Ve iktidar gemisi gidemiyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

CHP ve İYİ Parti’nin Gara Operasyonu konusunda sergiledikleri beklenmedik duruş siyasi iktidarın ortaklarını şaşırttı ve sarstı. Son yerel seçimlerin ardından bir kere daha kuru beka söyleminin işe yaramadığının ortaya çıkması iktidar gemisinin yolculuğunun aslında çoktan sona erdiğini gösterdi.

Yayına hazırlayan: Enes Kerim Şafak 

Merhaba, iyi günler. Bilen bilir, birtakım film ya da roman isimlerini kullanmayı severim. Daha önce de başka örnekleri olmuştu, bugün de Federico Fellini’nin o güzelim 1983 yapımı Ve Gemi Gidiyor filminden hareketle bir başlık çıkarttım. Orijinal adı: E la nave va.

Ve gemi gidemiyor. Tabii ki burada kastettiğim, iktidar gemisi. Fellini’den daha önce Amarcord’dan da –ne denir? – intihal yapmıştım. Gazetecilik anılarımı anlattığım “Gomaşinen” Amarcord’un lazcası, yani “Hatırlıyorum” demek. Oradan da almıştım. Bu Fellini gerçekten çok büyük bir sinemacıydı. Ama şu anda konumuzla çok fazla ilişkisi yok. Film de zaten bambaşka bir şeydi. 1914’te geçiyor. Bir opera sanatçısı ölmüş ve arkadaşları onun küllerini denize serpmek için bir lüks gemide beraber gidiyorlar. Ama bizim iktidar gemisi, Türkiye’deki iktidar gemisi, ne zamandır gitmiyor. Kimi zaman bunu bir trene benzetiyorum, ama gemi daha güzel sanki — daha büyük, cüsseli, görkemli bir şey, trenle kıyaslandığında. Ve bu iktidarda, artık neredeyse 20 yıla yaklaşan bir iktidar söz konusu, Erdoğan’ın damgasını vurduğu, ama bu süre içerisinde hep müttefiklerinin değiştiği bir gemi bu. Mürettebat değişti, yolcular değişti, gemiye el sallayanlar değişti; ama gemi hep bir şekilde yol aldı, inişli çıkışlı da olsa, kimi zaman arızalar da yaşasa. Bu gemi yol aldı. Ama bir süredir bu geminin gittiğini sanmıyorum. Gemi durduğu yerde duruyor. Ve bu haliyle bu geminin daha fazla yol alabileceğini, Erdoğan’ın gemisi olarak, Erdoğan iktidarının gemisi olarak yol alabileceğini açıkçası sanmıyorum. Sık söylediğim bir şeyi bir daha söylemek istiyorum. Bu gemi gitmiyor; ama yerine başka bir gemi kalkmadığı için hâlâ gözlerimiz bu gemide, bu iktidarda. Bir kaybeden var, ama kazanan yok. Dün itibariyle, daha doğrusu Gara operasyonu, ardından yaşananlar ve muhalefetin duruşu itibariyle, bunun daha da belirginleştiğini gördük. 

Dünkü yayından, kaldığım yerden devam edecek olursam; önce Kılıçdaroğlu ardından Akşener, iktidarın bütün ayarlarını bozdu. İktidarın beklediklerinin tam zıddı çıkışlar yaptılar. Çok temkinli bir şekilde, ama sert eleştirel çıkışlar yaptılar ve burada 13 rehine ve 3 de operasyonu yapan –2’si subay 1’i astsubay– yani toplam 16 şehidin sorumlusunun Cumhurbaşkanı ve siyasî iktidar olduğunu söylediler. İktidarın, Erdoğan’ın, Kılıçdaroğlu ve Akşener’e Soylu ve Hulusi Akar’ı yollaması bunu paylaştırmak amaçlıydı. Tabii ki şunu biliyoruz: Eğer o operasyon başarılı olsaydı –herkes bunu umuyor zaten, keşke böyle olsaydı diyoruz– ama bunun bir paylaşımı, buradaki zaferin, buradaki mutluluğun muhalefetle paylaşımı diye bir şey olmayacaktı. Hüsranla sonuçlandığı için, kötü sonuçlandığı için muhalefet bir şekilde bunun paydaşı yapılmak istendi. Ve muhalefet burada beklenmedik bir çıkış yaparak oyunu bozdu. Ve şimdi gerçekten geminin homurtularını daha iyi görebiliyoruz. Yayına tam gireceğim sırada Devlet Bahçeli’nin o meşhur tweet’leri geldi, yine çok sert. Ama daha önce söylediklerinin tekrarı olan ve şaşkınlığın sonucu yazıldığı belli olan bir mesaj; burada gerek CHP’nin gerekse İYİ Parti’nin bu duruşlarını beklediğini sanmıyorum. Dün de söylemiştim bugün de söyleyeyim: Ben de açıkçası bu kadar net bir duruş beklemiyordum. Bu, ayarı bozdu. Bu aslında iktidarın elindeki belki de yegâne silahtı. Çünkü işleri yürümeyen, gitmeyen gemiden dikkatleri dağıtmak için bir terör, beka meselesi üzerinden bütün itirazları, bütün muhalefeti, şikâyetleri dondurmak; o meselenin etrafında bir yerli ve milli mutabakat sağlayıp, ondan sonra hiçbir şey olmamış gibi tekrar bu yanına çağırdıklarını “terör işbirlikçisi” vs. diye suçlayarak yoluna gitmek. 

Peki, gemi neden durdu? Gemi neden gitmiyor, gidemiyor? Birçok nedenle gidemiyor. Öncelikle kaynaklar bitti. Burada AKP’nin kendi tabanını dâim kılacak, onun ilgisini ve desteğini sürekli kılacak ekonomik imkânlar tükendi. Ekonomik imkânların tükenmesinin en önemli nedeni kötü ekonomi yönetimi. Şimdi, Berat Albayrak’tan sonra durumu toparlamaya çalışan bir ekip var; ama işlerin hiç de kolay olacağını sanmıyorum. Kaynakların bitmesinin bir diğer nedeni, çok aşırı şekilde yaşanan israf ve tabii ki çok ciddi miktarlardaki yolsuzluklar. Kamu kaynaklarının önemli bir kısmının az sayıda kişiye, iktidar destekçisine; geri kalan belli bir kısmının da iktidarı destekleyen halka, toplumun alt sınıflarına dağıtılmasıydı. Burada belediyeler de çok önemli bir rol oynuyordu — özelikle büyükşehir belediyeleri. Ama 31 Mart’tan sonra bunların büyük bir kısmı da kaybedilince, zaten ekonomik krizi de yaşayan, bu nedenle kaynakları iyice daralmış olan iktidarın iyice zor durumda kaldığını görüyoruz. Kadrolar bitti, kadroların bitmesinin birinci nedeni tabii ki Erdoğan’ın inşa ettiği otoriter tek adam sistemi. Eskisi kadar gücü olan kadrolar istemedi, var olanları etkisizleştirdi. Bazıları da kendileri gittiler. Kimisi sessizce bir kenara çekildi. Ama kimisi de Gelecek ve DEVA partilerinde olduğu gibi Erdoğan’a meydan okuyan partiler kurdular. Meydan okuyuşları biraz zaman aldı; ama şu anda net bir şekilde meydan okuyorlar, görüyoruz. 

Ve bu partiler gerçekten AKP iktidarlarının geçmişteki önemli yerlerinde önemli kilit roller oynamış kişileri barındırıyor. Tabii ki hepsini barındırmıyor, ama özellikle iktidara ilk geldiği andan itibaren, belli bir tarihe kadarki süre içerisinde çok kritik roller oynayan, Erdoğan’ın iktidarının ömrünü uzatan birçok ismin kendilerini ayırdığını ya da dışlandıklarını görüyoruz. Kalanların içerisinde de hatırı sayılır bir bölümünün aslında çok da inanmayarak bu işi sürdürdüğünü… görmüyoruz ama bilenler biliyor. Tanıdığımız bildiğimiz birçok ismin, kendi hayatlarında, birebir özel hayatlarında, eş-dost çevresinde çok ciddi bir şekilde yakındıklarını, çok muhalif sözler ettiklerini, değişik kademelerdeki AKP’lilerin, ama bir yerden sonra şu ya da bu nedenle tabii ki iktidarı kaybetmemek için bu duruma devam ettiklerini görüyoruz. Bu durum aslında çok kolay bir şekilde kırılganlığı gösteriyor. Yarın öbür gün bâriz yenilgiler, bâriz krizler ânında gitmeye hazır, gemiyi terk etmeye hazır çok insan var. Yerlerine gelenlerin ne kadar yetenekli olduğunu yaşadıkça görüyoruz, görüyorsunuz. Türkiye, şu anda kurumlarının giderek etkisi kaybolan –özerklik zaten yok–; düşünüyorum, gözümün önüne geliyor: İlk yıllardaki –neyse, kurum adı zikretmeyeyim– birçok kurumun ilk başlardaki yöneticileri ile şimdiki yöneticileri arasında dahi çok ciddi farklar var. Bu aynı şekilde Meclis’in tam anlamıyla işlevsizleşmesi, birçok bakanlığın işlevsizleşmesi, bakanların bir fonksiyonunun olmaması, kendi başına AKP’nin artık bir siyasî parti olmaktan çıkması… 

İşte bu Rize kongresini değerlendirirken söylemiştim: İnsanlara hangi sloganların atılacağı önceden veriliyor ve neredeyse televizyonlarda parayla tutulan izleyicilere yapılan muamele yapılıyor. İnsanların aktif yaratıcı katılımı yerine, onlara dayatılan bir sistem AKP içerisinde gidiyor. Bu da bize zaten, esas olarak bitenin ideoloji ve politika olduğunu gösteriyor. Vizyon anlamında gerek Erdoğan’ın gerek genel olarak AKP’nin, gerekse iktidar ortağı MHP’nin bize sunabildiği herhangi bir vizyon kalmadı. 2023 için söylenen Ay’a yolculuk, şu haliyle ilk aklıma gelen, bölgesel güç olma iddiasından küresel güç olma iddiasına kadar gidip, şimdi hâlâ bunlar söyleniyor olabilir; ama hiçbir inandırıcılığı olmayan bir duruma geldi. Ama bir dönemler, Türkiye’nin küresel güç olma iddiasının ciddi ciddi belli bir inandırıcılığı vardı; bu büyük ölçüde kalktı. Burada, bütün ideolojik ögeler, özellikle din ve milliyetçilik üzerinden kurgulanan ögelerin hepsinin, içselleştirilmiş davaların aslında bir enstrüman haline geldiğini görüyoruz.

AKP zaten artık bir dava hareketi olmaktan çıktı, MHP’nin de nasıl bir dava hareketi olarak yoluna devam ettiği hayli tartışmalı bir konu. Tabii ki MHP çok daha eski, köklü bir parti. Türkiye’de Türk milliyetçiliğinin siyasî alandaki lokomotifi; fakat son dönemde dile getirdiği duruşuyla baktığımız zaman, MHP’nin nasıl bir davayı seslendirdiği, bildiğimiz birtakım klişe söylemlerin dışında, çok meçhul. Ya da şöyle söyleyelim: Yeni nesil kuşaklardaki milliyetçilik ile MHP’nin milliyetçiliğinin nerelerde örtüşüp nerelerde ayrıldığı başlı başına bir tartışma konusu. Enerjinin bitmiş olduğunu görüyorum — buna Cumhurbaşkanı Erdoğan da dahil. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eskiden kendisinin en önemli hasleti olan, en önemli ayırıcı vasfı olan, halktan gelen siyasetçi pozisyonunu adım adım terk etmiş olduğunu –hâlâ halkla beraber fotoğraflar veriyor belki, ama genel olarak bakıldığında–, kendisini de ayrıştırmış olduğunu görüyoruz. 

Tabii bunu yaparken bir taraftan kendi partisine, kendi tabanına ya da yöneticilerine, “Yukarıdan bakmayın, kendinizi kristal yerlerde, fanuslarda sınırlamayın” diyor. Fakat kendisinin nasıl bir hayat sürdüğü, eskisine kıyasla toplumla nasıl ilişki kurduğu çok ciddi bir sorun. Ve benim gördüğüm kadarıyla, gözlediğim kadarıyla bu hareket, bu hareketin içerisindeki aktörler –Meclis’te olsun, parti yönetiminde olsun ya da yerel teşkilatlarda olsun ya da belediyelerde olsun– birtakım ezberlerin ve klişelerin ötesinde yaratıcı bir çıkış yapamıyorlar. Artık işler tamamen otomatiğe bağlanmış durumda. Geçen yaşanan konuşma, sosyal medya ile ilgili Binali Yıldırım’ın, dört yıl önce yanılmıyorsam söylediklerinin kelimesi kelimesine Erdoğan tarafından geçtiğimiz yakın zamanda tekrarlanması örneğinde –ki çok çarpıcı bir videoydu biliyorsunuz– aradaki fark, Binali Yıldırım’ın prompter’dan daha ağır okuması, Erdoğan’ın da daha hızlı okuması. Bu da aslında bize kültürel iktidar, yaratıcılık konusunda nasıl bir tükenmişlik olduğunu gösteren çok sembolik bir olay. 

Bu tükenmişliği birçok yerde görmek mümkün, zaten kendileri de değişik vesilelerle bunu kabul ediyorlar. “Her şeyi yaptık, ama kültürel mücadeleyi kazanamadık” diyorlar. Bu zaten başlı başına, kültürel mücadeleyi kazanamama olayı –ki Boğaziçi’ndeki inatlaşma bunun bir tezahürüdür– aslında bu hareketin çoktan iflas etmiş olduğunu bence bize gösteriyor. Tabii bu arada biten çok önemli bir husus da şu: Medya bitti. Bütün bunlarda belli bir dinamizmi sağlaması gereken şey; toplumla ilişkide medya çok önemli. Medyayı kayıtsız şartsız denetim altına almak onun kendi işine yaramasına yetmiyor. Medyada her türlü soruyu, sorgulamayı, eleştiriyi yasakladığınız zaman, sonuçta çok başarılı bir iktidar imajı çizemiyorsunuz. Tam tersine, kimsenin ilgisini çekmeyen bir iktidara dönüşüyorsunuz. İktidar yanlısı medyanın iktidara ettiği kötülükleri, ona indirdiği darbeleri, bütün muhalefet partileri birleşse indiremezdi; bunu kendimden çok emin bir şekilde söyleyebilirim. Aynı gün, aynı sayfalarla çıkan, aynı anda Erdoğan’ın alâkalı alâkasız konulardaki açıklamalarını canlı yayınlarda insanların karşısına çıkartan medya, insanların Erdoğan’dan uzaklaşmasını, artık Erdoğan’dan ilginç bir şey gelmeyeceği hissinin doğmasını da yarattılar. 

Tabii ki burada medyanın bir suçu yok aslında. Medya burada, iktidardan gelen talimatlarla hareket ediyor. Burada yanlışın başladığı yer iktidarın kendisi. Ama medyanın, iktidar yanlısı medyanın içerisinden birilerinin kalkıp, “Ya, bu kadarı da fazla, bu aslında hiçbirimizin işine yaramıyor” diyebilmesi lâzım. Fakat zaten Erdoğan’ın en önemli sorunlarından birisi bu: Kendisinin yanında, çevresinde şeytanın avukatlığını yapacak kimsenin, ama kimsenin kalmamış olması. Böyle bir halde gidiliyor, eleştirilere uzak, yabancı, her türlü eleştiriye ihanet diyerek… Bakın, Devlet Bahçeli’nin son tweet’lerinden birisi: “Ya hıyânet, ya hidâyet; ya mel’anet, ya da millet”. Yani ak ve kara var. Ya bizdensiniz ya onlardan. Biz kimiz? Hidâyetiz, milletiz. Onlar kim? Hıyânet ve mel’anet. Ortada hiçbir gri alan falan yok. Böyle bir dayatmayla Türkiye’yi yönetmeye çalışan bir iktidar var. Ama insanların gündelik hayatları hiç de böyle değil. İnsanlar gündelik hayatlarında hayatın bütün çeşitliliğini, hangi partiye, görüşe angaje olurlarsa olsunlar görüyorlar ve kutuplaşmayı, kutuplaştırmayı kanıksamış durumdalar. Her geçen gün bu azalıyor.

Sonuçta iktidar gemisi gidemiyor. Yeni bir geminin kalkıp kalkmayacağını düşününce, bunun bir yolu, o gemideki mürettebatın ve yolcularının indirilip yerine yeni mürettebatın gelmesi olabilir. Ya da o geminin iyice ıskartaya çıkartılıp yeni bir gemiyle yola çıkılması olabilir. Türkiye şu anda, bence, bunun sancısını yaşıyor. Ama bu geminin kolay kolay gidebileceğini, artık yol alabileceğini sanmıyorum. Gara operasyonuna muhalefetin tepkisine gelelim: Hep dalga geçilirdi biliyorsunuz, “Grup toplantıları ne işe yarıyor? Muhalefet haftada bir Salı-Çarşamba günleri insanların gazını alıyorlar” diye. Ama bu sefer, Salı günü Kılıçdaroğlu, Çarşamba günü Meral Akşener çıkarak kendi tabanlarının gazını almak değil, iktidarın bütün hesaplarını birer konuşmayla alt üst ettiler. Şimdi, iktidarın bu beklenmedik direnç karşısında –aslında bu, iktidara yönelik bir saldırı, yani iktidara yönelik çok sert eleştiriler–, nasıl cevap vereceğini beklemek gerekiyor. Aslında fazla beklemeye de gerek kalmadı. Bahçeli’nin biraz önce sözünü ettiğim son tweet’lerinde yine görülüyor ki, hep eski plakları dinletmekten çok da başka bir şey yapabilecek değiller. HDP’nin kapatılması gündeme tekrar, daha güçlü bir şekilde getirilebilir. Bununla insanlar oyalanmak istenebilir. Ya da yeni anayasa diyerekten bir şeyler yapılmak istenebilir. Ama bütün bunların da, artık bu geminin sahilde sığ bir yerde kaldığı, bir daha da kolay kolay yola çıkamayacağı gerçeğini değiştirebileceğe benzemiyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus