Gelecek Partisi ve Ahmet Davutoğlu: Geçmiş ve gelecek arasında

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Dün Medyascope yayını öncesi Gelecek Partisi Genel Başkanı Prof. Ahmet Davutoğlu’na gelen izleyici soruları içinde çoğu geçmişe ve Davutoğlu’nun AKP iktidarındaki faaliyetlerine yönelikti. Bu durum Gelecek Partisi’nin Davutoğlu ile özdeşlemiş olduğunu ve geçmişin gölgesinden henüz kurtulamadığını gösteriyor.

Yayına hazırlayan: Sefa Taşkın

Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Dün Medyascope stüdyolarında Gelecek Partisi Genel Başkanı Prof. Ahmet Davutoğlu’nu konuk ettik ve kendisine ağırlıkla Medyascope izleyicilerinden gelen soruları yönelttik. Tıpkı bir önceki hafta İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’le yaptığımız gibi bir buçuk saat civarında, her konunun konuşulduğu bir yayın oldu. Biraz üzerinden zaman geçtikten sonra, o yayından hareketle Davutoğlu ve liderliğini yaptığı Gelecek Partisi hakkında bazı görüşlerimi söylemek istiyorum. 

Kurulma sürecinden itibaren yakından takip etmeye çalıştığım bir partidir Gelecek Partisi ve defalarca ya Gelecek Partisi’ni tek olarak ya da Ali Babacan’ın liderliğindeki DEVA Partisi’yle birlikte ele alan çok değerlendirme yaptım. Gelecek Partisi’nin kuruluşunun birinci yıldönümü de kutlandı, genel kongresini ülke çapında yaptı, artık önümüzde bayağı şekillenmiş bir hareket söz konusu. Dünkü yayında da zaten birçok konuyu ele aldık, orada da partinin görüşlerini Ahmet Davutoğlu’ndan duyma imkânı bulduk. Birtakım gözlemlerimi aktarmak istiyorum: Bu yayının başlığına verdiğim gibi, partinin adı “Gelecek Partisi” ancak bu partiye ve liderine yönelik izleyicilerden gelen sorular, merak edilen hususların önemli bir kısmı –hepsi olmasa da– geçmişe yönelik. Burada tabii ki Ahmet Davutoğlu’nun Adalet ve Kalkınma Partisi genel başkanı ve başbakan olarak görev yaptığı iki yıl var, ama onun öncesinde de başdanışman olarak ya da dışişleri bakanı olarak görev yaptığı dönemler var. AKP iktidarının neredeyse başından itibaren yer almış bir isim. Davutoğlu, Türkiye’nin en kritik zamanlarından birinin yaşandığı –Haziran 2015-Kasım 2015 seçimleri arasındaki dönemi kastediyorum– dönemde başbakanlık yapmış bir isim. Dolayısıyla hâlâ insanlar Davutoğlu’na geçmişe yönelik çok şey soruyorlar. Kendisiyle daha önce eski stüdyomuzda yaptığımız yayında da benzer bir şey olmuştu, onları konuşmuştuk. Rus uçağının düşürülmesinden Suriye politikasına kadar, hendek savaşlarına kadar birçok konuyu konuşmuştuk; ama tekrar tekrar insanların aklına “Davutoğlu” deyince bu sorular geliyor, dolayısıyla geçmişin izi var. Burada tabii ki esas olarak geçmişi ona hatırlatmak isteyenlerin büyük bir kısmı ona mesafeli olan kesimler, muhalefette olsalar bile Davutoğlu’na geçmişten dolayı birtakım eleştirileri, hatta öfkeleri, kızgınlıkları olan kişiler. Ama işin başka bir boyutu var: Davutoğlu, geçmişin belli bir bölümünü sahiplenen bir isim. Bunu şöyle söyleyebiliriz: Kendisinin AKP’den tasfiye edildiği âna kadarki bölümü büyük ölçüde sahiplendiğini görüyoruz, özellikle AKP’nin kuruluşundaki çizgisine ciddi bir şekilde sahip çıktığını, özellikle de dış politikada atılan adımlara –ki onların beyni kendisiydi– sahip çıktığını görüyoruz. Dolayısıyla onun sahip çıktığı bir geçmiş ve ondan hoşlanmayanların ona hatırlatmak istediği geçmiş olayı var. Bu olay, adı “Gelecek” olan bir partinin, gelecekle ilgili söylediklerinin, yapmak istediklerinin geri planda kalmasına yol açıyor. Bir yıl geçti parti kurulalı, hâlâ bu etkisini ciddi bir şekilde sürdürüyor. Benim açımdan en önemli gözlem bu. Davutoğlu’nun kendisiyle konuşup bu soruları sorduğumuzda, Davutoğlu bunları sorun olarak yaşamıyor gördüğüm kadarıyla. 

Bir yıl içerisinde değişen en önemli husus, artık Davutoğlu’nun doğrudan iktidarı ve Erdoğan’ı açık açık ve hatta birçok muhalefet parti başkanından daha sert bir şekilde eleştiriyor olması. Biliyorsunuz uzun bir süre, “Bir şeylerden şikâyet ediyorsunuz, ama bunun öznesini tanımlamıyorsunuz” diyordum. Artık o özneyi Davutoğlu’nun defaatle tanımladığını görüyoruz. Dünkü yayında da böyle oldu, sözlerini hiç esirgemiyor, normal şartlarda –ki Davutoğlu hepimizden çok daha iyi tanıyor olması lâzım Recep Tayyip Erdoğan’ı, benim de tanıdığım kadarıyla– Erdoğan için bu eleştiriler kabul edilebilir değil. Haksız bulup bulmaması meselesi değil, bunlardan çok rahatsız olduğunu düşünüyorum; hele Davutoğlu gibi bir ismin bu kadar açık ve direkt olarak kendisine yöneltmesinden. Burada tabii İstanbul Şehir Üniversitesi’nin kapatılmasının çok ciddi bir dönüm noktası olduğunu da kabul etmek lâzım. Uzun uzun tekrarlamaya gerek yok, ama Şehir Üniversitesi Davutoğlu’yla özdeşleşmiş bir üniversiteydi ve bunu Erdoğan resmen öldürdü, yok etti. 

Davutoğlu’nun dünkü yayında söylediği çok önemli bir husus var: Bu cümleyi kurmadı; ama Türkiye’de korku duvarını –özellikle AKP içerisindeki rahatsız olan kesimlerin– aşmada kendi partilerinin öncü rol oynadığı. Bu sahiden böyle; AKP’de uzun süredir tasfiye edilenler, dışlananlar, etkisizleştirilenler oldu. Bunlar büyük ölçüde “kol kırılır yen içinde kalır” diyerek ya da Erdoğan’dan ürkerek, onun hışmından çekinerek sessiz kalmayı tercih ettiler ve genellikle içlerine attılar ya da çok kapalı ortamlarda eleştirilerini dile getirdiler. Davutoğlu da ilk tasfiye edildiği anda böyle bir tutum izleyecekmiş gibi gözüktü, sessiz kaldı, bir anlamda sineye çekti; ama işler bir yerde koptuktan sonra hızlı bir şekilde parti sürecini başlattı ve erkenden –DEVA’dan da önce– bu partiyi kurdu. Zor bir işti, kendisi de bunu söyledi, dışarıdan gözlemci olarak biz de buna tanığız ki gerçekten cesaret isteyen bir işti. Risk alarak bunları yaptılar, onlar yaptıktan sonra başkaları da yaptılar, bir yol açtılar bir anlamda; mayınlı alanın mayınlarını temizlediler. Türkiye’de çokpartili bir hayat var, ama Erdoğan izin vermediği kişilerin partileşmesine ya da var olan kendisinin hoşlanmadığı partilerin özgür bir şekilde faaliyet yürütmesine pek tahammül eden bir lider değil. Buna rağmen parti kurdular ve içeriden bayağı bir kopmayı sağladılar. 

Sonuçta AKP’nin içerisinde özellikle Davutoğlu’nun genel başkan ve başbakan olduğu dönemlerde öne çıkan bazı isimler koptular. Bu kopuşun AKP’ye çok olumsuz etkisi olduğu kanısındayım — kanının dışında, görüyorum da. AKP’de başlamış olan erimeyi ve düşüşü hızlandıran bir şey oldu; AKP’den Gelecek Partisi’ne giden kadrolar AKP’nin tükenişini hızlandırdı. Ardından DEVA da aynı şekilde gelince, AKP’nin krizi iyice ortaya daha belirgin bir biçimde çıktı.

Fakat şöyle bir olay var: Yapılan kamuoyu araştırmalarında –ki Davutoğlu dünkü yayında bundan bahsetti– memnun olmadığı anlaşılıyor. Her iki partinin de çok yüksek oranlarda olduğu gözükmüyor. Özellikle DEVA bazı araştırmalarda biraz daha yüksek görünüyor, ama şu aşamada benim gördüğüm kadarıyla Gelecek Partisi’nin AKP üzerindeki etkisi çok daha psikolojik ve bir anlamda da –yabancı bir kelime, nasıl söylenir bilmiyorum ama– ontolojik. Yani, AKP’nin, Erdoğan’ın varlık iddiasını, kendi iktidarını temellendirirken kullandığı lâfları, söylemleri açığa çıkartan, boşa çıkartan bir dil kullanıyor Ahmet Davutoğlu. Bu özellikle altı çizilmesi gereken bir husus, Davutoğlu daha siyasî bir tartışmanın içerisine giriyor, kuşkusuz onda da ekonomi konusunda eleştiriler var, diğer somut konularda eleştiriler var; ama esas olarak Erdoğan’a yönelik ve iktidara yönelik eleştirilerinin daha siyasî olduğunu, daha geçmişin bugüne nasıl taşındığıyla ilgili olduğunu söylemek mümkün. Bu da AKP’nin kendi tabanında, zaten yaşamakta olduğu yabancılaşmayı ve kopuşu hızlandırma etkisine sahip. Ali Babacan ve DEVA Partisi, eleştirilerini daha az siyasî, daha çok ekonomik-sosyal alanda tutmaya çalışırken, Gelecek Partisi’nin eleştirilerinin, politik eleştirilerinin ve yer yer ideolojik eleştirilerinin çok ciddi şekilde bir tahribata yol açtığı kanısındayım. Bu, seçim sonuçlarını nasıl etkiler, bugünden onu söylemek mümkün değil; ama Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yaşamış olduğu varoluş krizini daha da derinleştirdiği muhakkak. Kürt meselesi konusunda özellikle demin sözünü ettiğim o 2015 Haziran ve Kasım arasında yaşananlar ve bunun Ahmet Davutoğlu’na fatura edilmesi meselesi var. Davutoğlu, bundan çekinmiyor, sorumluluğunu üstleniyor ve yaptığını savunuyor. Yaptığını savunuyor derken, tabii ki kendisi o döneme ilişkin yöneltilen çok sert hak ihlâlleri vs. konularındaki suçlamalara “İyi yaptım” diye cevap vermiyor; ama kendi çizdiği perspektifte, o dönemi bir başarı olarak gösteriyor. İlginç bir şekilde, bu partinin güneydoğuda örgütlenmekte çok zorlanmadığını görüyoruz ve muhafazakâr Kürtler’de Gelecek Partisi’ne ilginin belli anlamlarda olduğunu duyuyoruz. Bunu da bir not olarak koymakta yarar var. Gelecek Partisi’nin en önemli meselelerinden birisi, bunun Ahmet Davutoğlu ile çok özdeş bir parti olarak algılanması. Bunu sordum, bundan rahatsız olduğunu belirtti Davutoğlu. Ve çok güçlü bir kadroya sahip olduklarını söyledi — ki biraz bilenler, araştıranlar bunun büyük ölçüde doğru olduğunu görüyorlar. Yani, değişik alanlarda kendini kanıtlamış, öne çıkmış birçok ismin –akademisyen, siyasetçi– emekli büyükelçilerin, bürokratların ya da sosyal bilimcilerin, entelektüellerin olduğu bir parti burası. AKP içerisinde deneyimli birtakım eski siyasetçiler, il başkanları, milletvekilleri var ve bunlar aslında değişik vesilelerle, tabii medyanın kendilerine çizdiği dar alan içerisinde görüşlerini de ifade ediyorlar. Ama, Davutoğlu’nun belki de bütün o kimliğiyle ilgili bir şey, onun bir üstün duruşu ile ilgili bir şey: Parti hâlâ bir Davutoğlu partisi görünümüne sahip bence. Davutoğlu bunu istemiyor, bunun böyle olmadığını söylüyor; lider ve kadro arasında çok hassas bir denge olduğunu ve kendilerinin bu dengeyi tutturduğunu söylüyor. Benim gözlemim, henüz o denge tutmuş gibi değil. Kimin yanıldığını ileriki süreçte göreceğiz. Çok uzatmaya gerek yok, hızlı bir şekilde örgütlenen, engellere rağmen örgütlenen, bütün kurumlarını oluşturan, kongresini yapan, söylemini iyice şekillendiren, güçlendirilmiş parlamenter sistem önermesini hazırlayıp bunu özellikle diğer muhalefet partilerine anlatan, kapı kapı dolaşan ve bayağı hamarat bir parti söz konusu, bayağı çalışan bir parti söz konusu. Ama, işlerin hiç de kolay olmadığı muhakkak hâlâ; çünkü her şeye rağmen, yaşadığı bütün krize rağmen, çok güçlü devlet imkânlarını sonuna kadar kullanan ve demokrasinin önünü alabildiğince tıkayan bir otoriter Erdoğan figürünün olduğu yerde, bu partinin işinin çok daha zor olduğunu kabul etmek lâzım. Fakat, şunu da not düşmek lâzım: Eğer Erdoğan ve AKP’nin artık hiçbir şey vaat etmediği noktasına gelirse seçmen –dikkat ederseniz AKP seçmeninden bahsediyorum, AKP kadrolarından bahsediyorum– yöneleceği ilk adreslerden birisi olacağı da muhakkak. Dolayısıyla, Gelecek Partisi’nin geleceği büyük ölçüde AKP’nin ve Erdoğan’ın geleceğiyle ilişkili olarak gözüküyor. Şu âna kadar ellerinden geldiği kadar o günlere, o geleceğe hazırlanmış olduklarını söylemek mümkün. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus