Meral Akşener: Süreklilik ve değişim

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Dün Medyascope stüdyosunda konuk ettiğimiz İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in öne çıkan özellikleri, önündeki fırsatlar ve riskler üzerine.

Yayına hazırlayan: Hande Sena Kandemir

Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Dün İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener ile Medyascope stüdyosunda, yeni stüdyomuzda ilk canlı yayınımızı yaptık. Siftahı Meral Hanım ile yaptık dün, bir buçuk saatlik bir yayın oldu. İzleyenler herhalde ilgiyle izlemiştir. İzlemeyenlere de bir göz atmalarını tavsiye ediyorum. 

Burada, üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra, daha sakin bir şekilde düşünüp oradaki yayından birtakım izlenimlerimi, yorumlarımı aktarmak istiyorum;. Öncelikle yayının başlığı zaten “süreklilik ve değişim”. Bu kalıp benim çok sevdiğim bir kalıptır. Özellikle Batı’da sosyal bilim kitaplarında, siyasetbilimi kitaplarında çok kullanılan bir şeydir. Toplumlarda, siyasette hep böyle bir değişen vardır, bir de değişmeyen vardır, sürekli olan vardır. Meral Akşener bunun, sürekliliğin ve değişimin birlikte gözlenmesinde şu andaki Türkiye siyasetinde en cazip isimlerden birisi. Kendisiyle 2017 Şubat ayıydı yanılmıyorsam, eski stüdyomuzda bir yayın yapmıştık. Orada, yine uzun bir yayındı, ama o tarihte daha henüz İYİ Parti kurulmamıştı. MHP’den dışlanmışlardı. MHP’den kopmak zorunda kalmışlardı ve Meral Akşener hazırlıklar içerisindeydi arkadaşlarıyla. Daha yolun başındaydı ve bariz bir heyecanı vardı. Aradan geçen süre içerisinde –ki kendisine sonra çay içtiğimizde bunu bir şekilde söyleme imkânım oldu– bu üç buçuk yıl içerisinde artık Türk siyasetinin en önemli isimlerinden birisiyle konuştuğumuz çok bariz bir şekilde ortaya çıktı. Bir kere bir parti var, bu parti kurulduktan hemen sonra seçime giriyor, Meclis’te grup kuruyor. Yüzde 10 civarında oy alıyor. Meral Akşener kendisi cumhurbaşkanı adayı oluyor. Bu nedenle milletvekili de seçilemiyor. Daha sonra parti içerisinde çok ciddi tartışmalar oluyor. İstifalar, ihraçlar — ki partinin ilk kurucu, önde gelen isimlerinden Ümit Özdağ, çok sert bir şekilde ve partiyi, Meral Akşener’i ve partinin önde gelen isimlerinden İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu’yu suçlayarak ayrılıyor, daha doğrusu ihraç ediliyor. Bütün bunlara rağmen, şu anda Türkiye’de kamuoyu yoklamalarında –dün yayında da kendisine ilk soru olarak bunu sordum–, en istikrarlı ileriye doğru giden parti olarak İYİ Parti gözüküyor. Genel olarak kamuoyu araştırmalarında kararsız seçmenin protesto oylarının arttığı görülüyor. Diğer partilerin büyük bir çoğunluğunda bir erime var. Kurulan DEVA ve Gelecek partileri şu aşamada çok büyük oy oranlarını ulaşmış gözükmüyorlar, ama İYİ Parti bir yükselme trendinde. Bütün bu yaşananlara rağmen bu gerçekten ilginç bir öykü. Bunun nedenini kendisine de sordum; verdiği cevabın büyük ölçüde haklı olduğu kanısındayım, isabetli olduğu kanısındayım. O da “mâkullük” diyor; yani Türkiye’deki kutuplaşmaya esir olmadan, esir kalmadan bir siyaset yapmak. İktidara yönelik eleştirileri de kişiselleştirmeden yapmak, özü itibari ile yapmak ve hayatın her alanında olabildiğince bunu yapmak. Mâkul olmanın, gerçekten Türkiye’de siyasette çok önemli bir özellik olduğunu hep söylüyorum ve hatta bu yüzden benimle dalga geçenler de oluyor. 

Rasyonel olmak… İstanbul’da tekrarlanan seçimlerin de bize bunu gösterdiği kanısındayım. Seçmenin bir hakkaniyet arayışı da var — her zaman olmasa bile. Seçmenin kendisine dayatılan kutuplaşmayı bir kader olarak kabul etmediği, kutuplaşmadan yorulduğu ve bundan çıkmak istediği ve bu nedenle de sâkin olana, mâkul olana, doğrudan kendi somut sorunlarını dile getirenlere yönelik bir ilgisi var. 31 Mart seçimleri bize bunu göstermişti. Belediye başkan adayları Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş bunları bize göstermişti. Meral Akşener’in de İYİ Parti’de yapmaya çalıştığı büyük ölçüde bu. Olabildiğince kavgaya girmemeye, sert polemiklere girmemeye çalışıyor; ama her iki taraftan, her iki mahalleden de, onun sıkıştırılmak istendiğini ve bu tür polemiklere çekilmek istemediğini görüyoruz. Tabii en hassas konu burada HDP konusu. Kürt sorunu meselesi. Çok zor bir iş. İYİ Parti için çok zor bir iş. Hep dönüp dolaşıp sorulan soru bu oluyor. Ve burada Akşener’in söylediği “Bu soruların muhatabı biz değiliz, HDP’dir” cevabı kimseyi tatmin etmiyor ya da kimse bu cevaptan tatmin olmak istemiyor; ama şu âna kadarki süreçte baktığımız zaman, aslında İYİ Parti kadrolarının Meral Akşener de dahil önemli bir kısmının Türk milliyetçiliğinden geldiklerini de bildiğimiz için zor bir mesele, çetrefil bir mesele bu İYİ Parti için; fakat şu âna kadar bunu çok kötü götürmüş gözükmüyorlar. Çok zor olduğu muhakkak. Örneğin Selahattin Demirtaş’ın kahvaltı meselesini dün ben bir kere daha kendisine hatırlattım. Orada Demirtaş bu çıkışla aslında hem Akşener‘e bir imkân sundu, hem de her imkânda olduğu gibi bazen de bir risk içeriyor buna verilecek cevap — bu davete, bu çağrıya. Bunun ne derece altından kalkabiliyor? Bu fırsat ve risk arasındaki dengeyi ne derece başarıyor? Bu konuda farklı yorumlar var, ama işi hiç de kolay değil. Dolayısıyla Meral Akşener’in birinci artısının mâkullük olduğu kanısındayım. Daha mâkul olma arayışı, bunu kendine prensip edinmesi, temel strateji olarak saptaması. Bunun karşılığını bulduğu kanısındayım.

Yayında izleyenler bilecektir, izleyenler de tanık oldu, Özellikle Cumhur İttifakı’ndan gelen çağrılara Akşener’in ve İYİ Parti yönetiminin itibar etmesi halinde, dedim, “Sizin tabanınızın büyük bir kısmı buna uymaz, uymayacak ya da uymayacağını söylüyor. Bunu kendi deneyimlerimden biliyorum, bu konuda yaptığım yayınlara gelen İYİ Parti taraftarları tepkisinden biliyorum.” Meral Akşener’in orada verdiği cevap çok açık ve doğrudan, dobra dobra cevap verdi. Kendisi de bunu kabul etti. “Bizim kimse peşimizden gelmez” dedi. Buradan şuna geçmek istiyorum. İkinci avantajı bu dobralığı, doğrudan konuşması. Kimi zaman halk ağzıyla, kimi zaman da böyle argoya çalan bir dili kullanması ve bunu çok rahat –hani çalışılarak edilen lâflar değil; bazen bazı siyasetçiler vardır, arada bir kelime koyar, hazırlanmıştır ve onu oraya koyar– ama kendisiyle yaptığımız yayında –ki aslında konuşmalarında da bu var– çok rahat, çok doğal dobra konuşabiliyor. Bu aslında Türkiye’de geleneksel siyasetçilerin çok bildiği bir şeydi. Fakat günümüzde geleneksel siyasetçilik özelliklerini birçok siyasetçinin tam taşımadığını görüyoruz. Bu da Meral Akşener’in bir artısı. Çok fazla halka gidiyor. Çok fazla derken olumsuzluk yüklemiyorum. Bugün birçok siyasetçi halka gitmeyi çok da fazla önemsemiyor. Sosyal medya ya da geleneksel medya üzerinden bunların yapılabileceğini düşünüyor, ama Meral Akşener pandemi öncesi, özellikle salgın öncesi çok yoğun bir şekilde Türkiye’yi dolaşıyordu. Burada doğrudan ilişkiler kuruyor, özellikle kadınlarla kurduğu ilişkiler çok dikkat çekiyor ve burada da doğrudan konuşuyor. Bu özellik Recep Tayyip Erdoğan’da da vardı, ama artık yok. Recep Tayyip Erdoğan artık o halkın içerisinden gelen ve halkın dilini konuşan siyasetçi özelliğini büyük ölçüde geride bıraktı. Kendini yukarılara çıkarttı ve o özellikleri kendine içkin olsa bile bunu kullanmıyor. Artık yukarıdan buyurgan sesli bir siyasetçi oldu ve bence siyaseten en büyük hatası da bu. Bu özelliğinden uzaklaştığı ölçüde içine düştüğü krizi çözmesi giderek imkânsızlaşıyor. Bu açıdan bakıldığında Meral Akşener‘e, var olan siyasetçiler arasında, hapiste olmasına rağmen Selahattin Demirtaş’ın büyük ölçüde benzediği söylenebilir. Bu açılardan, ama daha doğrudan siyaset yapmak, daha halkın dilini konuşmak, kitlelere ve farklı kesimlere ulaşabilen bir dil kullanmak.

Burada Meral Akşener’in en önemli avantajı ve sorunu –ikisi aynı anda– siyasî geçmişi, siyasî kariyeri diyelim. Ülkücülükten geliyor, kendisi ülkücülüğünü hiçbir zaman gizlemiyor, aksine hep dile getiriyor, ama değiştiğini söylüyor. Değiştiğini söylemek –bunu sordum–buradan çıkmak anlamında değil; ama o, geçmişindeki ülkücülüğe daha çok entelektüel bir anlam yüklemeye çalışıyor. Fakat biliyoruz, dün soracaktım bir şekilde atladım, mesela Nihal Atsız gibi milliyetçiliği ırkçılığa yakın bulunan –kimilerine göre ırkçı– birisini de anabiliyor sosyal medyadan; fakat bunun dışında da Kürt sorunu konusunda, Kürt sorunu demeden Türk milliyetçilerinde görmeye alışık olmadığımız türden birtakım şeyleri de söyleyebiliyor. Geçmişinin avantajı şu: Bir mirasın üzerinden gidiyorsunuz, Türk sağının mirası üzerinden gidiyorsunuz. Ama bu aynı zamanda sizin önünüze çok ciddi engeller de çıkartabiliyor. O engeller de nedir? Bu geçmişle alâkası olmayan kesimlere ulaşmakta zorlanabiliyorsunuz. Sol çevrelerde büyümüş, o değerleri benimsemiş kişiler olabilir ya da Türk milliyetçiliği bahsinde Kürt hareketine yakın çevrelere ulaşmak da olabilir; ama daha da önemlisi yeni kuşaklar — ki yeni kuşakların geçmişe, Türk siyasî hayatının geçmişine ne kadar merakı vardır, ne kadar önemser, ne kadar benimser? Bunlar çok tartışmalı konular. Bugünün tartışmaları çok daha farklı cereyan ediyor. Tabii ki milliyetçilik hâlâ çok gözde bir şey olabilir; ama eski geleneğinin izini sâdık bir şekilde sürmesi halinde –ki mesela MHP bunu yapıyor– yeni kesimlere, yeni kitlelere, genç kuşaklara ulaşmakta çok zorluk çekecektir. Dolayısıyla burada o geçmişini hem muhafaza edip hem de değişime, değişene ayak uydurmak gibi bir sorunla karşı karşıya. Şu âna kadar onda gördüğümüz birtakım artılar ve eksilerin hepsinin bu gerginlikten, bu çatışmadan kaynaklandığı kanısındayım. Hâlâ birçok kişinin gözünde, “İYİ Parti acaba MHP’nin devamı mı olacak?” sorusu var. Bu sorunun istediği bir soru olduğunu sanmıyorum. Böyle bir seçeneğin. Fakat bu onu bir gölge gibi takip ediyor. Bu soruyu ortadan kaldırmak için atacağı çok radikal adımlar da ona çok olumsuz birtakım geri dönüşlere yol açabilir ve dolayısıyla bu dengeyi kurabilmek, gerçekten değişim ve süreklilik dengesini kurabilmek… galiba siyasette işin sihri de bu. 

Şu âna kadar gördüğüm kadarıyla İYİ Parti, birtakım sorunlar yaşamasına rağmen bunu olabildiğince iyi götürüyor. Bir de şöyle düşünelim: Bunu yapma konusunda gerek iktidarda gerekse muhalefetteki diğer partilere kıyasla daha iyi olduğu söylenebilir. Bu noktada şunu özellikle vurgulamak lâzım: Meral Akşener İYİ Parti’nin her şeyi gibi bir durumda. Bundan çok memnun olduğunu sanmıyorum. Sohbet ettiğimizde bunu bir şekilde vurguladı da. Yayında da bir şekilde vurguladı, sohbetimizde de ayrıca vurguladı; fakat şu aşamada Meral Akşener ismi o parti için olmazsa olmaz bir şey, çünkü içeride çok sorun var, hâlâ bitmiş değil bu sorunlar ve insanlar aslında bu sorunlarla çok da fazla ilgili değil. Yani partiye oy veren seçmende de parti kadrolarında da bu sorunlar rahatsızlık yaratmakla birlikte, çok da fazla öncelikleri bu değil. Dolayısıyla Meral Akşener şu anda orada merkezî bir konumda duruyor. Bunun şu aşamada artıları çok fazla. Dediğim bütün özelliklerinin yanında tabii ki kadın olması da çok ciddi bir artı. Bazıları kadın olmasının seçmen nazarında çok da iyi olmadığını iddia ediyor olabilir. Ben buna katılmıyorum. Hele diğer partilere kıyasla HDP’deki eş başkanlık yani Pervin Buldan’ın dışında öne çıkan partilerin içerisinde lideri kadın olan başka parti yok. Dolayısıyla bu da onun çok önemli bir artısı. Cumhurbaşkanı adayı olup olmayacağını sordum. “Tabii ki her vatandaş cumhurbaşkanı olmak ister” dedi, fakat orada verdiği cevap bunu bir şart olarak diğer potansiyel müttefik adaylarına dayatmayacağı yolundaydı. Onu da özellikle vurgulamak lâzım. Evet, dün yeni stüdyomuzun ilk canlı yayınını İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener ile yaptık. 90 dakikalık bir yayındı. Çok dolu bir yayın olduğu kanısındayım. Kendisine bir kere daha teşekkür ediyorum ve herkes gibi biz de onu ve partisini izlemeye devam edeceğiz. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus