Michaël Fœssel: “Mahremiyetin varoluştaki yeri, ne devletin ne toplumun, hatta ne de tıbbın yetkisi altına girmeli”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Nicolas Truong’un filozof Michaël Fœssel ile yaptığı, 31 Aralık 2020’de Fransız Le Monde gazetesinde yayınlanan söyleşiyi Türkçe’ye Haldun Bayrı çevirdi.

İktidar sağlık ve güvenlik önlemleriyle mahremiyetimizin göbeğine kadar girdiği için, filozof Michaël Fœssel özgürlüklerden yoksun kalma sınavının siyasete ilgiyi tekrar yenileyeceğini umuyor.

Yüksek Mühendislik Okulu’nda (École polytechnique) felsefe dersleri veren ve Esprit dergisinin yazı kurulunda bulunan Michaël Fœssel, iki yıl önce, Türkçeye “Suç Tekrarı. 1938” ya da “Nüksetme. 1938” diye çevrilebilecek Récidive. 1938’i yayımladı (PUF, 2019). Emmanuel Kant’ın eserlerinin uzmanı vasfıyla, mahremiyetin neden siyasî bir sorun olduğunu ve demokratik bir toplumda neden bir “hak iddia etme konusu” hâline geldiğini açıklıyor.

Michaël Fœssel

Kovid-19’a yakalandınız. Tüm gezegeni saran bir hastalığa yakalanmanın mahrem tecrübesi ne gösterdi size?

Bulaşıcı bir hastalık her daim kendimizi dinlememize ve ötekileri teftişten geçirmemize yol açıyor. Gezegendeki tüm insanların tek olmasa da baş konusu hâline gelen virüse yakalanmadığınız müddetçe, bu size bir nevi soyut tehdit gibi görünüyor. Hastalığın değil sosyal etkilerinin tecrübesi var. Virüse yakalandığınızı öğrendiğiniz vakit, tuhaf bir şey vuku buluyor: Âdeta aylardan beri aktüalitenin gelgitlerini belirleyen söylemler ve alarmlar âniden bedeninize girmiş gibi oluyor.

“Kovid-19, hafif atlatıldığında, mahrem ile kamusalın iç içe geçtiği bir tecrübe; öyle ki, bu çektiğinizin tekil bir virüsten mi yoksa zamâne illetinden mi olduğunu bilmiyorsunuz artık”

Ben hafif belirtilerle atlattım; daha ciddi âraz gösterenler için bu hastalığın, her ciddi patolojide olduğu gibi, mahrem bir kavga olduğunu tahayyül ediyorum. Ama bu salgın, sadece nesnel ciddiyetiyle ilişkili olarak yaşanmaz. Kovid-19, hafif atlatıldığında, mahrem ile kamusalın iç içe geçtiği bir tecrübe; öyle ki, bu çektiğinizin tekil bir virüsten mi yoksa zamâne illetinden mi olduğunu bilmiyorsunuz artık. Hastalık bütün zihinleri ve bütün ekranları meşgul ederken, bunun “bu kadarcık” olduğuna (benim vakamdan söz ettiğimi hatırlatayım) kendini ikna etmek güç oluyor. Benzeri görülmemiş boyutta bir jeopolitik olay içimizde yer etmiş ve en ufak bir ateş nöbetinde dünyanın sonunu ilan ediyormuş gibi biraz.

Virüse yakalandığınız andan itibaren dikkat çekmenin pek zor olmadığını ben de başkaları gibi tecrübe ettim. Bu vesileyle hekimlik sırrının darmadağın olduğunu da ayrıca kayda düşmek gerek: Kovid’den ölüp de bizim vefat nedenini bilmediğimiz tek bir tanınmış kişi yoktur. Dünya çapındaki bu ilgiyle beraber, ne yazık ki, çok daha ciddi olmalarına rağmen başka hastalıklar paranteze alındı.

Sağlık krizinin güvenlikçi idaresi ne ölçüde sizin “mahremiyet yoksunluğu” diye adlandırdığınıza yöneltiyor?

Şayet mahremiyet, saklama ya da en azından toplumun yargısına sunmama arzusunda olduklarımıza işaret ediyorsa, bulaşıcı bir hastalığın bunu kırılganlaştırdığı açıktır. “Görünmez düşman”ın etkilediği bedenler, enikonu görünür olup kolaylıkla kuşku nesnesine dönüşüyor. Hareketlerimizin her birini izlemeye yönelik uygulamalar, lokantalarda kaydolma zorunluluğu ya da temaslı vakaların idarî araştırması, mahremiyet çemberinde bir silinmeye yol açıyor.

Evlere kapanmanın bazı sosyal zorlamaları parantez içine alarak mahrem tecrübelere kavuşmak için bir fırsat olduğu ileri sürüldü. Mahremle özeli karıştırmaya varıyor bu. “Evinde kalma” mecburiyeti, sosyal etkileşimler alanına nazaran daha emin olduğu varsayılan özel çemberi (ailevi ya da bireysel – ki her zaman emin değildir) yeniden kendimize merkez almamız gereğiyle bağlantılı. Özel alandan farklı olarak, mahremiyet ilişkisel bir mefhumdur: Mahrem bağlar gözlerden uzakta kurulur, ama yine de bağdırlar.

Bu bakımdan, ölümün eşiğindeki yakınlara refakat etmeye yasak konulması, sağlık gerekçelerine rağmen, bir nevi skandaldır. Hayata insâniyet katanı, yaşamak için feda edemezsiniz. Kaldı ki “virüsle beraber yaşamak” zorunda olduğumuzu söylemenin de pek bir anlamı yok. Biz insanlarla yaşarız. Mahremiyetin varoluştaki yeri, ne devletin ne toplumun, hatta tıbbın yetkisi altına bile girmemeli.

Mahremiyet ne ölçüde siyasî?

Mahremiyet, hiçbir zaman verili olmayıp daima fethedilmesinin gerekmesi yüzünden siyasîdir. Aydınlanma Çağı’nda kamusal alanın icadı, kadınlar için kocalarının ve günah çıkarma papazlarının gözünden uzakta duygularını ifade etmenin bir yolu olan hatıratların popülerleşmesiyle çağdaştır. Kendileri hakkında biraz daha az yargıda bulunulması hakkını ele geçirmek için, kadınların, evli olmayan çiftlerin, eşcinsellerin, vb., yaşam biçimlerini kamusal alanda sergilemeleri gerekmiştir.

“İnsan sürekli geçim yolları aramak zorunda bırakıldığı vakit, hayatının bir boyutunu kaybediyor”

Demokratik bir toplumda, mahremiyet bir hak iddia etme konusu hâline geliyor; çünkü ev alanı aynı zamanda bir adaletsizlik ve şiddet mekânı da. Bundan sonra da, şimdiye kadar “özel” çembere ait telakki edilenlerin görülür hâle gelmesi kaçınılmaz, hatta temenni edilir olur. #metoo hâdisesinin gösterdiği de tam budur: Derinlemesine eşitsiz kalmaları hasebiyle, cinsler-arası ilişkilerde fiilî bir siyasîleşme. Kendini teşhir etmeyi, ya da bireylerin aşk ya da cinsel yaşantısının her ayrıntısına devletin burnunu sokmasını içermez bu. Buna karşılık demokrasinin, Claude Lefort’un “meşruluk ve gayrımeşruluk üzerine tartışmanın meşruluğu” diye adlandırdığına dayandığını gösterir.

Bu tartışmanın sadece kurumsal, ekonomik mevzularla, ya da geleneksellikleri hasebiyle soylu olduklarına hükmedilen kimliksel mevzularla sınırlı kalması için bir sebep yoktur. Ayrıca “toplumsal”ın (mahremin sık sık hapsedildiği) alanındakilerin sosyal sorunlar başlattığı da kolaylıkla fark edilir. Madden eğreti durumda olmak çoğu zaman mahrem alanın azalmasıyla atbaşı gider. İnsan sürekli geçim yolları aramak zorunda kaldığı vakit, hayatının bir boyutunu kaybediyor.

Sosyal ağlarda extimité’nin (“Kendi kendinin güneşi olarak ‘kendisi etrafında dönen’ bu özerk özne kendinde ‘kendinden fazla bir şey’le, merkezinde yabancı bir bedenle karşılaşır. Lacan’ın uydurduğu extimité terimi tam da bunu, mahremiyetin ortasındaki yabancıyı adlandırmayı hedefler…” Slavoj Zizek, Yamuk Bakmak, çev. Tuncay Birkan, Metis Yay., 2005, s.224-225 — Ç.N.) sahnelendiği sırada, neden bir “mahrem paylaşımı” savunması yapıyorsunuz?

Mahrem tecrübelerini paylaşma arzusu doğaldır: İnsanlar tecrübelerinin tüm çemberlerinde meşrulaştırma arayışındadırlar. Aşklarımızdan bahsederiz, fantazmlarımızı anlatırız ya da bedenlerimizden söz ederiz, çünkü tecrübelerini yüzleştirme kaygısı taşıyan dil varlıklarıyız. Mesele bu paylaşımın kiminle ve hangi yollarla yerine getirildiğidir. Kim olduğunu ve ne yaşadığını gösterme arzusu üzerine kurulu sosyal ağlar bu paylaşımın evrensel olabildiği yanılsamasını verir. Bir tecrübenin ancak en çok sayıda kişiyle paylaşılmak kaydıyla gerçek olduğunu telkin eder.

“Bir aşkın ya da cinsel tecrübenin sahiden vuku bulduğu ve anlam arz ettiğinden emin olmak için, onu söylem nesnesine dönüştüren takipçilerimize emanet etmeye çağrılıyoruz”

İnternetin mümkün kıldığı bağlantılar, mahremiyet üzerine gayet çağdaş bir kuşkuyu sömürür gibi görünüyor bana. Bir aşkın ya da cinsel tecrübenin sahiden vuku bulduğu ve anlam arz ettiğinden emin olmak için, onu söylem nesnesine dönüştüren takipçilerimize emanet etmeye çağrılıyoruz. Cep telefonlarımızla çektiğimiz ve daha doğru dürüst bakmadan Web’e gönderdiğimiz o sanat eseri fotoğrafları için de aynı şey geçerli.

Bu bir teşhircilikten ziyade, yaşamakta olduğumuzun anlamı üzerine bir kararsızlıktan gelmektedir. “Mavi tik”ler, “like”lar, ya da Facebook’taki “arkadaşlar” bu kararsızlığa cevap vermektedir; ama çoğu zaman yanılsamaya dayalı olduğu git gide daha çok ortaya çıkan bir şekilde. Gerçekten de etkin alanda mahrem bir tecrübe gerçekleşmektedir. Bu tecrübenin gerektirdiği yakınlık, bedenler ve sözler arasında dijital aletler tarafından ancak taklit edilebilir.

Récidive adlı kitabınızda, 1938 yılındaki siyasî, etik ve toplumsal feragatler ile, zamanımızın feragatleri arasındaki benzerlikleri gösteriyorsunuz; “duygulardaki bir bozgun”dan bahsediyorsunuz. Bazı tesirlerin erozyonu demokrasiyi hangi nedenlerle tehdit ediyor?

1938 yılının Fransız basınını ve edebiyatını okurken, otoriter söylemlerin güç kazanmasıyla duyarsızlığın siyasî meziyet mertebesine terfiinin eşzamanlılığına çok şaşırdım. Geleneksel Yahudi aleyhtarı çemberlerin ötesinde, Almanya’dan gelen Yahudi mültecilerden hesaplı soğukluk kılığına büründürülmüş bir husumetle bahsedildiği bir yıl bu.

Aynı zamanda Sartre’ın, bir ergenin dünyaya duyarsızlaşıp kendi karakterini Yahudiler’in ve Halk Cephesi’nin horgörülmesi üzerine kurarak nasıl faşistleştiğini tasvir ettiği bir öyküyü, “Bir Şefin Çocukluğu”nu (çev.: Eray Canberk, Habora Kitabevi, 1967) yazdığı yıl bu. Son olarak, 1938, Bernanos’un “Ay Altında Büyük Mezarlıklar”nda (Les Grands Cimetières sous la lune), “Bu zamanın insanının kalbi sert, bağrı yanık” yazdığı yıl. Demokratik ilkelerin terk edilmesi, öznellikleri bir nevi dondurucuya almayı gerektirmektedir: Ortalığa hükmeden tutkunun korku olduğu dönemlerin baş özelliği bir sertlik ve bağrı yanıklık karışımı.

Günümüzdeki durum elbette 1930’lu yıllardakinden tarihsel olarak farklı. Buna karşılık, cisimsizleşmiş bir işletme aklı ile hazin tutkuların ittifakı, Avrupa’da yeniden bir sürekli bunalım rejiminin yerleşmesinden beri göz alıcı biçimde tekrar sökün etti.

Ancak demokrasi sadece hukukun düzenlediği usûllere dayanmaz. Aynı zamanda, genel olarak ötekinin –yabancının, yoksulun ve hatta artık virüs taşıyıcısı olabilen başka bedenin– bir tehdit gibi algılandığı andan itibaren, sıkı bir sınava tâbi tutulmaktadır. Aksine, canlı bir demokrasi duyarlı bir demokrasidir ve orada, bir arada yaşama olgusu bir dayatma gibi algılanmaz.

2015’teki saldırılardan sonra, teraslar ve kafeler direniş adacıkları gibi, ya da daha ziyade bir özgürlüğün ve bir yaşam tarzının vurgulandığı mekânlar olarak görülmüştü. Bugün ise tehdidi altında olduğumuzu temsil ediyorlar…

Saldırılardan sonra kafeye gitme arzusunun bir direniş eylemi oluşturduğunun bildirilmesi, bugün geliştirilen ve bu arzunun medeniyetsiz davranışın daniskası olduğu fikri kadar abartılı geliyor bana. Bununla birlikte, 2015’te teröristlerin niyetinin, demokratik toplumlardaki çöküşle özdeşleştirdikleri zevk mekânlarını hedef almak olduğu hatırlanabilir. Geriye dönüp bakarsak, bugün Fransızlar’ı, özellikle de zevküsefaları için sağlık kurallarını feda eden gençleri bilinçsizlikle suçlayan söylemlere buruk bir tat veriyor bu.

Bu söylemlerin tecrübeye dayalı bir temeli yok: Yurttaşların çoğunun bundan bir sene önce tasavvur edilemeyecek olan kısıtlamalara boyun eğdiklerini kabul etmeliyiz. Özellikle, hijyenist tavırlar pandemiden önceki otoriter eğilimleri biraz fazla andırıyor.

Şenlik bitti mi yani?

Savaş-öncesine dönersek, Marc Bloch “Garip Yenilgi”de (LEtrange Défaite), 1930’lu yıllar sonundaki Fransa Cumhuriyeti’nin eksiklerinden birinin, yurttaşlarına şenlik sunmayı becerememiş olması olduğunu kayda düşer. Halk Cephesi’ni (Front Populaire) izleyen yılgınlık ile, aynı zamanda faşist devletlerde düzenlenen şenlikleri karşılaştırır. Demokrasilerin de Nürnberg’deki Nazi kongrelerinin muadilini düzenlememiş olmalarına Bloch üzüldüğü için değil elbette. Tam aksine, o sırada Alman yığınlarını birleştiren Führer’e tapınmanın fersah fersah uzağında, özgürlüğün ve eşitliğin tadını aldırmaya yönelik şenlikler temenni ediyordu o.

Fransa’nın tarihinde uğramış olduğu en dramatik askerî bozguna hasredilmiş bir tahlilin içinde beklenmedik bir etki yaratan bu tespitle, Bloch demokrasinin benimsenmesinde duyarlığın önemini harikulade ifade eder.

Sahici bir şenlik toplumsal hiyerarşilerin askıya alındığı bir mes’udâne eşitlik tecrübesidir. Otoriter ülkelerde düzenlenen devlet şenliklerinden farklı olarak, pasifliğe indirgenmiş izleyicilerin bakışlarının hep birlikte yöneldiği bir merkezleri (reis) yoktur. Toplumsal rollerin ilelebet sürmediğini ve sahne ile salon arasındaki ayrımın aşılmaz olmadığını somut şekilde hatırlatır bu şenlikler.

Sokağa çıkma yasağı gece yaşantısını kısmen ortadan kaldırıyor. Sağlıkla ya da güvenlikle ilgili bir bakış açısıyla, geceler neden bu kadar çok gözetim altında?

Gecenin fizikî mesafelenmeye titizlikle uymaya elverişli bir mekân olmadığını kabul etmek gerek. Sadece kolaylaştırdığı zibidi davranışlar nedeniyle değil; aynı zamanda, nispeten hüküm süren karanlık yüzünden de. Bulaşıcı bir hastalığın varlığı sırasında öncelikli hâle gelen tetikte ve tedbirli olma ahlâkı, çok iyi bir görüş mesafesi gerektirir. Burada da, duyarlıktan ve onun siyasetle bağlarından çıkmayız. Riskleri hesaplayabilmek için, açıkça görmek gerekir. Gecenin zorlaştırdığı da tam budur.

“Sağlık krizi zaten güvenlikçiliğin hükmettiği, yani alacakaranlığa husumet duyan bir bağlamda çıkageldi”

Sokağa çıkma yasağı hakkında sağlık bakımından bir hükme varacak yetkinliğim yok. Fakat gece zamanı uygulanan bir evlere-kapanmadan başka hiçbir şey olmayan bu önlem, yetkililerin gece nazarındaki geleneksel güvensizliklerine de bağlı. İktidar, etkili bir biçimde iş görmek için bedenleri görmelidir, hatta onların davranışlarını önceden görmeye uğraşır. Gece, öngörülemeyenin mekânı olduğuna göre, düzene bir meydan okuma teşkil etmektedir.

Pandemiden hayli önce, video-gözetleme kameralarının çoğalması, neonların beyaz ışığı ve gece yaşantısı üzerine idarî kısıtlamalar, geceyi evcilleştirme, onu gündüz kadar şeffaf kılma arzusunu ele vermekteydi. Sağlık krizi güvenlikçiliğin hükmettiği, yani alacakaranlığa husumet duyan bir bağlamda çıkagelmiş oldu.

Işık-gölge oyununun bir tehdit gibi göründüğü bu bâdire atlatıldıktan sonra, gece arzusunun, yani tanınmaz olma arzusunun tekrar haklarına kavuşacağını umabiliriz. Geceleyin daha az bakılırız, dolayısıyla daha az titizleniriz. Bakıştaki bu müsamaha, özgürlüklerin elle tutulur değerlenmesi olarak demokrasiye bağlıdır.

Jean Eustache’ın “La Maman et la Putain” (“Anne ile Orospu”) filmindeki kahramanın dediği gibi: “Neden insanlar geceleyin daha güzel olur?”

Bu cümleyi telaffuz eden Alexandre (Jean-Pierre Léaud), gündüz yaşamayı seçmiş olan sevgilisiyle ayrılmasına yol açmasına rağmen geceye düşkünlüğünü haklı göstermeye çalışan bir şahsiyettir. Geceleyin insanların nesnel bakımdan daha güzel olmasından değil; burada güzelin, bedenlere atfedilen bir sıfattan ziyade, bir bakış boyutu hâline gelmesindendir. Günışığının altında, birinin “güzel” (ama aynı zamanda zarif, yetenekli, ilginç, rekabetçi de) olduğunu, karşılaştırma yoluyla beyan ederiz.

Rekabete dayalı bir ekonomik sistemde, hüküm verme kıstası performanstır. Geceleyin, karanlık yüzünden karşılaştırmalar yapmak daha zordur. Öyle ki, tamamen bu işe yönelik bir şahsiyet icat etmek gerekmiştir: Bir barın ya da kulübün kapısında içeri kimin girip giremeyeceğine karar veren fizyonomist. Alexandre gibi, geceleyin insanların daha güzel olduğunu söylemek, günışığında kötü gözle bakılacak zibidilikler nazarında alacakaranlığın daha müsamahakâr kıldığını söylemektir.

Geceleyin ne aramaya gidilir? Karşılaştırma mantığını askıya almak değilse? Bu sadece şenlikli gece için geçerli değildir, yürüyüşçünün seyre daldığı gece için de geçerlidir. Gece, görüşü ortadan kaldırmaz, gördüğümüze başka türlü ve daha fazla teveccüh göstermeyi ve onu algılamayı sağlar. Burada da, siyaset uzak değildir. Roma hukukundan miras bir gelenek, gece tanıklıklarının bir yargıç tarafından delil olarak kabul edilemeyeceğini buyurur. Karanlık nedeniyle, tanığın gördüğünü söylediğine tam olarak itibar edilemez. Bunun sonucunda, yargıç suçlamaların üzerine bir sünger çeker. Gece onu bile daha anlayışlı kılmaktadır.

Pandemiyle silahlı saldırılar, sağlıkçılıkla güvenlikçilik arasına sıkışan bir ülke olma bâdiresini yaşadıktan sonra, şenliğin, gecenin ve demokrasinin duygusunu nasıl tekrar bulabiliriz? 2021’den ne ummamız mümkün?

Belki de krizin, bazen çileden çıkartacak derecede kışkırtıcı biçimde açığa vurduklarından yola çıkmak gerek: Devlet iktidarının alanının kaydadeğer bir şekilde yayılması. Artık hükümetlerin ve yönetimlerin bir günde yurttaş evlerine girme hakkını alışlarını tecrübe ettiğimize göre, bir tek ekonomi tarafından düzenlenen ve tüketici bireylerden oluşan siyaset-sonrası bir dünyada yaşadığımızı söylemek daha zor olacak. Bir liberal, devletin mahremiyete bu baskını karşısında infiale kapılır.  

“Günümüzdeki durum, siyasetin boş bir söz olmadığını ve demokraside her şeyin birbirine dayandığını öğretiyor bize: kamu sağlığı konusundaki önlemler, yurttaş özgürlükleri ve en sıradan tecrübeler.”

Fransızlar’ın konu olduğu çocuklaştırma, sık sık haklı biçimde çok damgalandı. Ama yılbaşı dilekleri döneminde olduğumuza göre, daha iyimser bir iddiada bulunma riskine girebiliriz. Şenliği sevenler; ama aynı zamanda aklına estiğinde yürüyüşe çıkmaya, yüzler açık bir şekilde buluşmalara, evin bir kilometrelik alanının dışında yolculuklara, spor etkinliklerine, dinî ibadete, vb. düşkün olanlar, arzularının hastanelerin durumuna ve ülkeyi yönetenlerin uygulamalarına bağlı olduğunu söyleyebilecekler.

Şu son yıllarda özgürlüklere bağlılık, sık sık, güvenlik hedeflerinin bilincinde olmayan ayrıcalıklılara özgü bir lüks gibi sunuldu. Bu özgürlüklerin varoluşsal değeri genellikle onlardan yoksun kalındığı anda fark ediliyor. Günümüzdeki durum, siyasetin boş bir söz olmadığını ve bir demokraside her şeyin birbirine dayandığını öğretiyor bize: kamu sağlığı konusundaki önlemler, yurttaş özgürlükleri ve en sıradan tecrübeler.

Bir salgından hayırlı bir şey çıkmasının beklenemeyeceğini düşünüyorum. Ama bu salgına karşı mücadele vermek için alınan önlemlerin siyasete yeniden ilgiyi artırmasını ummamız mümkün. İktidarın insanların mahrem yaşamına girmiş olması, iktidarın icrasında kolektif bir paylaşım arzusu uyandırabilir — o arzu olmadan da zaten demokrasi olmaz.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus