Erdoğan’ın yeni arayışı: Dışarıda güvercin, içeride şahin

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Hande Sena Kandemir 

Merhaba, iyi günler. İktidar bir süredir ekonomide, yargıda ve demokraside reformdan söz ediyor. Üzerinde çalışmalar yapıldı ve açıklanacak, her an açıklanabilir. Adalet ve Kalkınma Partisi yönetimi, yapılan çalışmaları tartışacak. Tabii ki noktayı Cumhurbaşkanı Erdoğan koyacak ve bize reformlar anlatılacak. Daha önce çok kişi söyledi — ben de söyledim: Bu reform denilenin ne olacağı konusunda çok büyük bir ümit beslemek çok inandırıcı olacağa benzemiyor, çünkü Türkiye’nin özellikle demokraside, yargıda –ekonomiyi bir kenara bırakalım–, demokraside ve yargıda reformdan ziyade, var olan yasalara ve kurallarına uyulmasını ihtiyacı var. Yani mesela Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı meselesi var. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı meseleleri var. İlk akla gelenler bunlar. Çok basit; bunun için bir reform yapmaya falan gerek yok, ama bu kararlar neden uygulanmıyor? Çok basit bir şekilde artık herkesin gördüğü ve kimsenin de saklamadığı bir şekilde, siyasî iktidar bunların uygulanmasını istemiyor. Osman Kavala örneğinde görüyoruz, Selahattin Demirtaş örneğinde görüyoruz. Alt mahkemeler Anayasa Mahkemesi’ni, ya da ülkeyi yönetenler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni tanımıyorlar. Yine de bekleyelim bakalım neler açıklanacak? 

Burada reform yapmaktan ziyade, iktidarın reform yapıyormuş gibi gözükmeye ihtiyacı var ve bunu da kendi kamuoyundan ziyade aslında uluslararası kamuoyuna, özellikle de Batı’ya gösterme ihtiyacı var ve bu anlamıyla bakıldığı zaman, birazcık “dostlar alışverişte görsün” reformları olarak görebiliriz. Ekonomi biraz daha farklı; çünkü ekonomide uluslararası birtakım standartlara, kurallara aykırı hareket edildiği zaman, bunun cevabı çok hızlı bir şekilde kriz halinde ya da var olan krizin derinleşmesi şeklinde kendini gösteriyor. Buna karşılık demokrasi ve hukuktaki geri kalmalar, ihlâller, hak ihlâlleri, Türkiye’yi demokratik olarak geriye götürmeler, Türkiye’de hukuk devletinden iyice uzaklaşmaların hızlı bir cevabı olmuyor. Hızlı cevabını esas olarak verecek olan içerideki kamuoyudur, kendi kamuoyudur ve bunu da büyük ölçüde seçimlerde dile getirir. İşte onu da dengelemek için, “beka” söylemi gibi, “terörle mücadele” gibi, kutuplaştırmayı tırmandırmak gibi yöntem ve stratejilerle bunları denetim altına almak istiyor. 

Sonuçta baktığım zaman, ortada Erdoğan’ın stratejisinin, “dışarıya karşı şirin güvercin” –siyasî terminolojide “güvercin” deniliyor–, barış yanlısı kurallara uyan, çatışmalardan uzak duran, sorun çıkartmak yerine sorun çözmeye çalışan bir profil çizmek istiyor. En azından böyle bir görüntü vermek istiyor; ama içeride de “şahin” –yine siyasî terminolojide “tavizsiz, aman vermez”–, devletin ve iktidarın bekasını ve çıkarlarını her şeyin önüne koyan, topluma dayatan, onunla pazarlık etmeyen, toplumun sorunlarını dinleyip çoğulcu bir şekilde bu sorunları tartışmayı ve bir de bu sorunları çözmeyi aramak yerine kutuplaştırmayı tırmandırarak bunun içerideki sahici sorunların sahici çözümlerinin önünde engel çıkarmak. Şimdi biraz detaylandıralım: En son Yunanistan’la çıkan sorunlarla ilgili çözüm için karşılıklı görüşmeler İstanbul’da bir aradan sonra tekrar başladı. Fotoğraflar verildi. En azından Türkiye burada sorunları masaya getirmek isteyen, masada tartışmak isteyen mâkul bir taraf olarak karşımıza çıkıyor ve bu anlamıyla da tabii ki bu olumlu bir durum. 

Buradan ne çıkar? Buradan çözüm, anlaşma çıkar mı o ayrı bir husus; ama en azından masaya oturan ve bunları tartışan bir Türkiye var. Aynı şekilde Türkiye Avrupa Birliği ile düzenli bir şekilde görüşüyor; en son Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu‘nun temasları vardı ve buradan genellikle pozitif açıklamalar yapılıyor. Mevlüt Çavuşoğlu ne zamandır duymayı unuttuğumuz vize serbestisini bile yıllar sonra tekrar telaffuz etti. Hatırlar mısınız bilmem; Ahmet Davutoğlu başbakan iken çoklukla kullanılırdı, ha bugün ha yarın diye. Olmadı tabii. Şimdi tekrar telaffuzunu gördük; olacağını sanmıyorum, ama en azından telaffuz edilebildi ve Avrupa’dan gelen cevap ve mesajlar da Türkiye konusunda, Türkiye’yi kaybetmeme açısından olabildiğince olumlu mesajlar vermeye çalışıyorlar. Türkiye’yi belli bir yerde tutmak istiyorlar. Bir ara İsrail ile ilişkilerin yeniden düzeleceği ve karşılıklı büyükelçi atamaları yapılacağı söylendi, ama o da bir yerde tıkandı; fakat bu konu hâlâ ciddi bir şekilde gündemde. 

En son İngiltere’de The Times gazetesinin etraflıca yaptığı bir haber dosyası vardı. Orada, Türkiye’de üslenmiş olan, uzun bir süredir Türkiye’ye yerleşip bir kısmı vatandaşlık kazanmış olan Hamas’lılara yönelik birtakım kısıtlamaların getirilmeye başlandığı iddia ediliyor. Bayağı uzun, etraflıca bir haber. Haber dosyası diyelim, geniş bir haber. Tam olarak “Türkiye Hamas‘ın Türkiye’deki çalışmalarını engelliyor” denmiyor, fakat “Belli kısıtlamalar getiriliyor, başlarına buyruk hareket etmeleri engellenmek isteniyor ve bu yapılırken tabii ki İsrail ile ilişkileri yeniden düzeltme perspektifinde yapılıyor” diye bir haber çıktı. Haberin detayları ilginç. Ne derece doğru şu anda bilmek mümkün değil; fakat hiç de şaşırtıcı değil. Amerika Birleşik Devletleri meselesi birazcık muallakta; çünkü ABD’de Erdoğan yönetiminin asla istemediği bir şey oldu: Trump kaybetti ve Trump kaybettikten sonra Biden yönetimi işleri ele almaya başladı. Türkiye’ye henüz sıra gelmiş değil. Fakat daha ilk aşamada Dışişleri Bakanı Blinken’ın Senato’da yaptığı görüşmede –mülâkat diyelim ya da sorgulama– orada söylediği, “sözde müttefik Türkiye” sözü çok ciddi bir şekilde masada duruyor. 

İlginç bir şekilde Amerikan yönetiminin kilit noktalarında Türkiye’yi çok iyi bilen bazı isimler yer aldı. McGurk’u çok kişi telaffuz ediyor; mâlûm Suriye’de YPG ile koordinasyonu kuran kişiydi ve Türkiye’nin hiç istemediği biriydi. Ama onun dışında da Eric Edelman’ın olması var ki, Türkiye’de AKP iktidarının istemediği, sürekli olarak karşı çıktığı, açık açık eleştirdiği bir büyükelçi idi. Onun Ankara’da sağ kolu olan Nancy McEldowney şu anda Başkan Yardımcısı Harris’in ulusal güvenlik danışmanı, yani sağ kolu oldu. Genellikle Amerikan sisteminde dış politikayı başkandan ziyade başkan yardımcıları yürütür. Obama döneminde mesela Biden böyleydi; şimdi Kamala Harris‘in Türkiye konusunda yanında Türkiye’yi çok iyi bilen, Türkçe de bilen bir isim var, sağ kolu olarak. İşin ilginci, onun yardımcısı da Türkiye’yi çok iyi bilen, Türkiye üzerine “Transatlantik”i beraber yaptığımız Ömer Taşpınar ile, zamanında Türkiye hakkında kitap da yazmış olan ve Dışişleri Bakanlığı’nda Obama döneminde Türkiye’nin de dahil olduğu masadan sorumlu dışişleri bakanlığı yardımcılığı yapmış olan Philip Gordon var. Başka isimler de var, ama bu üç isim başlı başına Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin bayağı bir gündeminde olacağını ve Türkiye’nin sadece Rusya ile ilişkiler bakımından değil aynı zamanda demokrasi ve hukuk devleti gibi konularda da Washington’ın radarında olacağını gösteriyor. Oraya da yönelik olarak, zamanı geldiğinde –ki çok gecikeceğini sanmıyorum– AB ile kurulduğu gibi ya da kurulmak istendiği gibi, zaten İsrail ile ilişkileri iyileştirmenin bir nedeni de Amerika Birleşik Devletleri’nde Biden’ın iktidara gelmesi olsa gerek, oraya da yönelik birtakım güvercinimsi mesajların verileceğini, Türkiye’nin mâkul bir ülke olduğunu, Türkiye’de kurallara göre hareket eden bir yönetim olduğunu göstermek isteyeceklerini pekâlâ varsayabiliriz.
Ama bütün bunlar olurken, Türkiye’nin içerisinde bunlar hiç yok. Yani dışarıya karşı şirin gözüken Türkiye’nin yönetimi, içeride hâlâ bir kutuplaşmayla, muhalefeti yok saymayla, her türlü hakaretle  gidiyor — insanlar sokakta, siyasetçiler gazeteciler sokakta dövülüyor, hatta kimileri ölüme kast ettiğini iddia ediliyor, Selçuk Özdağ öyle söyledi. Ama Cumhurbaşkanı ve ülkeyi yönetenler bunu açıkça kınamıyorlar; öyle ki, MHP lideri Devlet Bahçeli bugün grup toplantısında, “Kendilerini dövdürttüler”e kadar getirdi işi. Hukuk açısından bakıldığında, zaten Türkiye bir hukuk devleti olmaktan çoktan çıktı. Yargı tamamen siyasî iktidara bağımlı bir durumda. En son yaşanan İrfan Fidan’ın paraşütle Anayasa Mahkemesi üyeliğine getirilmesi de zaten bütün teâmül ve kuralların dışına çıkıldığını bize çok bâriz bir şekilde gösteriyor. Yani bir tarafta dışarıya yönelik şirin gözükme ihtiyacı ve zorunluluğu, mecburiyetten yapılan bir şey, ama içeride böyle bir ihtiyacı gözetmemek. 

Burada kilit nokta tabii ki şu: Bu ikili politikayı özellikle Batı yöneticileri, bir ölçüde de Batı kamuoyları ne derece ciddiye alacak? Ya da şöyle söyleyelim — tam ifadesi ile: Kendilerine şirin gözüken yönetimin içeride ne kadar gaddar olduğu gerçeğini görmüyorlar mı? Görüyorlar, biliyorlar. Selahattin Demirtaş’ın ve Osman Kavala‘nın çıkarılmasının hukukun gereği olduğunu biliyorlar. En son Avrupa Birliği‘nden yapılan açıklama da o yöndeydi. “Biz bir şey rica etmiyoruz, bu zaten yapılması gereken şey” diyorlar. Türkiye’de yaşananları herkesten çok iyi biliyorlar, ama belli bir yere kadar bu ikili oyunu kabul ediyorlar. O yerin neresi olduğu meselesi bence en önemli sorun siyasî iktidar açısından. Şimdi tekrar başa dönecek olursak: 

Reform çalışmaları hususunda Adalet ve Kalkınma Partisi içerisinde her geçen gün güçlenen bir rahatsızlık eğilimi var; o da artık bunun böyle gidemeyeceği, hukuk devletinden, temel hak ve özgürlüklerden, demokrasiden bu kadar uzaklaşılmış bir halde iktidarın daha fazla sürdürülemeyeceği yolunda giderek güçlenen bir eğilim var ve bunlar da en çok şunu söylüyorlar: İşte bakın, Anayasa Mahkemesi ve işte bakın Avrupa İnsan hakları Mahkemesi kararlar alıyor ve biz bu kararlara artık uymak zorundayız. Böyle bir çıkış var. En azından AYM‘nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını kendilerine kalkan yapmak isteyip buradan yürümek istiyorlar ve buradan bir ölçüde Erdoğan’ın Bahçeli ile ve diğer güçlerle kurmuş olduğu o sert demokrasi dışı ittifakı zayıflatmak istiyorlar. Buna karşılık Erdoğan da bu İrfan Fidan olayında gördüğümüz gibi, “Anayasa Mahkemesi’ni de kontrol ederiz, merak etmeyin” diyor. Öte yandan bunu derken, danışmanlar, örneğin Mehmet Uçum, üst üste yaptığı açıklamalarla neyi anlatmaya çalışıyor? “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi aslında bağlayıcı değil, bunları takmamak lâzım; bizim milli egemenliğimizi her şeyden önceliklidir; bunlara bakarız, gerisi bizi ilgilendirmez” diyerek çıkışlar yapıyor. Bunun herhangi bir hukukî temeli yok, herhangi bir uluslararası anlaşmaya uygun bir perspektifi yok. Ama bu aslında bize içeride iktidarın AKP kanadı içerisinde bir kavga olduğunu da gösteriyor. Yani AKP içerisinde birileri dışarıya gösterilen güvercin tutumun artık içeriye de gösterilmesi gerektiğini ve gidilecek yol kalmadığını söylemeye çalışıyor; fakat bunu Erdoğan’ı rahatsız etmeden söyleyebilmenin yollarını benim gördüğüm kadarıyla bulamıyorlar. Ve Erdoğan da onlar tarafından ikna edilmeye ihtiyacı olan bir siyasetçi değil. O da neyin ne olduğunu herkesten çok daha iyi bilen birisi; ama şu anda kararını bu ikili oyundan yana vermişe benziyor şu aşamada. Ama bu kararından vazgeçmek zorunda kalabilir. Bugün olacak bir şey değil bu; ama yarın öbür gün aslında gidilecek yolun daha fazla kalmadığını, denizin bittiğini kabul edip geri dönmek isteyebilir; fakat o gün geldiğinde o geri dönüş imkânı olur mu olmaz mı? Açıkçası çok emin değilim. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus