Éric Sadin: “Kolektif tecritimize karşı mücadele vermeliyiz”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

« Zorba Bireyin Çağı, Ortak Bir Dünyanın Sonu » (L’ère de l’individu tyran, La fin d’un monde commun, Grasset, Ekim 2020), yıpratıcı neo-liberal politikalar zoruyla ve sürekli sonuçsuz kınamalarda buluna buluna, kolektif olarak neye dönüştüğümüzün amansız bir tutanağını koyuyor ortaya. Buna cevap vermek için, kitabın yazarı Éric Sadin, harika bir savunma ve yeniden harekete geçirecek bazı anahtarlar sunuyor. Médiapart’da çıkan söyleşiyi Haldun Bayrı çevirdi.

Éric Sadin

Bu kitap ne zaman ve neden doğdu?

Kıyıya doğru bir adım atmış olmam, öncelikle on yıldır bütün biçimleri altında dijital teknolojilerin analizi sahasını çok incelemiş olmamdan gelmekteydi: ekonomi çarkının dişlerini, peşinde koşulan çıkarları, 2000’li yılların başından beri kendini dayataduran tekno-liberal doxa/kanaat ile siyasetçilerin kumpasını. Bu çalışma hiç bitmemiş de olsa, bugün bir anlayış birliğine varıldı gibi geliyor bana. Birkaç yılda, herkes tekno-liberalizmin aşırılıklarını ve bunun varoluşlarımıza müdahalelerini aşağı yukarı anlamış gibi görünüyor; öyle ki, dijital endüstrinin kınanması neredeyse küresel bir spor, yeni vulgata hâline geldi. Beş ya da altı yıl önce, bugün çok yaygınlaşan söylemi savunurken “kalabalık değildik”!

2009’da “Küresel Gözetleme” (Surveillance globale, Flammarion, Şubat 2009) adlı kitabım çıktığı anda, paranoyak olduğum söyleniyordu bana; ama bugün, bunca sapma konusundaki o tespit tutanağı paylaşılıyor. Dolayısıyla dijital teknolojilerin git gide daha kitlesel ve yaygın kullanımının zihinlerimiz, bedenlerimiz, ötekilerle ve gerçekle ilişkilerimiz üzerinde yarattığı sonuçları anlamak için bir başka zamanlamaya geçmem gerekiyordu. Bu girişimin başlatıcısı, yeni duruşların gözlemlenmesi oldu. Gündelik yaşamdaki tecrübemle gördüğüm duruşlar, sokaktaki bedenlerin duruşları, ya da Facebook veya Twitter’da insanların kendi sözlerine öncelik tanıyadurdukları mesajların okunması. Burada bir başka ethos’un biçimlendiğini, yeni bir dönem ruhunun yerleştiğini gördüm. Bütün bu boyutları yakından incelemekten başka seçeneğim yoktu.

Tespitin herkes tarafından paylaşıldığını söylüyorsunuz; oysa hiçbir şey, moda bir terimi kullanırsak, “dayanıklılığımızın/esnekliğimizin” (résilience) zorunlu olarak dijitalden geçtiği kadar öne çıkarılmamıştı. Tespitin herkes tarafından paylaşıldığı, fakat bunu kimsenin umursamadığı anlamına mı gelir bu?

Burada bir paradoks var. 5-6 yıldır zihniyetlerde çok hızlı bir evrim yaşıyoruz. Bu evrim kısmen, üç hâdiseye bağlı bir küresel bilincin oluşmasına katkıda bulunan internet erişimine dayanıyor: liberalizmin ifratı, çevre felâketi ve dijital endüstrisinin istismarı. Bu hedefler bilinçlerimize durmaksızın el koyuyorlar. Ama kısa zamandır saptadığıma göre, bilinç çabucak konformizme/adamsendeciliğe sapabiliyor.

Yani?

Öncelik dilde olduğu vakit, durumun gereği yapılmaksızın sürekli olarak aynı şeyler tekrarlanır — benim konformizm tanımım budur işte. Başka deyişle, bilinç kendini esas olarak kelâm yoluyla gösterdiği vakit ve bu kelâm kendini tekrarlayıp durdukça, o zaman hiçbir şey üretmeme hatasına ve illetine kapılır. Bu hâdisenin esas olarak, tam da liberalizmin sürekli kınanmasını beslerken, aynı zamanda dijital endüstri nezdinde kârlar ürettiği sosyal ağlar aracılığıyla meydana geldiğini iyi anladık — kafamızda sorular yaratması gereken bir paradokstur bu.

Üstüne üstlük, geçen ilkbaharda şeylerin zorlamasıyla dayatılan evlere kapanma, varoluşlarımızın dijitalleşmesini daha da artırdı; kendimizi sürekli daha fazla ağların ve piksellerin ilmeklerinde sıkışmış halde bulduk. Ekran, varlıklar arasındaki baş müdahale mercii hâline geldi. Evden çalışmaya, internet bağlantısıyla öğrenim görmeye vb. mecbur kaldık. Varoluşlarımızın “umumîleşmiş tele-sosyallik” diye adlandırdığım bir biçim almasına varan ânî ve hızlandırılmış bir dijitalleşmesini yaşadık.

Bu karmaşık ekonomik durumda, çalışma zamanlarımızı tekeline alan o arayüzlerin, Zoom’ların, Teams’lerin zuhuruna karşı çıkmak zor.

Artık sürekli mızmızlanmayı kesmemizin ve şimdi şeyleri eleştirel, siyasal ve stratejik şekilde tasarlamamızın zamanı olduğuna inanıyorum. Zira varoluşu kolaylaştırdığı ve rahatlattığı varsayılan ve kendimizi ifade etme olanağı sağlama iddiasındaki o sistemleri idare eden bu kapitalizm içinde rehavete kapılmış durumdayız. Kurbanlardan ibaret değiliz. Bir soru çıkıyor ortaya: Varoluşlarımızdaki bu kolaylaşmayı hâlâ istiyor muyuz istemiyor muyuz? İçlerinde bazılarının ekranlar aracılığıyla gerçekleşebileceğini zannetmediğimiz, insan yaşamının bir sürü yeni alanının dijital sistemlerle bütünleştirilmesine, evlere kapanma tarafından mecbur bırakılmışken…

Hangi alan mesela?

İş, öğrenim, tıbbî danışma, hatta devlet başkanları arasındaki zirveler, bu arada Frankfurt Kitap Fuarı, WhatsApp’ta aperitif buluşmaları — ve bütün bunlar çevrimiçi!

Bunları önceden tahmin edemezdik. “Sürekli çeviklik” özelliği arz eden dijital endüstrisi, “umumîleşmiş tele-sosyallik” diye adlandırdığım bir duruma itiyor. Bu sosyallik türü, kendimizi sakınmazsak, kullanıcı profilleri hakkında daha da kesinleştirilen bir bilgiye ve bundan elde edilen kârlara yol açtığı için kurumlaşmaya yöneliyor. Şirketler ise git gide daha fazla müşkül durumda kalacaklar; bazıları da işyerlerinden kopmak zorunda kalacak. “Home Office”i teşvik etme kararı alan sigorta şirketi Allianz gibi, ya da “fizikî yazıişleri olmayan bir gazeteye dönüşmek” için Manhattan’daki bürolarını boşaltma kararı alan Daily News gibi.

“Mevcutlu” çalışma ile “uzaktan” çalışmanın “iyi bir karışımı”nı sağlama gerekliliği yeni doxa haline geldi. Oysa bilhassa özel sektörde, sonuçta elde edilen kazançlar göz önüne alındığında, her yerde ikinci formülün birinciyi tahtından indirebileceğini akılda tutmak gerekiyor. Durumun zorlamasıyla, önümüzdeki yıllarda çalışma dünyasının örgütlenmesinde en büyük hedeflerden biri maliyetlerin azaltılması olacak. Eleştirel bilinç ve siyasal eylem burada müdahale etmeli. Evlere kapanma durumu kaide hâline mi gelecek? Aşılan bu eşiğin kabullenilip yerleşmemesi için ne yapacağız?

Sadece sunucular ya da ekranlar üzerinden yapılmayan ortaklaşa örgütlenme biçimlerine tekrar nasıl dönebiliriz?

Artan bir “kolektif tecrit” hâdisesine tanık olacağız. Kitapta ele aldığım ve kuramlaştırdığım bir mefhum bu. Bilhassa neo-liberalizmin uzun tarihinde kayda geçen mantıklar uyarınca dayanışma ilkesinin gerilemesi ve hep ekranlar karşısında yaşanması olgusu yüzünden sürekli olarak kendimize havale edilmemize bağlı. Bu mantıklar, “kendinden aşırı sorumlu” olmayı, “kendi kendini inşa eden birey”i, kendi yaşamına yatırım yapmayı yüceltmişlerdir. Bu tecrit biçimleri 40 yıldır hayata geçmektedir ve sağlık krizi yüzünden ekranların bıktırasıya artan kullanımıyla büyümüştür.

Bunun vardığı ve her şey oraya yönlendirdiği için varacağı derece göz önüne alındığında, çalışma dünyasında, eğitimde –tıbba varıncaya kadar– mücadele yürütülmelidir. Bir boğaz ağrısı için telefonla danışılabilir, ama temas ve yan yana duyarlı mevcudiyet gerektiren kaygılar ya da depresyonlar için bu yol kullanılamaz. Şu günlerde, Zoom üzerinden konferanslar vermem isteniyor ve bütün tekliflere hayır diyorum. Bu sarmala girmeye başlarsam, ötekiyle diyalog içinde mevcudiyet ve karşılaşma anlarının kaybolacağı anlamına gelir bu. Paylaşılan mevcudiyete hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var. Bu bakımdan, yeni kolektif örgütlenme şekilleri başlatma ânı gelmedi mi? Yaşadığımız bu on yılın en büyük hedeflerinden biri buradadır: Sosyal medyada bir şey üretmeyen bitmez tükenmez kınamaların tam zıddında, gündelik gerçekliklerimiz sahasına etkin bir biçimde dahil olmak.

Evlere kapanma sürecinden nasıl bir psikolojik ve fiziksel halde çıkacağımızı söylemek zor; her halükârda biraz daha asabî ve kırılgan olacağız. Her ne kadar tarihte bitkin bir ulusun yerinden doğrulabildiği ispatlanmışsa da, zorba bireyler arasında bir toplumu yeniden oluşturmak için nasıl mücadele etmeli?

Teşhis bakımından kitabımın en büyük hedefi bu. 1970’li yıllardan itibaren, dayanışma ve toplumsal sözleşme gibi hasletlerin mâlî yükü ve kamu borçlanmasını ağırlaştırıp ekonomik çıkmazlara sürüklediği söylenip durdu. Herkes kendi başının çaresine bakmaya, etkin ve “özerk” bir güç gibi dikilmeye, kolektif düzene bağımlı olmamayı becermeye teşvik edildi. Sonra, aynı anda cep telefonu ve internet çıkageldi; onlarla beraber ise, kabaca komik bir farzımuhal “özgürleşme” masalı anlatıldı. Kimileri küresel bağlantılılığın ortaya huzur ve mutluluk içinde bir küresel köy çıkaracağını ileri sürüyorlardı. Halbuki özgürleşme mücadeleleri, zincirlerimizden ve kulluklarımızdan kurtulmaktır; oturduğumuz koltuktan klavye şakırdatarak tartışmak değil!

Ekonomik dünya, sürekli mucitlikten oluşan bir sanatçılar dünyasıdır; bu haklarını teslim etmemiz lâzım! Bütün o yatırımcılar, bize daha fazla hareketlilik sunan, daha etkin olduğumuz yanılsamasını veren aletleri kullanımımıza sokmayı becerdiler ve hayatlarımızın daha fazla efendisi oldular. Ayrıca sosyal medya, hayranlık salvoları almak amacıyla gündelik yaşamımızın anlarını yayınlamaya bizi teşvik ederek, varoluşlarımızdan görünüşte daha fazla tat almamızı sağladı. Bütün o arayüzler, sosyal bakımdan görünmez olarak yaşadığımızdaki o bir işe yaramadığımız duygusunu telafi eden rahatlatma araçları işlevi görüyordu. Yaralarımızı sarıp tanınma ve değer görme anları yaşatmaya yönelik bir arınma/katarsis kapitalizminin başlangıcıydı bu. Bu bakımdan mutlak bir dehâ hamlesiydi.

Twitter ise yerleşik siyasal ve ekonomik düzene olan güvensizliğin arttığı bir anda tezahür etti. Amerikan yönetiminin Irak’taki 2. Körfez Savaşı’nı hazırlarken anlattığı utanç verici yalanları izleyen dönemdi bu; bunun ardından Avrupa referandumlarındaki çark ediş, sonra da 2008 Finans Krizi geldi. Bu olaylar daha da fazla hınca ve meşru öfkelere yol açtı. Tam da o sırada, 140 karakterle kızgınlıklarımızı kamusal olarak ifade etmek mümkünleşiyordu. Ve varoluşlarımızın siyasallaşmasının dünyada kötü giden şeyleri kınamaktan ibaret olduğunu zannetme tuzağına yakalandık; art arda dizilen mesajlar ise derhal aktüalitenin en altına itildi ya da şimdiki zamana gömüldü.

1970’li yıllardan beri pazarlanan, kendinden sorumlu olmak ile özyönetim arasındaki fark nedir?

Kendinden sorumlu olma buyruğu fiili olarak ortak bütünle bağların çözülmesine yol açmıştır. Toplumdan fazla şey beklenmiş olduğu ilkesinden ileri gelir. Zenginliğe erişimin ancak tek bir bireysel “başarı”dan gelmesini isteyen Amerikan usûlü self made man ruhuna uygundur bu. Bu tutum Ayn Rand’ın Hayatın Kaynağı (1943, çev.: Belkıs Dişbudak Çorakçı, Plato Film Yay., 2008) adlı kitabında bir amblem gibi savunulmuştur.

Bu güçlü doxa, bilinen tüm sapmalara yöneltir: kendini yararsız hissetmeye, toplumsal bünyeyle bağların çözülmesine, içe kapanma hâdiselerine, güçsüzlük badiresine ve herkesin herkesle amansız bir mücadelesine. Bu bakımdan, sorumluluk mefhumu yozlaşmıştır, zira belirleyici bir ahlâkî mefhumu temsil etmektedir. Özgül bir duruma karşılık verme, tüm bilinci ve bedeniyle onun üstesinden gelme hedefiyle seferberlik mefhumunu!

Özyönetim ise bambaşka bir mekanizmaya bağlıdır. Her kişi mümkün mertebede kabuğunu kırdıran işlere yatırım yapmaya, kolektif bir çıkar için elinden gelenin en iyisini yapmaya davetlidir. Çoğulluk içinde, ama uyuşmazlığın da elzem olduğu etkin ve yapıcı bağların meydana geldiği bir dayanışma ağının bağrında olur bu. Kuvvetlerimizi, zekâlarımızı ve öznelliklerimizi, daha kabuğumuzu kırdıran ve daha temenni edilebilir varoluşlar sürdürme hedefiyle birleştirmeyi gerektiren bir yönelimdir. Yaratıcılığın, emeğin, boş zaman uğraşılarının ve mucitliğin iç içe geçebildiği modellerdir. İyi dengeler bulmak için böyle yaklaşımlara yönelmek gerekirdi.

Bu denge mefhumu vaktiyle Ivan Illich tarafından ustalıkla kuramlaştırılmıştır. Oysa biz, hayli uzun zamandır denge arz eden ortamlarda evrilmediğimiz gibi, insan yaşamının birçok alanında sürekli ifrata kaçıp duruyoruz da. Bu bakımdan, sabahtan akşama ekranlarınızın karşısında olunca, aynı hıncı geveleyip durdukça, bedenlerinizde ve ruhlarınızda ancak klavyeler üzerinden yazılı dille ifade bulabilen adaletsizlikler ve aşağılanmalar yaşayınca, amansız bir ölümcül mekanizma yerleşir o zaman. Adeta yakıtı hınç olan ve en nihayetinde sadece güçsüzlüğümüzü harlandıran bir kazan dairesinde yaşamakta gibiyizdir.

Yani ekranlarımızla ilişkiyi kesmek, yorum yapmaktan kaçınmak ve dışarı çıkmak mı gerekirdi?

Hayır, sadece yaraya bant yapıştırmak gibi geçici bir çözüm olurdu bu! Tek alternatif, doğasını tekrar düşünmemiz gereken bağlanmadadır. Şimdi herkese hareket serbestliği de tanıyan kolektif hareketleri inşa etme zamanı olmalı. Toplumun bütün ölçeklerinde (eğitim, emek, sağlık, bakım). Kolektif şekilde eylemek en büyük hedeftir, somuttur, gündelik gerçekliklerimizin sahasında erdemli ve yeni projeler yaratma olanaklarını vermektir kendimize.

Kınamaya da ihtiyacımız vardır, ama boş boş kınamakla ömrümüzü tüketemeyiz. Bu bir çıkış yolu değil. Harekete geçmeksizin ne kadar zaman kınayacağız daha? Kendi payıma, günlerimizi kınamakla geçirme olgusunu kınıyorum! Sosyal medya ifade özgürlüğü değil; eninde sonunda bu silikonlu platformları karunlar gibi zengin eden görüş bildirme kanalları bunlar.

Aynı zamanda “seçkinler”imizin yaptıklarına projektör tutarak onların görülmesini sağlayıp, bu davranışları kesme zamanının geldiğini göstermeyi de sağlayamaz mı?

Kuşkusuz, ama ince ayar çekmek önemlidir. Dümenlerini bizim haberimiz olmadan çevirmiyorlar sadece, katiyen. Yeterince müzakere ve şeffaflık olmaksızın bir sürü kararın alındığı ve sapmanın yaşandığı –ve bu yüzden şaibelerin beslendiği– kesin. Bugün, onlarca yıldır birikmiş onca ihanetin tedricen oluşturmuş olduğu umumî bir hayal kırıklığı durumu yaşıyoruz. Halkların hafızası birikiyor. Ama çok sayıda insan bütün bu yapılanların maskeli bir şekilde örgütlenmiş olduğunu aklından geçirme raddesine geldiği zaman, sapmalara ve her türden kabul edilemez damgalamalara katkıda bulunabilir bu.

Durmadan artan olumsuz tesirler toplumsal bünyenin farklı bileşenleri arasında artan sağırlık hâdiselerine yol açıyor ve bu durum, bir vadede, son derece tehlikeli olabilir. Siyasallaşma, sürekli kınamaya ve derin güvensizliğe batmaktan ziyade, her şeyden önce durumların titizlikle tahlil edilmesini, sonra da neredeyse aynı hareket içinde eleştirel gücün ve eylem gücünün kullanılmasını gerektirir. Güçsüzlüğünü hissededuran kurbanlık evresinden, iradî ve kolektif şekilde gündelik gerçekliklerimiz sahasında yürütülen eylem evresine geçmeyi gerektirir. Hâlihazırda yaşadığımız bu karanlık ve tehdit dolu zamanı daha aydınlık ufuklara açabilecek tek mücadele biçimi budur bence.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus