmaya çalışmışlardı. 

Daha sonra ilginç bir şekilde, Erdoğan yıllar sonra o dönemin FETÖ’cüleri ile aynı çizgiye geldi. Bu sefer o operasyondan çok daha fazlasını seçilmiş belediye başkanlarından milletvekillerine, parti eş başkanlarına yönelik bizzat Erdoğan emretti ve bunlar yapıldı. Şimdi oradan tekrar bir çıkış arayışı sanki söz konusu. Yine birileri çok ciddi operasyonlarla bunun o kadar kolay olmayacağını hatırlattı sanki. 

Bana da o yıllar önceki FETÖ’cülerin yaptığı KCK operasyonunu hatırlatıyor. Baktığımız zaman, aslında yine merkezde Kürt sorunu, HDP ve Selahattin Demirtaş var. Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğuna Bülent Arınç’ın alenen itiraz etmesi ve Selahattin Demirtaş’ın kitabını övmesi, oradan hareketle Kürt sorununun altını kalın bir şekilde çizmiş olması, İhsan Arslan’ın benzer şeyleri söylemiş olması, bize AKP içerisinde bir tartışmanın yeniden başladığını, MHP ile girilen 2015 Haziran seçimlerinden sonra –milat olarak onu alabiliriz– neredeyse beş buçuk yıl süren o dönemin artık kapatılması gerektiği yolunda birtakım uyarıların, çağrıların gelmesi bunu gösteriyor. Belki de Erdoğan’ın bilgisi dahilinde kamuoyu oluşturma çalışmaları söz konusu. 

Bu olabilir mi? Birçok açıdan çok zor. Öncelikle kurulmuş olan bu ittifakı bozmak öyle kolay olmayacak, nasıl FETÖ’cülerle kurulmuş olan ittifakı bozmak kolay olmadıysa. Bu sefer de aynı şekilde çok kolay olmayacak, çünkü devlet içerisinde bu ittifakın uzantılarının çok ciddi bir şekilde gücü var. Özellikle güvenlik bürokrasisi içerisinde gücü var. 

İkincisi, inandırıcılık meselesi. İnandırıcılık meselesi daha ilk andan itibaren telaffuz edilen reform açıklamaları ile beraber kendisini gösterdi. Aslında biliyoruz ki, Türkiye’nin öyle çok büyük reformlara gitmesine gerek yok. Çünkü birçok şeyin hukukî altyapısı var, ama önemli olan uygulama. Bu uygulama da özellikle hukuk konusunda, yargı bağımsızlığı ve yargı tarafsızlığının doğrudan Erdoğan tarafından ihlâl ediliyor olması ve bir de yargının kendisine bağlanması olayı var. 

Burada bir reform yapmak değil, Erdoğan’ın yönetim şeklini değiştirmesi pekâlâ yeterli olabilecek durumda. Sonuçta baktığımızda birileri tahliye oluyor. Bir bakıyoruz ardından, Ahmet Altan’da olduğu gibi, tekrar tutuklanıyor. Anayasa Mahkemesi bir karar alıyor, kararın ardından birtakım siyasî açıklamalarla birlikte o karar hayata geçirilmiyor. Yani, eğer zaten işler kurallarıyla hayata geçirilecek olsa, Türkiye’nin çok da fazla bir reforma ihtiyacı olmayabilir. Tabii ki reforma her zaman için ihtiyaç var; ama şu anda sorun bunun altyapısının oluşması değil, altyapısının normal bir şekilde hayata geçmesi ve hukuk devletinin işlemesinin önündeki siyasî engelin kaldırılması lâzım. 

Erdoğan buna yanaşır mı? Çok emin değilim. Ama yanaşmak zorunda kalabilir, buna razı olmak zorunda kalabilir.  Çünkü birçok açıdan çok ciddi bir şekilde sıkışmış durumda. Ekonomideki sıkışmayı biliyoruz. Türkiye’nin çok ciddi bir şekilde –özellikle Batı dünyasından– katkıya ihtiyacı var. Türkiye’nin hukuk devletinden bu uzak hâli, bu katkıları iyice zorlaştırıyor. Avrupa Birliği’nden peş peşe gelen açıklamalar var. 10 Aralık’ta Türkiye üzerine çok önemli yeni bir karara varılabilir. O zamana kadar ve sonrasında Avrupa’yı birtakım şeylere ikna etmek gerekiyor. 

Amerika Birleşik Devletleri’nde yeni yılla birlikte Biden görevi devralacak. Trump umursamazlığı yerine, daha çok Türkiye’deki bu tür meseleleri ciddiye alan bir yönetimin gelme ihtimali çok kuvvetle muhtemel. Aslında Erdoğan her açıdan sıkışmış durumda. Şu andaki ittifak ortaklarının onu bu çıkmazdan kurtarabilmesinin imkânı yok. 

Dünkü yayında söyledim, tekrar söylüyorum. Alaattin Çakıcı’nın çıkışları Erdoğan’ın zaman kazanmasını engellemeye yönelik. Normal şartlarda bütün bu sıkışmışlık hâlinde Erdoğan’ın en çok tercih edeceği olay bunu zamana yaymaktır. Kademeli bir şekilde –ki birçok şeyde öyle yaptı– Cumhur İttifakı’ndan çıkışını da olabildiğince geciktirmek. En sonunda da birden bunu yapmak — tercihi bu olacaktır. 

Ama şu hâliyle görüldüğü kadarıyla, bu ittifak yapısıyla Erdoğan’ın gidebilecek çok fazla bir yeri yok.  MHP de ona bir an önce bu kararı vermesini dayatıyor. Bence ona bu zamanı tanımak istemiyor. O çok kullanılan “şahinler” ve “güvercinler” ayrımının bu günlerde tekrardan piyasada olacağını ve çok ciddi bir şekilde gündeme geleceğini düşünüyorum. Bir tarafta şahinler, bir tarafta güvercinler olduğu söylenecek. 

Söylenecek bir diğer husus ise, bu olayı bir tiyatro gibi görenlerin en çok sevdiği “iyi polis, kötü polis” ayrımı önümüzdeki günlerde çok fazla kullanılacağa benziyor. Bence güvercinler, şahinler meselesi daha kullanışlı olacak önümüzdeki günlerde. Yeni bir şey yapmak değil, eskiye bir nebze olsun dönmek. Buradan Kürt sorununu çözmeye yönelik yeni bir süreç çıkar mı? Sanmıyorum. Ama birtakım baskı uygulamalarının gevşetilmesi bile belli bir rahatlamayı sağlayacaktır. Hele Selahattin Demirtaş başta olmak üzere, cezaevindeki Kürt siyasetçilerin tahliyesi gibi bir olay yaşanırsa, bu çok ciddi bir rahatlama ve normalleşmeyi sağlayacaktır. 

Bugün o noktada mıyız? Değiliz; ama bunun açıkça telaffuz edilebiliyor olması, Erdoğan’ın yakınında olduğunu bildiğimiz isimler tarafından telaffuz edilebiliyor olması birçok şeyin göstergesi. Demirtaş’ın öncesinde Osman Kavala ve Ahmet Altan’ın çok gecikmeden serbest bırakılacaklarını tahmin ediyorum. Çünkü onu anlatabilmek daha kolay olacak Erdoğan için. Özellikle Batı ülkelerini, Avrupa Birliği’ni ve yeni Amerikan yönetimini bir ölçüde tatmin etmek için bu adımlar Erdoğan’ın en kolay atabileceği adımlar. 

Tabii burada şunu unutmamak lâzım: Tam Ahmet Altan ve Osman Kavala sözleri edilmeye başladığı zaman, Sabah gazetesi hemen birden Osman Kavala aleyhine çok mâlûm tetikçileriyle acayip haberler yaptı.  Haber diyorum ama haberle alakası yok tabii ki. Komplo teorileri, yalanlar, dezenformasyonlar… Bu da insanların kafasını karıştırıyor çünkü Sabah gazetesi Berat Albayrak’ın kardeşi tarafından yönetilen bir gazete. Onu da işin bir başka boyutu olarak bir yere kaydetmek gerekiyor. 

Berat Albayrak’ın istifasının siyasî anlamı her geçen gün daha fazla belirginleşecek. Anladığım kadarıyla da, Albayrak kardeşlerin kapsama alanındaki kişiler ve onların yayın organları da bu önümüzdeki dönemde, yaşanan ve yaşanacak olan bu iktidar savaşlarında pozisyon almak için kendilerini göstermeye çalışacaklar. Pek etkili olabileceklerini sanmıyorum, ama yine de ellerinde belli birtakım güçler olduğu muhakkak. 

Önümüzdeki günlerde AKP içerisindeki birtakım aktörlerin –ki bunlar Süleyman Soylu, Hulusi Akar ve doğrudan partiyle ilişkili olmamakla birlikte Erdoğan’ın en yakınındaki isimlerden Hakan Fidan gibi– isimlerin nasıl pozisyon alacakları da birinci derecede önemli olacak. Şu hâliyle baktığımızda, çok kolay bir şekilde birilerini bir yerlere yerleştiriyoruz. Diyelim ki şahin-güvercin ayrımında, kimler şahin kimler güvercin diye bir sınıflandırma yapılacaksa, kolay bir şekilde birilerini bir yerlere yerleştiriyoruz. Ama bu tür sert dönüm noktalarında, çatışma noktalarında, birçok isim, birçok siyasetçi, bürokrasinin birçok önemli figürü şaşırtıcı pozisyonlar alabiliyorlar. Hiç ummadığımız insanların, şahin bildiklerimizin güvercin, güvercin bildiklerimizin şahin pozisyonunu tercih ettiğini görebiliriz.

İlginç bir dönem yaşanıyor. Bütün bunların üzerine tabii bir de salgını yaşıyoruz. Salgın olmasaydı, yani işler biraz daha normal olsaydı, fizikî yaşam normal bir şekilde sürüyor olsaydı, işler çok daha kolay olurdu. Ben, mesela, atlayıp Ankara’da bunları bir gazeteci olarak yerinden izlemeyi ve orada doğrudan bu işin aktörleriyle konuşmayı tercih ederdim. Ama şu hâliyle salgın ortamında bu tür ilişkileri kurabilmenin de çok mümkün olduğunu sanmıyorum. Dolayısıyla büyük ölçüde, bu süreçte online olarak, yani internet üzerinden ve güvenli kanallar üzerinden yürüyor anladığım kadarıyla. 

Şu an baktığımızda çok ilginç bir dönemin içine girmekteyiz ve medyada da bunun birtakım yansımalarını göreceğimizi sanıyorum. İktidar yanlısı medyada da birtakım üslûp değişikliklerine tanık olabiliriz. Beklenmedik birtakım insanların birtakım kanallara çıktığına tanık olabiliriz. Bir şeylerin değişim sancısı –ki bir gazeteci olarak, bir zamanlar Cumhuriyet gazetesi manşetleri de çok kullanırdı “sancı” lâfını, biz de dalga geçerdik genç gazeteciler olarak o tarihlerde– ama bu sancı meselesinin, özellikle değişim sancısı meselesinin şu günlere çok uyduğu kanısındayım. Bülent Arınç da durdu durdu ve bir şeylerin daha da berraklaşmasına katkıda bulundu. 

Hatırlıyorum 2016 Ağustos’ta Bülent Arınç dışlanmıştı ve biz de kendisiyle bizim eski stüdyolarımızda doksan dakika boyunca baş başa bir yayın yapmıştık. Çok çarpıcı bir yayındı. Bülent Arınç’ın o dönemde söylediklerini bugün de tekrarladığını büyük ölçüde görüyorum. İlginç bir şekilde, o dönem dışlanmıştı, bu dönem sanki dışlanmamış gibi gözüküyor. Birileri dünkü söylediklerinden hareketle Bülent Arınç’ın yeniden dışlanması için çağrılarda bulunuyorlar. Bakalım Erdoğan’ın ona sahip çıkıp çıkmayacağı da önümüzdeki dönemi anlamakta bize epey yardımcı olacak — öyle gözüküyor. 

Evet, saat 16.00’da Kemal Can ile yine bu konuları konuşacağız. Başka şeyler de var elbette. “Haftaya Bakış” ta tekrar görüşmek üzere. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus