2021 için: Sürdürülebilir cesaret

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

2021 Türkiye için demokrasi, özgürlük, adalet, çoğulculuk ve laiklik gibi değerlerin baskın olduğu bir yıl olabilir. Bu öncelikle sivil toplumu güçlendirmekle mümkün.

Yayına hazırlayan: Sefa Taşkın

Merhaba, iyi günler. 2020’nin son gününde ve son yayınımızda karşınızdayım. Aslında ne diyeceğimi çok fazla bilmiyorum, çok fazla hazırlık yapmadım. Sadece bir kavramı saptadım, başlığa koydum: Sürdürülebilir Cesaret. Bu kavram, benim için çok değerli bir kavram; hayatımdan çıkardığım bir sonuç diyebilirim buna, ama esas olarak son beş yıldır Medyascope deneyiminde çıkardığım bir sonuç. 

Son beş buçuk yıl, Türkiye’nin yakın tarihindeki en kritik, en zor yıllara tekabül ediyor. Belli bir aşamaya kadar demokrasisinde, temel hak ve özgürlüklerinde, hukuk devletinde ciddi aşamalar kaydetmiş bir ülkenin adım adım geriye gittiği tarihlere denk geldi bizim Medyascope maceramız ve o süreç içerisinde çok kritik olaylar yaşadık. Bunlarınn en çarpıcısı tabii ki darbe girişimiydi. Sadece o değil, olağanüstü hal koşulları altında yaşadık, çok şeyler yaşadık ve en son bu sene de pandemi (koronavirüs salgınıyla) tüm yeryüzünde olduğu gibi bizler de Türkiye’de bunu yaşadık. 

Bütün bu zorlukların içerisinde çok kızdığımız, öfkelendiğimiz anlar oldu ve kendimizi baskı altında hissettiğimiz, özgür hissetmediğimiz anlar oldu, çok şikâyet ettiğimiz anlar oldu. Fakat, bu anlarda yapılması gerekenin, temel hedefin –ben öyle görüyorum– sürdürülebilirlik olduğunu düşünüyorum. Yani, kısa vadede, hemen, hızla saman alevi gibi olmamak, olabildiğince temkinli, rasyonel olmak ve ileriye bakmak. Mümkün olduğu kadar orta hatta uzun vadeli bakabilmek. Bunu yapabildiğimiz ölçüde, bir şeyleri değiştirme imkânı olduğu kanısındayım. Bizim Medyascope deneyimimiz bunun için –benim açımdan en azından, siz izleyenler nasıl değerlendiriyorsunuz bilmiyorum ama– böyle oldu. İlk başladığımız anda, düşündüğüm, hayal ettiğim ile şimdi geldiğimiz yer arasında çok büyük bir fark var, olumlu anlamda. Bu kadarını kesinlikle tasavvur bile edemiyordum. 

Birçoklarının bana ve bize, diğer arkadaşlarıma da sorduğu o soru hep önümüzde duruyordu: “Ya başımıza bir şey gelirse?” sorusu. Bu ihtimal hep vardı, hep var; ama başımıza bir şey gelir sorusu nedeniyle hareketsiz kalmamak gerekiyor. Yine doğru bildiğini yapmak gerekiyor, inatla yapmak gerekiyor. Tab,i bunu yaparken de, dediğim gibi, işte bu anlamıyla bir cesaret, ama yanına muhakkak bir sürdürülebilirlik koymak lâzım. Biz bu işi yaparken, pekâlâ çok etkili bir 6 ay, bir yıl, belki de bir buçuk yıl yapabilirdik. Varlığımızı sürdürebilirdik, sonra değişik nedenlerle bu varlığımız sonlanabilirdi. Burada değişik neden denirken ilk başta tabii ki akla gelen, siyasî iktidarın baskıları, engellemeleri, ama sadece bunlar değil; çünkü hayat çok karmaşık, devlet-toplum ilişkilerine indirgenemeyecek kadar karmaşık, çok farklı şeyler var. Toplumun içerisinde çok ciddi dayanışma ve çatışma alanları var. İnsan zaten başlı başına bir fenomen. İnsanın varlığı tek başına iyiliğe delâlet etmiyor. İnsan iyilik ve kötülükle beraber, olumluluk ve olumsuzlukla beraber gidebiliyor. Dolayısıyla olabildiğince dikkatli olmak ve cesareti uzun süreli kılabilmek gerekiyor. 

2021 için bunu neden söylüyorum? 2021, Türkiye’de çok sayıda şeyin değişebileceği bir yıl — dünyada zaten değişecek. Dünya zaten bu koronavirüs ile beraber çok acayip bir dönem yaşadı, yaşamaya da devam ediyor. Fakat, önümüzdeki yıl, işin renginin birazcık değişmesi, birazcık toparlanma söz konusu; ama toparlanırken de dünya eskisi gibi devam mı edecek çok emin değilim. Eskisinden daha iyi olabileceği gibi, eskisinde daha kötü de olabilir; bütün bu seçenekler önümüzde duruyor. Bu, Türkiye için de aynen geçerli. Türkiye için ben iyimserim. Dün Prof. Dr. Üstün Ergüder ile bir yayın yaptım, izleyenler olmuştur. Üstün Hoca da –maşallahı var– 85 yaşında, ama hiç göstermiyor. Üstün Hoca kendisinin hep iyimser birisi olduğunu söyledi ve hep olabildiğince bardağın dolu tarafına bakmaya çalıştı. Örneğin, Osman Kavala davasında Anayasa Mahkemesi’nde sekize yedi, Kavala’nın aleyhine sonuç çıkmasına, yedi kişiyi önemsediğinin altını çizerek iyimser bir bakış sergiledi. 

Ben hoca kadar olmasa da –sizler de biliyorsunuzdur, izleyenler de biliyordur–, olabildiğince iyimserim. İyimser olmaya çalışıyorum. Fakat, iyimser olmak, iyimser olmayı istemek, Türkiye’nin realitelerini yok saymak anlamına gelmiyor. Realiteleri çarpıtmak, biz gazetecilere yakışacak bir şey değil. Türkiye’nin realiteleri, Türkiye’nin gerçekleri çok sorunlu, Türkiye’nin her yerinde sorun var. Öncelikle, ekonomisi çok sorunlu, bunların nasıl aşılacağı bilinmiyor, iktidarın birtakım düzenlemeler, kısa süreli bir rahatlama demeyeyim ama gevşemeyi sağladıysa da bunun orta ve uzun vadede nasıl yürüyeceği belli değil, çünkü güvenilmiyor iktidara. İktidarın her şeye bakışına, ekonomiye, siyasete, hukuka, demokrasiye bakışına güven yok içeride ve dışarıda. Dolayısıyla, Türkiye’de başta ekonomi olmak üzere birçok alanda bir dizi sorun var. Türkiye çok kötü yönetiliyor ve ülkeyi kötü yönetenlerin bu kötü yönetimden iyi yönetime dönmelerinin imkânının kaldığını sanmıyorum. 

Yönetim yapısı böyle sürdüğü müddetçe bu işin toparlanabilmesi bana mümkün gelmiyor. Öncelikle, Başkanlık Sistemi daha başından itibaren olmayacağı belli bir sistemdi, olmayacağı çok hızlı bir şekilde anlaşıldı. Fakat, bunu kendisi için tesis eden Erdoğan, bundan vazgeçmemek için elinden geleni yapacaktır. Buna ek olarak AKP-MHP koalisyonu, daha doğrusu Erdoğan-Bahçeli koalisyonu var — MHP bir parti olarak varlığını sürdürüyor olabilir, ama Adalet ve Kalkınma Partisi’nin parti vasfını büyük ölçüde kaybettiğini, bir aile şirketine dönüşmüş olduğunu, uzun zamandan beri söylüyoruz. Bu esas olarak bir Erdoğan-Bahçeli ittifakı. Milliyetçilik temeli üzerine, beka temeli üzerine inşa edilmiş bu ittifakın Türkiye’yi ileriye doğru götürme ihtimalinin hiçbir şekilde olmadığı kanısındayım. Çünkü, onların devletin bekası dediği şey aslında kendi iktidarlarının bekası ve kendi iktidarlarının bekasını sağlayabilmek için de her şeyden vazgeçmeye hazırlar ve vazgeçtiler zaten, birçok şeyden vazgeçtiler. Türkiye artık bir hukuk devleti olarak kesinlikle tanımlanmıyor.

Türkiye’de birçok özgürlük alanı tam anlamıyla devlet tarafından kapatılmış durumda, şu akşam, bu gece yaşanacak şeylere bakın — daha doğrusu devletin yaşatacağını söylediği şeylere: Evlerdeki yeni yıl partilerine dahi müdahale etme iddiasındaki ve bunu iyi bir şeymiş gibi pazarlayan bir devlet noktasına geldik. Bunca yıllık hayatımda böyle bir şey, hiç başıma –hiçbirimizin başına– gelmedi. Aklımıza da herhalde gelmezdi. Şu âna kadar değişik zamanlarda, değişik yeni yıla girişler yaşadık, ben de yaşadım. Bu kadar garibini, bu kadar tatsızını hatırlamıyorum.  Bu sadece ve sadece koronavirüs ile açıklanabilecek bir şey değil. Tabii ki esas olarak salgın bunun tetikleyicisi, fakat aynı zamanda devletin bu salgını bahane ettiğini söylemek de mümkün. Geçmişe çok fazla takılıp kalmayalım, ileriye bakalım. İktidarın ileriye bakabilme yeteneği ve yeterliliği bence kalmadı. Fakat, bunun yerine Türkiye’yi ileriye taşıyabilecek kişiler, kurumlar nelerdir? Bu konuda da çok net cevaplar vermemiz mümkün değil. 

İşte 2021, bu açıdan çok önemli bir yıl olabilir — olacak demiyorum, daha temkinli konuşuyorum, olabilir diyorum.  2021’de Türkiye’nin yaralarının tekrardan nasıl sarılacağı, Türkiye’nin nasıl yeniden inşa edileceği görülecek. Yeniden inşadan kastım tabii ki öncelikle hukuk devleti, demokrasi, temel hak ve özgürlükler; çoğulculuğun yeniden ihyası — yani yeniden derken, eskiden çok muazzam bir çoğulcu yapımız vardı iddiasında değilim ya da hukuk devleti derken de ya da demokrasi derken de eskiden de çok ciddi sorunlarımız vardı, ama şimdi o eskiyi aratacak denli kötü bir dönemden geçiyoruz ve bu yaraların bir an önce sarılması lâzım. Bu anlamda, 2021 bir fırsat olabilir. Fırsat olabilmesi için ne gerekiyor? İktidarın öncelikle değişmesi gerekiyor, fakat iktidarın değişmesini mümkün kılabilecek bir seçim şu anda önümüzde gözükmüyor. Erdoğan’ın yanaşmadığı bir seçimin Türkiye’de olması pek gerçekçi değil. 

Şunu da unutmamak lâzım tabii ki: Devlet Bahçeli yakın dönemde seçimlerin tarihine karar veren kişi olarak tarihe geçti. Dolayısıyla, Devlet Bahçeli’den yine bir manevra, bir atak gelebilir ve Türkiye birdenbire kendini seçim atmosferi içerisinde de bulabilir. Her neyse, her halükârda Türkiye’de 2021’de bir seçim olabilmesine iktidar koalisyonundaki büyük ya da küçük ortak karar vereceğe benziyor. Fakat, burada bu kararın verilebilmesi, iktidar dışındaki güçlerin, muhalefetin ve kendini muhalefetin içerisinde görmese de iktidardan rahatsız olan kesimlerin yapacaklarıyla alâkalı olacak. Oralarda, toplumsal muhalefet denen olay da buna dahil, Parlamento’daki siyasî muhalefet, siyasî partiler, özellikle yeni kurulan partilerin 2021’de, DEVA, Gelecek Partisi ve nispeten onlardan daha eski olsa da yine yeni parti olarak kabul edilebilecek İYİ Parti’nin 2021’de daha fazla öne çıkması söz konusu olabilir. 

İşte, bütün bunlarda da yine aynı şeyin, “Sürdürülebilir Cesaret” diye anlattığım şeyin kilit bir kavram olacağı kanısındayım. İktidara karşı olan çevrelerde şu tür eğilimler var. İlkin, mutlak bir pesimizm, kötümserlik var; ne olursa olsun iktidarın değişmeyeceğini düşünenler, Erdoğan’ın ne yapıp ne edip iktidarda kalacağını, hatta seçim bile yapmayacağını söyleyenler var. Bu yaklaşım 31 Mart’ın İstanbul’da yenilenme sürecinde de bayağı baskın olmuştu, fakat bu konuda böyle düşünenler yanıldıklarını anladılar. Birinci olarak bu eğilim var; bir diğer eğilim de, iktidara yönelik karşı çıkışların alabildiğine sert olmasını dayatanlar var; bu da aslında iktidarın tezgâhlamış olduğu, güçlendirdiği, her geçen gün güçlendirdiği kutuplaşma tuzağına düşmek anlamına geliyor. 

Bu tür çıkışlar, genellikle sürdürülemez çıkışlar bana göre. Çok sert konuşan, çok sert çıkışlar yapan kişilerin, kurumların kısa bir süre sonra etkilerini yitirdiğini gördük. Türkiye’nin yakın tarihine bakın, adını hatırlamadığımız çok sayıda lider adayı çıktı. Çoğunun adını hatırlamıyoruz, özellikle muhalefetin içerisinden çıktı; hâlâ çıkmaya çalışanlar var — Mustafa Sarıgül, Muharrem İnce var. Dün, Cumhurbaşkanı Erdoğan Külliye’de Demokratik Sol Parti Başkanı’nı kabul etmiş — inanın bana, Demokratik Sol Parti Genel Başkanı’nın adı ezberimde değil, ama kabul etmiş. Muhalefetin içerisinde ya çok sert çıkanlar ya da çok yumuşak bir şekilde yanaşanlar da var. Bütün bu ortamın içerisinde cesareti, kararlılığı kaybetmeden –ki kararlılıktan kastettiğim: demokrasi, temel hak ve özgürlükler, hukuk devleti; onun dışında herhangi bir arayış değil–, bunları kaybetmeden, cesareti kaybetmeden fakat bunun böyle bir anlık, kısa süreli bir mücadele değil, çok yaygın, tüm toplumu olabildiğince içine katmaya çalışan, sivil toplumu güçlendirmeyi hedefleyen bir çaba — ki iktidarın sivil toplumu güçsüzleştirmek için elinden geleni yaptığını biliyoruz. 

Burada genellikle insanların gözüne “karşı mahalle” geliyor; yani iktidarın kendisine zıt olan, karşı kutuptaki insanların toplumsal örgütlenmesini zapturapt altına almak istediği görülüyor. Fakat, kendi mahallesine de bunu yapmış durumda Erdoğan, uzun bir süredir; burada tabii büyük ölçüde rızaya dayalı olduğu için bu kişiler kendilerini Erdoğan’a tâbi kıldılar. İslâmî hareketin içerisindeki, İslâmî câmia içerisindeki çok sayıda cemaat, grup, vakıf, şahıs, bir şekilde Erdoğan’a bağlılıklarını çoktan belirttiler. Bazıları yavaş yavaş çıkmak istiyor, kendilerini kurtarmak istiyor; ama işleri o kadar kolay değil. Orada büyük ölçüde rızayla olan, al-ver ilişkisiyle gerçekleşen bu denetim, karşı tarafa baskı üzerinden yapılmak isteniyor. Dolayısıyla, şu anda Türkiye’de öncelikle yapılması gereken şeylerden birisi adım adım sivil toplumu yeniden, tekrar güçlü kılmak, örgütlü kılmak. Bu noktada, kadın hareketinin özellikle 2020’de çok iyi bir sınav verdiğinin altını çizmek lâzım. 

Çok fazla uzatmak istemiyorum, 2020’yi ve 2021’yi yarın, önce Metropol Genel Müdürü Özer Sancar ile konuşacağım. Siyaseti, neler olduğunu, neler olabileceğini konuşacağız; ayrıca, Kemal Can ile “Haftaya Bakış”ı yarın saat 16.00’da her zaman olduğu gibi canlı olarak sunacağız. Bu arada geçen hafta, geçen cuma söylediğimiz gibi, hem 2020’ye hem de 2021’de olabileceklere Kemal ile birlikte bakacağız. Onun için çok daha fazla uzatmak istemiyorum. Evet, 2021’in hepinize ve hepimize öncelikle sağlık getirmesini, barış getirmesini ve heyecan getirmesini istiyorum. Cesaret getirmesini istiyorum ve Türkiye’nin yeniden demokratik, özgür –yeniden demeyelim, yenideni yanlış anlayacaklar, yanlış anlayanlar olacak, ben dahil olmak üzere; Türkiye hiçbir zaman mutlak anlamda demokratik, özgür bir ülke olamadı maalesef; ama bugünkü kadar da benim yaşadığım dönemler içerisinde kötü bir dönem maalesef olmadı– Türkiye’nin özgür, demokratik, çoğulcu bir hukuk devleti olmasını ve tabii ki bütün bunları yaparken de laikliğe çok ciddi bir şekilde sahip çıkmasını ve 2021’in, bunların öne çıktığı bir yıl olmasını temenni ediyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus