AKP Rize Kongresi’nin gösterdikleri

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

AKP, Rize 7. Olağan İl Kongresi’ni, Erdoğan’ın katılımı ve onun deyimiyle “lebaleb” dolu bir salonda yaptı. Bu kongre ve Erdoğan’ın konuşması iktidarın durumu hakkında birçok önemli ipucu barındırıyor.

Yayına hazırlayan: İlayda Öykü Biberoğlu

Merhaba, iyi günler. Cumhurbaşkanı ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, dün partisinin Rize’deki 7’nci olağan kongresine katıldı. Yenişehir Spor Salonu’nda yapılan kongrede, hem kongrenin kendisi hem kongrede yaşananlar ve söyledikleri, bence birbirinden önemli gerçekleri su yüzüne çıkartıyor. Öncelikle, kongrenin kendisi tabii ki… Erdoğan’ın konuşmasının başlarında, “Salgın döneminde kongre yapıyoruz ve mâşallah salon lebâleb dolu” dedi, yani tıka basa dolu. Bu zaten baştan olayın ne kadar tartışmalı olduğunu gözler önüne seriyor. Salgın döneminde kapalı salon toplantıları, kongreler normal şartlarda yapılmıyor. Lokantalar kapalı, kafeler kapalı. Bir dizi uygulama var. Belli bir saatten sonra sokağa çıkma yasağı, hafta sonu sokağa çıkma yasağı var. Ama Erdoğan kongre yapıyor. Kongrenin dolu olmasını da bir övünç meselesi yapıyor. 

Şu denebilir: Tedbirler alındıktan sonra kongre de yapılabilir. Ama o zaman da, tedbirler alındıktan sonra her şey yapılabilir. Örneğin, hepimiz biliyoruz, televizyonda Süper Lig maçlarını izlediğimiz zaman, boş salon, boş statlar, tribünler… Oralarda hemen hemen her statta, Erdoğan’ın imzasıyla “Tamam” yazıyor. “Tamam” ne? “Temizlik, maske, mesafe”. Maçlara gidemiyor insanlar; seyirciler, kulüpler rahatsız. Federasyon rahatsız. Ama bir taraftan da bağırlarına taş basıp kabul ediyorlar. Ve orada da boş tribünlerde “tamam” deniyor ve “temizlik, maske ve mesafe” deniyor. Sonra bunu diyen kişi, buna imzasını atan kişi salon dolduruyor ve bununla övünüyor. Tabii bu arada Sağlık Bakanlığı dün ilk defa iller bazında vakaların haritasını yayınladı. İşin garip tesadüfü en yüksek oran Karadeniz’de. Yüz binde kaç kişi diye bakıldığında Rize’de on binde 202 kişi. Bugün de Trabzon’da kongre yapacak diye biliyorum. Orada 228 kişi. Durumun vahametini anlamak için, Rize’de 200 olan bu rakamın İstanbul’da 60, İzmir’de 44, Ankara’da 35 olduğunu hatırlatalım. Yani orası Rize, Trabzon, daha önce insanlara çay attığı Giresun. Giresun’da yüz seksenli bir rakam diye biliyorum, 183 olması lâzım. 

Buralarda Erdoğan, devlet olarak, iktidar olarak topluma kendi dayattıkları –ki haksız oldukları söylenemez; salgın çok ciddi bir olay– kuralları kolaylıkla lağvediyor. Burada tabii olayın birçok boyutu var. Bir kere her şeyden önce Türkiye’de eşit değiliz. Erdoğan için olan bir şey başkalarına yasak. Örneğin Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri ve onlara destek olmak isteyenlerin toplanmalarına salgın yasakları gerekçesiyle izin verilmedi. Çok gözaltılar, hatta tutuklamalar oldu. Bu örnekler çoğaltılabilir. Burada bir eşitsizlik olduğu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın birçok konuda olduğu gibi burada da kendisini kanunların dışında tuttuğunu, üstüne ve dışına yerleştirdiğini görüyoruz. Peki niye Rize’de böyle bir kongreye katılmak ihtiyacını duyuyor? İşte bu benim uzun bir süredir söylediğim; hatta bu nedenle izleyicilerin bir kısmının benimle dalga geçtiği bir başka olay söz konusu. O da Erdoğan’ın yaşadığı çok ciddi sorunlar. Kriz… Erdoğan artık onu var eden, halkın içinden gelmiş, halkla beraber gelmiş siyasetçi imajından iyice uzaklaştı. Hem kendisi uzaklaştı hem partisi uzaklaştı ve ciddi bir erime yaşanıyor. Oylarında azalma yaşanıyor ve bunu telafi etmesi gerekiyor. Telafi etmenin yollarından birisi de bu tür toplantılar yaparak halkla beraber görüntüsü verebilmek. Hele kendi memleketi Rize’de — ki burada seçim sonuçları da ortada. Erdoğan yıllardır Rize’deki seçimleri açık arayla kazanıyor. En kolay, en garanti yerlerden birisine bir çıkarma yaparak hâlâ güçlü olduğunu göstermek istiyor ve partisinin de güçlü olduğunu göstermek istiyor. Ama şunu da biliyoruz – ki basın mensupları bunu saptadılar: Kongreye katılanlara, hangi sloganların atılacağı yazılarak dağıtılıyor. Nerede ne söyleneceği dağıtılıyor. Bu da gösteriyor ki artık bu insanların kendiliğinden bulduğu, katıldığı bir parti olmaktan ziyâde, bir tür şirket bu ve birileri de bu şirkette görev alıyor. Ya da bunu şuna benzetebiliriz: Bazı televizyon kanallarında seyircilere ne zaman alkışlayıp ne zaman güleceklerinin işaret edilmesinin bir alt düzeyi belki; ama eskiden Milli Görüş partilerinin ve AKP’nin ilk yıllarında böyle bir şeye hiçbir şekilde ihtiyaç duyulmazdı. Bu parti tabanı dinamizmiyle kendisi, hele Erdoğan’a memleketine geldiğinde partililer zaten orada bir dizi şeyi kendileri yaratabilirlerdi. Ama her halükârda işi garantiye almak istemişler. 

Olayın bir diğer boyutu tabii ki şehitler meselesi, terörle mücadele meselesi. Zaten Erdoğan’ın konuşması da ağırlıklı olarak terörle mücadeleye ve Gara’da yaşananlara, Irak’ın kuzeyinde Gara’da yaşananlara, 13 kişinin ölümüne, şehitlere ayrılmıştı. Bunlar PKK tarafından değişik tarihlerde kaçırılmış, en eskisi yanılmıyorsam 6 yıl önce… 6 yıldan beri orada tutulanlar var ve bunlar operasyon sırasında mağarada ölü bulundular. Devlet bunların PKK tarafından kurşunla öldürüldüklerini açıkladı ve bunu PKK tarihinde, terörle mücadele tarihinde bir dönüm noktası olarak gördü ve göstermeye çalışıyor. Türkiye’de Gara ile beraber, 13 şehit beraber yeni bir dönem açmak istiyor iktidar. Bunu önümüzdeki günlerde bolca konuşacağa benziyoruz. Erdoğan’ın da bunu gecikmeli de olsa Rize kongresinde bu kadar uzun uzun ele almış olması bunu bize gösteriyor. Bu arada tabii ki şunlara tanık olduk. Mesela sahte birtakım haberler yapıldı iktidar yanlısı medyada. Uludağ’da eğlenen birtakım insanlar, “Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri eğleniyor, üstelik şehitlerin verildiği gün” diye duyuruldular. Burada haberin doğru olup olmaması bir yana, “Şehitlerimiz varken bu nasıl yapılır?” klişesi hemen harekete geçti. Ülkede bir milli yas ilan edilmedi. Böyle bir şeye ihtiyaç duyulmadı. Fakat hoşlanılmayan kişilere, “Şehitlerimiz var. Niye bunu yapıyorsun, niye böyle konuşuyorsun?” Ya da “Niye bunu konuşmuyorsun da şunu konuşuyorsun?” gibi birtakım dayatmalar yapılmak istendi. Fakat Erdoğan’ın kongrede hem şehitlerden konuşup hem de Karadeniz ağzıyla insanları güldürdüğünü vs.’yi gördük. Dolayısıyla burada da yine, başkalarına yasak olanın Erdoğan’a serbest olduğu gerçeği bir kere daha karşımıza çıktı. 

Bir diğer olay: Bir şehit anasıyla telefon üzerinden bağlantı kurulması. Erdoğan’ın bizzat Uzm. Çvş. Mevlüt Kahveci’nin annesi Ayşe Güler ile kongre sırasında bağlantı kurması… Aslında bunun üzerine çok da fazla bir şey söylemeye gerek yok. Bunu söylemek tek başına yeterli. Bir siyasî parti kongresinde böyle bir şeyi siyasî parti genel başkanı kimliğiyle yapmış olması, orada telefonda annenin hıçkırıklarının bütün herkese –tabii kongre canlı yayınlandığı için de bütün Türkiye’ye– duyurulması ve buradan bir siyasî propaganda yapılması. “Analar ağlamasın” sloganıyla bir dönem temel almış olan Erdoğan için anne ağlamalarını canlı yayında göstermiş olmasını da bir yere çok ciddi bir şekilde not etmek lâzım. Bir diğer husus tabii ki burada terörden doğrudan muhalefeti sorumlu tuttu. Özellikle de CHP’yi, “Bay Kemal” diyerek. Ama sonra ne oldu? Bugün İçişleri ve Milli Savunma bakanları sadece Kılıçdaroğlu’nu değil, MHP lideri ve İyi Parti liderini ziyaret ederek Gara’yı anlattılar. Erdoğan’ın terörle işbirliği yapmakla suçladığı kişiye, en önemli iki isme gidip, onu muhatap alıp anlattılar. Ne anlattıklarını şu anda bilmiyoruz. Fakat bunun ardından grup toplantısında CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, “Gara’daki 13 şehidin sorumlusu Recep Tayyip Erdoğan’dır” demiş olmasını ayrıca kaydetmek lâzım. 

Evet, kongrede gözüme çarpan çok sayıda husus var. Eskiden bu tür kongreleri yerinde izlerdim ve yerinde canlı canlı oradaki ortamı, atmosferi, ambiyansı hissederek yapmak daha heyecanlı oluyordu. Şimdi uzaktan da olsa yine bunlara bakmakta yarar var. Şimdi burada bir başka boyutta tabii ki Batı’ya verilen, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ne verilen mesaj. Bunu dün “Transatlantik”te Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’la uzun uzun ele aldık. Erdoğan, Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı’nda ilk yapılan yazılı açıklamadan çok rahatsız olmuştu. Çünkü orada, “Eğer doğruysa PKK’yı kınıyoruz” gibi bir cümle vardı. Yani 13 şehitten PKK’nın sorumlu olduğu yolundaki resmî açıklamaya şüpheyle bakan bir açıklamaydı bu. Erdoğan buna çok kızmış ve doğrudan dünkü konuşmasında, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ni doğrudan terörün arkasında olmakla suçladı. Çok sert cümlelerle suçladı. Fakat konuşmanın diğer bölümünde Amerikan Başkanı Joe Biden’a “Sayın Biden” diye hitap etti. Yani ABD’yi suçluyor, ama ABD’yi suçlarken “Ey Biden!” diye suçlamıyor, “Ey ABD!” diye suçluyor diyelim. Sonra da “Sayın Biden lütfen bu terörü gör” diyerek PKK’nın değişik tarihlerde yaptığı katliamları, öldürdüğü, şehit ettiği öğretmenleri ve gençleri anlattı ve bu araya tabii Fethullahçılığı da katmaya çalıştı. Yani burada bir tür Amerikan yönetimiyle, yani mesela Dışişleri Bakanlığı’yla Amerikan Başkanı’nı ayırmaya çalıştı — ki bunun çok realist bir yaklaşım olduğu söylenemez. Tamamen pragmatist, daha çok ABD’ye yönelik değil içeriye yönelik bir sesleniş bu. Fakat Erdoğan’ın bu tür konuşmalarının Amerikan yönetimi tarafından, Amerikan kurumları tarafından ayrı ayrı not edildiğini de anlamak mümkün. 

Nitekim Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu nihayet mevkidaşı Antony Blinken’la telefonla görüştü. Blinken aynı gün Yunan Dışişleri Bakanı’yla da görüştü. Bu görüşmenin ardından yapılan açıklamalara baktığımız zaman da bayağı bir farklılık görmek mümkün. Birinci özellikle. Türkiye’deki insan hakları meselesini vurguluyor; Mevlüt Çavuşoğlu ile konuşulan konulardan birisi olarak ve S-400’lerin özellikle altını çiziyor. Bu da aslında Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasındaki ilişkilerin yeni yönetimin daha ilk aylarından itibaren sert geçeceğini gösteriyor. Erdoğan’ın da bir yandan iç kamuoyuna yönelik olarak yeniden bir beka söylemi temelinde Türkiye’yi yine böyle bir atmosfere sokmak istediği anlaşılıyor. Bir yandan bu Gara olayından sonra AB, Amerikan ve Batı karşıtlığını burada iç kamuoyunu harekete geçirmek için kullanırken, diğer yandan “Sayın Biden lütfen” diyerekten bir taraftan Türk-Amerikan ilişkilerini muhafaza etmeye çalışıyor, korumaya çalışıyor. 

Bu ikisi birlikte olabilir mi? Washington buna razı olur mu? Yani: “Sen içeride ne yaparsan yap. Önemli olan bizim ortak olarak kendi aramızda diplomatik olarak ne yapacağımızdır” mı diyecek? Yoksa içerideki bu anti-Amerikan, anti-Batı çıkışlar konusunda da Erdoğan’ı zorlayacak mı? Bunu kestirmek çok da zor değil bana göre. Evet, önümüzdeki dönemin yine bir terörle mücadele, beka, “inlerine gireceğiz, hepsini geberteceğiz” dönemi olacağı anlaşılıyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu yüzlerce parçaya bölüyor PKK’nın başındakileri vs.. Bununla beraber, iktidar, Erdoğan başta olmak üzere, yaşanan o siyasî-ideolojik krizi gidermek ve ülkenin içinde bulunduğu ekonomik krizin üstünü bir anlamda örtmek istiyor. Bunu ne derece başarır bilemiyorum. Burada tabi ki Gara meselesinden hareketle muhalefeti en azından parçalamak ve Millet İttifakı denen olayı ortadan kaldırmak isteyecekleri de anlaşılıyor. HDP’ye zaten yapılanlar ortada. Yine çok büyük operasyonlar var. HDP üyelerine, yöneticilerine yönelik operasyonlar var. Bunların daha da artacağını kestirmek çok zor olmasa gerek. Hatta Bahçeli’nin defalarca dile getirdiği kapatma çağrıları hususunda da, önümüzdeki günlerde belki bir yerlerde onun mekanizmaları da işleyebilir. Sonuçta Rize Kongresi, Gara’da yaşananların ardından gelen Rize Kongresi bize iktidarın, özellikle iktidarın büyük ortağı olan AKP’nin ve tabii ki Recep Tayyip Erdoğan’ın içinde bulunduğu sorunlu krizden çıkmak için nasıl genellikle sun’î müdahalelerde bulunduğunu ve bulunabileceğini, bunları yaparken de başkalarına yasaklanan birçok şeyi gönül rahatlığıyla kendilerinin hiçbir şey olmamış gibi, normali buymuş gibi yapabileceklerini gösteriyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus