Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (54): Gara operasyonu ve muhalefet, HDP kapatılır mı? Yeniden normalleşme dönemi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”la karşınızdayız. Her cuma olduğu gibi yine Kemal Can ile birlikte haftanın öne çıkan olaylarını konuşup değerlendirmeye çalışacağız. Merhaba Kemal.

Kemal Can: Merhaba Ruşen. 

Çakır: Geçen hafta yaptığımız yayında Boğaziçi Üniversitesi’ni konuşurken, muhalefetin, iktidarın alanına sıkışmasının yarattığı rahatsızlığı dile getirmiştik. Bundan da ders almışlardır belki; çünkü şimdi tam tersine, iktidarın çizdiği alanın dışında durup, Gara Operasyonu’ndaki “yerli ve milli” muhalefet duruşunu sergilemeyip, sorular ve çok ciddi eleştiriler yönelttiler. Kılıçdaroğlu’nun doğrudan “Şehitlerin sorumlusu Erdoğan’dır” açıklaması ve Meral Akşener’in ciddi çıkışlarıyla bambaşka bir olay yaşandı. Ben buna şaşırdığımı söylemiştim, herhalde çok kişi de şaşırdı. Senin benim şaşırmamızdan çok, esas olarak iktidar şaşırdı diye tahmin ediyorum. Süleyman Soylu’nun ve Devlet Bahçeli’nin yaptıkları açıklamalar, hatta Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na “Ben sana bakanlarımı yolladım” diyerek başlayıp sonrasında hakaretlerle devam eden açıklaması, muhalefetin bu çıkışının onlar için de beklemedikleri bir duruş olduğunu düşündürtüyor bana. Bu, gerçekten oyun bozucu bir hamle oldu. Önce Kılıçdaroğlu, ertesi gün de Meral Akşener peş peşe açıklama yaptılar. Birisinin bıraktığı yerden diğeri devam etti. Mesela Meral Akşener’in açıklamasında milliyetçilik zemininden çok eleştiri vardı. Milli yas ilan edilmemesini eleştirdi mesela. İktidarın, Erdoğan’ın, rehin alınan güvenlik görevlilerinin hayatını kaybetmesinin faturasını muhalefetle birlikte paylaşma hesabı tutmamışa benziyor. Ne dersin?

Can: Evet. Bizler için, izleyen ve yorumlayan insanlar için olduğundan daha çok, bu ezberle hareket etmeye çok alışmış, kendini bu lüksün rehavetine fazla bırakmış iktidarı daha çok şaşırttı anladığım kadarıyla. Aslında çok daha önce yapması gereken, yapmadığı için giderek daha fazla eleştirilen muhalefeti bunu yapmaya iten ya da bunu daha kolay hâle getiren de iktidarın kendisi oldu. Bunu daha önce de defalarca yaptı: Önden müjde haberi verip, sonra, başarırsa bundan bir başarı hikâyesi, kaybederse, suçlayacağı insan temin etmeyi o kadar abartılı biçimde, insanların gözüne sokar gibi, hatta kendi tabanını bile aptal yerine koyan öyle bir tutum aldı ve ölçüyü o kadar kaçırdı ki… İktidarın neredeyse göstere göstere, “Bakın, ben size ne yapıyorum”u bu kadar kaba biçimde sahnelemesi karşısında, muhalefet aynı şeyi yapıp, “Bu siyaset dışıdır” dese, hakikaten çok komik duruma düşeceklerdi. Dolayısıyla iktidar, biraz ayarı kaçırarak, muhalefetin bu cesurca hamlesini hazırlayacak imkânı da verdi aslında. Zaten, senelerdir dış politika meselelerinde, daha önceki sınır operasyonlarında, birtakım dinsel, etnik, güvenlik kaygılı hatta ekonomik bazı meselelerde iktidar bunu hep yapıyor: Bazı alanları siyaset dışı ilan ediyor. Hatta o ilan etmeden, bazı muhalefet aktörleri “Bu, siyaset dışıdır” deyip, iktidardan bile önce, iktidarın yapacağını varsaydıkları hamleleri kesmek, onun açacağı tuzaklara düşmemek için, çok acayip politik refleksler gösterdiler. Fakat bu o kadar kabalaştı ve sıradan bir ezbere dönüştü ki, bunu en başta iktidar seçmeni reaksiyonla karşılıyor. Bunun en çarpıcı örneğini yerel seçimlerde gördük: İmamoğlu’na yönelik Pontus tartışmasından, türlü söylemlerle saldırmalarından, “oyları çaldılar” meselelerinden gelerek, iktidar seçmeninin, iktidarın kullandığı bu ezbere bir reaksiyon verdiğini gördük. Bence muhalefet seçmeni de artık bu oyunların çok gerçekçi olmadığını, “Tuzağa düşmüyoruz” diye yapılan şeylerin, aslında tam da tuzağa düşmek olduğunu, iktidarın her türlü meselede muhalefeti hizaya sokarak, kendi söylemini onların ağzına yapıştırarak, siyaseti imkânsız hâle getirdiğini fark etti; buna reaksiyon göstermeye başladı. Liderlerin de, birlikte durmak konusunda özellikle Kılıçdaroğlu’nun riskli bir çaba gösterdiğini, bu konuda büyük bir enerji harcadığını biliyoruz. Ama arada, genel başkanların altındaki tavanla taban arasında, bir tür siyaset esnafının ve akıl veren tayfanın, hâlâ bunları çok fazla kullandığını görüyorduk. Muhalefetin kendi seçmeninin de, ortalama gözlemcilerinin, muhalefet cephesindeki herkesin, çok doğru yapıldığını düşündüğü şeyi daha önce yapmasını engelleyen şey, ne tabandaki dinamiklerdi ne de liderlerin bu konuda çok farklı bir noktada olmasıydı. Arada, bir tür “siyaset esnafı” diyebileceğimiz, bazıları küçük ya da orta siyasî çıkarları olan ya da kendi parti içindeki ekip güçlerini önemseyen, rakiplerini dirseklemek isteyen birtakım grupların, aktörlerin ve onların çevresinde öbeklenmiş birtakım danışman, uzman taifesinin, sistemli olarak, “Bu yaptıkları kutuplaştırma tuzağı. İktidar sokağa çekiyor. Tuzak açıyor. Bu tuzaklara düşmemek lâzım. Kimlik politikalarına alet olmamak lâzım. ‘Yerli ve milli’ suçlamalarına muhatap olacak şeyler yapmamak lâzım” gürültüsü, muhalefetin çok önce yapması gereken ve iktidarı hakikaten sıkıntıya sokabilecek bu tavrı gösterememesine neden oldu.

Bu son olayda, üstelik de son derece sert bir mevzuda, iktidarın iyice ölçüsüz bir hamle yapması karşısında, muhalefet bu önemli karşılığı üretebildi. Sadece iktidarın söylediği gibi konuşma mecburiyetine uymamakla yetinmedi, biraz önce senin söylediğin gibi, daha da ileri giderek, bu konuda siyaset yapmaya başladı; açıkça hesap sordu. Yani sadece, iktidarın iddia ettiği gibi ortak metne imza atıp, mümkünse HDP’yi hedef göstererek ya da iktidarın girmeye hazırlandığı güvenlikçi sertlik politikasının parçası olmaya teşne bir tutum almamakla kalmadı, doğrudan bunu yapmakta olan iktidarın sorumluluğunu işaret ederek, meselenin hiç de siyaset dışı olmadığını, siyasetin tam konusu olduğunu ortaya koymuş oldu. Daha önce, dış politikada, ekonomide, her türlü meselede yapması gerektiği gibi, hiçbirinin siyaset dışı olmadığı, iktidarın bütün olumsuzlukların doğrudan sorumlusu olduğu ve bunun hesabını sormakla ilgili muhalefete bir görev verildiğinin farkına varan bir tutum aldı.

Çakır: Burada şu hususu iyice araştırmak lâzım. Bence, “İktidarın kutuplaştırma politikasına karşı nasıl durmak gerekir?” konusunu stüdyoya geldiğinde daha rahat konuşabileceğiz. Böyle uzaktan konuşunca hep senin sesini kesmiş oluyorum. Aslında bu meseleyi Boğaziçi Üniversitesi olayında da gördük. Muhalefet kutuplaştırma tuzağına düşmeden, iktidara karşı çok ciddi sert eleştiriler getirip siyaset üretilebilir. Bu olayda da Kılıçdaroğlu ve Akşener’in, “Ölümlerin sorumlusu iktidardır” diye başlayıp devam eden sorular ve itirazlarının hiçbiri kutuplaştırıcı sözler içermiyordu. Kimse kalkıp bir şey diyemedi; uğraştılar ama olmadı. “Cumhurbaşkanına bunu nasıl dersiniz?” sözünden başka bir şey söyleyemediler. Toplumu infiale sürükleyecek bir şey çıkmadı oralardan. “Niye bu olayı yıllarca konuşmadınız?” “31 Mart için Öcalan’dan destek istiyorsunuz da bu kişilerin kurtarılması için niye destek istemediniz?” gibi çok mâkul bir şeyin içerisinde sakin sakin siyaset yapılabiliyor. Polemiğe girmek, kavga etmek yerine, sorulması gereken soruları, gösterilmesi gereken noktaları öne çıkardılar.

Can: Bir dakika, bu sefer de ben senin sözünü keseyim. Kutuplaştırmanın tarafı olmamak önemli bir şey. Ama bunun tarafı olmamak, kutuplaştırma dilinin parçası olmayı gerektirmiyor. Muhalefetin şimdiye kadar yaptığı şey: Kutuplaştırmanın tarafı olmayacağım diye, iktidarın çizdiği kutuplaştırma dilinin içine düşerek, o dille konuşmaya çalışıyor.

Çakır: Ya da, iki kutup söz konusuysa, “Bir kutuptan diğer kutba taş atmayalım” diye, gidip onun kutbunun içerisinde, onun çizdiği alana hapsetti kendini.

Can: Takdir ediyoruz ama aynı haftanın içerisinde, CHP’nin Grup Başkanvekili çıktı, “Dış politikada, Suriye’de, Akdeniz’de, Libya’da, her yerde, hatta S-400’leri aktive edin. Arkanızdayız. Geri adım atarsanız namertsiniz” diye açıklama yaptı. Takdir ettiğimizin haftasında yapılmış bir başka iş. İki örneği de yan yana kendisi ortaya koydu. Şimdi hem muhalefet partilerinin karar vericileri hem de seçmenleri baksınlar: Birbirine zıt bu iki tavırdan hangisi daha çok siyaset yapmakta, muhalefet yapmakta bir işe yarıyor? Hangisi iktidarın daha çok işine geliyor? Çok açık iki örnek koymuş oldular. İktidarı tartmayı değil, kendi pozisyonlarını tartmak açısından iki örneği karşılaştırsınlar. Hangisi nasıl sonuç doğurmuş?

Çakır: Zaten bir tanesi iktidarı hiçbir şekilde zorlamıyor. “Suriye’de geri adım atmayın” dediği zaman…

Can: Muhalefet “S-400’leri aktive et” dediğinde, iktidar titremeye mi başladı? Ne oldu yani, bir şey mi oldu?

Çakır: Halbuki, “Aktive edemeyeceğiniz belli olan bir şeyi alıp ülkenin kaynaklarını buraya akıttınız” diye bir muhalefet yapsa… Filmi biraz geriye saralım. Biraz bahsettim ama konuyu açalım. Salı günü Erdoğan, “Yarın millete sesleneceğim ve çok güzel haberlerim olacak” dedi. Çarşamba gününü bekledik. Çarşamba günü Grup Toplantısı’nda bir şeyler anlattı, ama “Millete Sesleniş” olmadı, konu muallakta kaldı. Hatırlarsan, bu konuda seninle konuşmuştuk. Ben, bazı kaynaklarımdan bunun bir rehine kurtarma operasyonu olduğunu, ama operasyonun sanki yürümediğini oturduğum yerden öğrendim. Herhalde dünyanın her tarafındaki insanlar bunu bir şekilde öğrenmiştir. O âna kadar aklıma hiç gelmedi. Hatta “Bu müjde ne olabilir? Acaba yine doğalgaz mı bulundu?” diye konuşuyorduk. Eğer bu operasyon başarılı olsaydı, rehin alınan kişiler kazasız belasız getirilmiş olsaydı, Erdoğan, operasyonu bizzat yöneten Başkomutan olarak –herhalde servis edilecek birtakım görüntüler de olurdu– Rize’deki kongrede, kurtarılan Uzman Çavuş’un kendisi bağlanacaktı ve Cumhurbaşkanı’na şükranlarını iletecekti. Ama olmadı. Yerine şehidin annesi bağlanmak zorunda kaldı. Bu operasyon başarılı olsaydı, tabii ki muhalefetin kapısına kimse gitmeyecekti. Bütün gazete ve televizyonlar onların başarı öyküsünü verecekti. Her yerde de Başkan Erdoğan olacaktı. Şimdi, Akşener’in söylediği gibi, başarıyı kendine alıp, başarısızlığı valiye açıklatıyor. Aslında olay bu kadar siyasî bir olaydı. Tabii ki askerî ve istihbarat yönü çok kuvvetli olan bir operasyondu ve buna bir siyasî yatırım yapılmıştı. Bir siyasî karar alınmıştı. Çünkü rehine operasyonlarında en kritik mesele, bu kararı alabilmektir. Bu siyasî karar alındı. Bu kararın Erdoğan tarafından alındığı, Salı günü söylediklerinden de belliydi. Sonunda meseleyi “Teröristler katletti” bağlamına getirip, buna muhalefeti de katarak, olayın siyasî sonuçlarından kaçılmak istendi. Olay aslında başından sonuna kadar siyasî bir şey. Bu nedenle de başka siyasetçiler buna dâhil edilmek istendi. Olay bu. Bunu kamuoyuna özellikle ve ısrarla vurgulamak lâzım. Kılıçdaroğlu’nun da, Akşener’in de en iyi anlattıkları husus bu oldu bence. İnsanların kurtarılması ya da şehit olması üzerinden siyasî malzeme üretmeye çalışan iktidara karşı, bu başarısızlığın siyasî olarak hesabının sorulmasıydı. Bu anlamıyla gerçekten çok zor bir şeydi; çünkü ortada operasyon yapan 3 subayın hayatını kaybetmesi de var. Toplam 16 kişinin hayatını kaybettiği bir olay. Detayların hepsine baktığında… Düşünsene saat 12:00’de Kılıçdaroğlu’na bakanlar gidiyor. Hemen arkasından saat 14.30 gibi twitter’da Kılıçdaroğlu’nun söylediği, “Bu şehitlerin sorumlusu Erdoğan’dır” cümlesini görünce doğrusu kafam karıştı. Bütün öykü kronolojik olarak el alındığı zaman daha iyi görülüyor sanki.

Can: İktidar, daha önceki sınır operasyonlarında, dış politika hamlelerinde, “Bir taşla çok kuş vurmak” hesabını yaptı. Her hamlenin bir askerî operasyon tarafı oluyor, bir diplomatik tarafı oluyor. Şu anda Erdoğan’ın ve iktidarın şöyle bir meselesi de var: Çeşitli aktörler karşısında bir tür pazarlık kozları elde etmek istiyor. Üstelik bunun iç politikaya taşınabilir tarafları da var. Genellikle de, senin dediğin gibi bu iş, başından itibaren, daha yapma kararı alınırken, bu politik hesaplarla alınıyordu. Yine hatırlıyorsan, valiye açıklatma örneği İdlib’de yaşandı. Çok daha yüksek sayıda kayıp verilmesi, yine valiye açıklatılmıştı. Bunların hepsi böyle bir sistematikle işliyordu. Hem bir taşla çok kuş, çok alanda bir başarı hikâyesi ya da kullanılabilir bir malzeme üretmek, hem de, hem başarıyı hem başarısızlığı satabilmek ve asla hiçbiri için bedel ödememek. “Başarıda tam yetkili, başarısızlıkta sıfır sorumlu” bir yönetim anlayışıydı bu.

Çakır: “Sınırlı sorumlu, sınırsız sorumsuz” diyebilir miyiz?

Can: Yetkili. Sınırsız yetkili…

Çakır: Sınırsız sorumlu… Karıştık iyice.

Can: Neyse. Yani, yapılan hamlelerin hesabı siyasî olarak asla sorulmuyordu. Hesap sorulmadığı için de bedel ödenmiyordu. Bu sefer, bu olayda, üstelik muhalefet, daha riskli olduğu bir şeyde çok yüksek bir biçimde hesap sordu. Daha önce, çok daha “eli rahat” iken bu imkânları kullanmamıştı. Hatırlarsan, bu ülkede uzunca bir süre, ekonomi meseleleri bile, “dış saldırı, dış güçler” bahaneleriyle idare edildi; muhalefet de çok ciddi bir direnç gösteremiyordu. Ekonomik kriz, sokaklara bile yansıyan bir buhran haline geldiğinde, muhalefet ancak o zaman, alandan gelen tazyikle bu konuda siyaset yapmaya başladı. Yine, her tarafından dökülen bazı dış operasyonlarda, S-400 gibi saçmalıklarda, muhalefet bunu yapamadı. Üstelik bu sefer, senin de söylediğin gibi bayağı da riskli. Şaşırtıcı olan kısmı da o oldu aslında. Çünkü bu operasyonun başarısızlığı ve kayıplar ortaya çıktığında, herkes, muhalefetin bundan endişeye kapılacağı hissine çok daha yakındı. Ama bu olayda bile böyle yüksek bir reaksiyon verilmesi, bundan sonra iktidarın bu tür kullanımları için artık çok fazla şans olmayacağını gösteriyor. Ancak şunu unutmayalım: İktidar bunu senelerdir yapıyor, ama muhalefet içinde çok dar bir alanda daha fazla etki yaratabiliyor. İddia edildiği gibi, kendi seçmenini konsolide eden sonuçları çok uzun bir zamandır alamıyor zaten. Kantarın topuzunu kaçırıp, bu ezberin artık işlemez hâle gelmesi birdenbire Gara ile ortaya çıkmış bir şey değil. Bundan önce yapılan bütün dış operasyonlarda, “İktidar şimdi büyük bir milliyetçi dalga yaratacak, bir konsolidasyon sağlayacak ve oylarını artıracak” diye düşünüldü. Hatta geçen yıl boyunca, ondan önceki yıl yerel seçimden sonra, dış politikada, Doğu Akdeniz’de, Libya’da yapacağı hamlelerle, hep böyle sonuçlar alacağı iddia edildi; ama alamadı. Oradaki oy artışları her hamlede 1 puan kadar oynuyordu, ama 15 gün içerisinde düşüyordu. Ayasofya’nın camiye dönüştürülerek ibadete açılması bambaşka bir şey olacak dendi, olmadı. Aslında, iktidarın kendi seçmeninde çalışmayan şey, bir süre daha, uzatmalarla muhalefet tarafında devam etti.

Çakır: Buradan HDP meselesine geçelim. HDP’nin kapatılması meselesi de yeni bir argüman olarak ortaya çıktı. Ayasofya’nın ibadete açılması yıllardır bir Kızıl Elma gibiydi. Açtılar, bitti. Mesela bugün cuma. Ayasofya’da kaç kişi namaz kıldı bilmiyorum. Belki kalabalıktır, ama artık haber değeri bile taşımıyor dikkat edersen. Öyle bir olaydı ki, normal şartlarda, bizim her cuma Ayasofya’dan canlı yayın yapan televizyon kanallarını, gazetelerin birinci sayfasında Ayasofya’yı görmemiz gerekirdi. Birkaç gün sonra da unutuldu gitti. Şimdi HDP’nin kapatılması meselesi de sanki yeni bir şeymiş gibi sunuluyor. 

Şu anda Başkanlık Sistemi ile beraber –zaten Meclis’in hiçbir fonksiyonu yok– her istediğini yapabilen bir Erdoğan var. Ve hâlâ şikâyet ettiği bir terör meselesi var: “İnlerine gireceğiz, temizleyeceğiz, şunu yapacağız, bunu yapacağız” diyor. İnsanlar bekliyor. Daha çok Bahçeli’nin dile getirdiği HDP’nin kapatılması meselesi de, âdeta HDP kapatılırsa, Türkiye’nin önü açılacak havasıyla sunuluyor. Ama görünen ilk işaretler şöyle: Biri, AK Parti’nin buna pek yanaşmayacağı. Tabii bunlar çok spekülatif şeyler. Belki de hiçbir şekilde gündeme gelmeyecek. İnsanlar, “Erdoğan HDP’nin kapatılmasına ikna olacak ve ertesi gün hemen HDP kapatılacak” diye düşünebilirler. Ama bunun bir süreci var. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından dava açılacak, yargılama olacak. Bunlar bir süreç. Bu süreci başlatıp başlatılmayacağı belli değil. Sürecin nasıl gelişeceği, alınacak kararın ne olacağı belli değil. Mesela, AK Parti’nin kapatılma davasında, partinin temelli kapatılmamasına fakat Hazine yardımının belirli bir oranda kesilmesine karar verilmişti. Çok kritik bir olaydı. Bütün bunlara rağmen, HDP’nin kapatılması konusu sanki sihirli bir formül gibi telaffuz ediliyor. Bu, bana bir koz gibi geliyor. Ayasofya konusunda da benzer bir şey söylemiştim, ama tabii o başka bir alandı. Bence bu da, eldeki son kozlardan birisi. Ne talep edebilirsin? Mesela İslâmî hareketin talepleri, imam-hatipler, başörtüsü ve Ayasofya’nın ibadete açılmasıydı. Sırayla hepsi halloldu. Peki, şimdi ne kaldı? Bir şey yok. 

Bu konuda da mesela terörle mücadelede elinde her şey var: Irak’ta da operasyon yapıyorsun. Suriye’de de operasyon yapıyorsun. İstediğin zaman istediğin insanları gözaltına alıyorsun, tutukluyorsun, dokunulmazlığını kaldırıyorsun. Selahattin Demirtaş’ı ve arkadaşlarını yıllardır içeride tutuyorsun. Ama hâlâ şikâyet ediyorsun. Burada nasıl bir hedef koyabilir? HDP’yi kapatma hedefi. HDP’yi kapatma konusunun bu kadar sık telaffuz edilmesi, tabii ki demokrasi açısından kötü bir şey; ama kendileri açısından da çok sorunlu olduğu kanısındayım. Bu kadar çok dillendirmeleri, bir süre sonra kanıksanıyor ve içi iyice boşalıyor. Bahçeli’nin bu talebi neredeyse her sefer dile getirmesinin hâlâ işe yarar bir yönü var mı sence?

Can: Bence iki yönlü olarak var.Bir tanesi şu: İktidar tarafında şöyle bir şey var. Ezber gibi ve giderek abartarak yaptığı ama işlemeyen şey, değiştirilebilir bir şey değil. Biraz da bu yüzden abartmak zorunda kalıyor zaten. Yani, aynı şeyi kullanmak zorunda. Çünkü onun yerine koyabileceği yeni bir hikâyesi, yeni bir enstrümanı yok. Bu reform, yeni anayasa söylemlerinin bir karşılığı çıkmadı. Dolayısıyla, şu anda sarılabileceği temel şey: Beka davası. Beka davasını, kendi siyasî bekasını sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu şey, bu yürüttüğü strateji, artık çok işlemeyen, muhalefetin de oyuna gelmediği bir seviyeye gelmiş olmasına rağmen, bunu devam ettirmekten başka şansı yok. Bunu devam ettirirken de, doz artırmak zorunda. Kendi açısından bunu yapmak zorunda. Bu işin birinci yönü, kendi gücünü korumak. Burada başka bir araca sahip değil. Başka araç ne olabilir? İnsanların beklentilerine karşılık verebilecek birtakım çözüm cevaplarıyla insanların karşısına çıkmak. Bunu yapamadığı için burada kalmak zorunda.

İkinci yönü ise şu: Kendisi karşısında giderek sağlamlaşmaya başlayan, daha doğrusu, asıl, karşı tarafın konsolide olduğu güçlü bir direnç var. Muhalefet, yavaş da olsa gücünü artırıyor ve aritmetik olarak artık iktidarı zorlar bir sınıra doğru ilerliyor. Dolayısıyla, orayı bozabilecek, dağıtabilecek argüman açısından da elinde fazla enstrüman yok. Burada da kullanabileceği malzeme, yine bu. Ama bu yöntemin şöyle bir problemi ortaya çıkıyor: Pek çok araştırmada, ülkedeki insanların güvenlik, terör gibi meselelere ilişkin hassasiyetinin azaldığını görüyoruz. Bu konu, önemli sorun başlıkları içinde çok alt sıralara düşmüş durumda. Dolayısıyla bunlar üzerinden bir motivasyon üretmek, hem kendi seçmeni için çok zor hem muhalefeti sıkıştırmak için çok elverişli değil. HDP’yi giderek daha fazla kriminalize ediyor ama kendileri dâhil kimse şu sorunun cevabını veremiyor. “Niye dört yıl önceye göre HDP’nin şu anda kapatılması daha âcil? Şu geçen üç yıl içerisinde, HDP, fazladan ne yaptığı için daha büyük tehlike hâline geldi?” Bu soruların cevabını Bahçeli bile veremiyor. Niye dört sene önce böyle bir tezle ortada değildin? Şimdi ne oldu da bunun şu anda olması gerekiyor? Ben, bu mecburiyetler nedeniyle, HDP üzerindeki baskının ve bu tür iddiaların gerilemeyeceği, hatta biraz daha artırılacağı kanaatindeyim. Bu kapatma davası, illâ hemen hızlı sonuç alacak bir kapatma biçiminde karşımıza gelmeyebilir. Sen demin AK Parti’nin kapatılma davasını örnek verdin. Aylarca sürecek, hatta insanların kafasına, “Seçimde ne olacak?” sorusunu yerleştirecek, Damokles’in kılıcı gibi bir tehdit olarak bunu kullanabilir. Sürmekte olan bir dava olacak. “Kapatıldı mı kapatılmadı mı? Kapatılırsa yerine hemen bir parti kurulup seçime girebilir mi?” karmaşası kolaylıkla üretilebilir.

İkincisi, yine kulislerden gelen bilgilere göre, bazı milletvekilleri için yine dokunulmazlık fezlekelerinin Meclis’e getirilmesi, bazı yasal değişikliklerle HDP’nin Hazine yardımından faydalanmasının önünün kesilmesi gibi hamlelere girişilebileceğinin işaretleri var. Ben iktidarın, “Bundan bir şey çıkmaz. Artık muhalefet de uyandı, biz bu yolu bırakalım” diyeceklerini düşünmüyorum. Tam tersine, bunu biraz daha artıracaklarını düşünüyorum.

Çakır: Tabii ki HDP’yi yıldırmak gibi bir strateji var; ama bu hareket, defalarca partisi kapatılmış, vekilleri, yöneticileri defalarca içeri girip çıkmış ve bir anlamda bunlara alışmış bir hareket. Tabii ki bu tür bâdireleri yaşamak istemezler. Tabanı da HDP kapatıldıktan sonra dağılacak değil. HDP üzerindeki bu baskı, esas olarak diğer muhalefet partilerine yönelik. HDP’ye vururken, aslında öteki tarafa mesaj yolluyor.

Can: Bir de, kendine edecek bir lâf lâzım. Dediğin gibi, bunun HDP’ye vereceği zarar ya da HDP’nin bundan korkacağı, HDP seçmeninin bu yüzden dağılacağının hiçbir işaretini görmüyoruz. Muhalefet de, Gara olayında gördüğümüz gibi yavaş yavaş hareketleniyor; o kadar kolay değil artık. Ama hâlâ, iktidara, edecek lâf lâzım. İnsanların karşısına çıkıp muhalefeti suçlarken, kendi başarısından söz etmek ya da mutlaka bu iktidarın korunması gerektiğini iddia etmek için bir gerekçeye, bir lâfa ihtiyacı var. Bu lâfı da, beka davası üzerinden kuruyor. Dış politikada da hayat o kadar kolay değil. Sağa sola çemkirebilir, ama sanki bir şey yapıyormuş gibi hamle yapmaları da artık biraz daha zor. Dolayısıyla buna ihtiyacı devam ediyor. Benim asıl vurgulamak istediğim bu.

Çakır: Kemal, son olarak pandemide yeni normalleşme sürecine geçelim. Hâlâ tam olarak düğmeye basılmadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en son Kabine toplantısından sonra yaptığı açıklamalarda, çok daha somut şeyler bekleniyordu; ama biraz muğlâk konuştu. Sağlık Bakanlığı’nın belirlediği kriterlere göre, şehirlerin risklere göre 4 kategoriye ayrılacağını ve Mart ayı itibarıyla da kademeli olarak normalleşme sürecine geçileceğini açıkladı. Yine kademeli olarak, bazı yasakların kalkabileceğini, haftasonu yasaklarının, belki gece sokağa çıkma yasağı saatinin değiştirilebileceği gibi açıklamalarda bulundu. Okulların açılma konusu hâlâ belirsiz. Yani tam bir muğlaklık var. Burada en acayip olanı, Sağlık Bakanlığı’nın ülkedeki vaka oran haritasını açıkladığı günlerde, Erdoğan’ın Türkiye’de vaka sayısı açısından birinci ve ikinci olan illerde lebâleb kongreler yapması. En yüksek vaka oranında birinci şehir Trabzon, ikincisi de Rize. Erdoğan önce Rize’de, sonra Trabzon’da kongre yaptı. Ama ben sonradan fark ettim, Trabzon’daki kongrede, kalabalık salonun görüntüsü dışarıya fazla servis edilmemiş. Böyle tuhaf, çelişkili bir durum var. Mesela, kongrelerde Erdoğan’ın resmiyle beraber, “temizlik- maske-mesafe tamam” yazıyor. Maçlar bu gerekçeyle seyircisiz oynanıyor. Bunun çağrısını yapan da Erdoğan. Aynı Erdoğan, çıkıp Rize’de, “Salgına rağmen, salonu lebâleb doldurdunuz” diyor. Bu bir polemik değil aslında. Ortada bir realite var. İktidarın, devlet adına söyledikleri, bir de kendi yaptıkları var. İnsan söyleyecek söz bulmakta zorlanıyor. Tamam, kongreni yap, ama daha az sayıda insan al, mesafeyi daha açık tut filan. Bu arada birçok yerde kongre yapılması yasak. Barolar seçim yapamıyor. Mesela Galatasaray Kulübü Olağanüstü Kongre kararı aldı, yasalar nedeniyle yapamıyor. Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri, 5-10 kişi bir araya geldiği zaman salgın gerekçesiyle başlarına gelmedik kalmıyor. Ama AK Parti kongreleri yapılabiliyor. Dolayısıyla, nasıl normalleşme olacak, nasıl baş edilecek? Her şey muğlak. Ne dersin? 

Can: Bir de şöyle acayip bir şey var: Mesela Cumhurbaşkanı bir kongreye bağlanıyor. Bir an, orada gördüğü kalabalığın havasına kapılıp salgın düşüncesini unutarak, “Ne güzel. Salonları lebâleb doldurmuşsunuz” diyor. Hani “Bu bir gaf oldu” denip geçse anlayacağım. Ama sözünün en başında “Bu salgın şartlarına rağmen lebâleb doldurdunuz” diye vurgulaması… Ayrıca, dediğin gibi, bunu ikinci gün tekrar ediyor. Hakikaten acayip. 

Burada iki tuhaflık var: Birincisi, dört yıl önce Binali Yıldırım’ın yaptığı konuşmanın aynısını Erdoğan’a da yaptırmalarında olduğu gibi, şimdiye kadar çok başarılı olarak lanse edilen iletişim stratejisini kuranların ve bunu uygulayanların büyük bir beceriksizliği olarak düşünülebilir Erdoğan’ın o sözleri. Ya da, onların kurgulamaya çalıştığı şeye uymayan Erdoğan’ın fütursuzluğu diye düşünülebilir. Veya, ölçekler ve öncelikler değiştiği için, bu tür şeyleri önemsemeyip, aslolan motivasyon ve heyecan olduğu için, onları ikinci plana atıyor, denebilir. Ama neresinden bakılırsa bakılsın, ortalama bir insanın, siyasî bir tercih yapmaktan önce, kendisinin hayatıyla ilgili temel kararları alan yöneticilerin meseleye nasıl yaklaştığıyla ilgili düşüncesini bozan bir şey. Daha önce maske olayında, aşı olayında, verilerin açıklanması olayında da insanların yaşadığı şuydu: “Bizim hayatımızla ilgili kararları veren bu insanlar, meseleye ne kadar gayriciddî ve ne kadar kendi öncelikleriyle yaklaşıyorlar. Bizimle ne kadar ilgisizler” güvensizliği, neredeyse herkesin “Maskenizi takın, elinizi yıkayın, hasta olmayın, başınızın çaresine bakın” yalnızlığından bir türlü kurtulamadığı, önlemler alınırken de normalleşirken de insanların kendi başına bırakıldığı hissi çok koyulaşıyor. Aşı konusunu seninle birkaç kere daha konuşmuştuk. Aralık başı itibariyle iddia edilen rakamların, sürelerin neredeyse tamamının, hiçbir seviyede tutmadığını gördük. “1 hafta” denilen şey, 5 hafta, “50 milyon” denilen şey 5 milyon. Üç aylık bir süreçte, aşı gibi çok kritik bir süreçte, en yetkili ağızların bütün söylediği rakamlar, veriler, sayılar, tarihler tutmuyor. Sonra, Sağlık Bakanı tuhaf tuhaf tweet’ler atıp, çıkıp birtakım açıklamalar yapıyor. Ama aynı gün Cumhurbaşkanı Erdoğan “lebâleb kongre” sözüyle ortaya çıkıyor. Bütün bunlar bir araya gelince, önlemler için kendini güvende hissetmeyen insanlar, normalleşme için de kendini güvende hissetmeyecektir. Önlemler için de şeffaf bir mantık ve işbirliği kurulmadığı gibi, normalleşirken de böyle olmayacak. Bu gayet açık.

Ama bir yandan da, anladığım kadarıyla şöyle bir şeye oynuyorlar: Pandemili hayatın neredeyse birinci yılına geliyoruz. İnsanların, hem ekonomik olarak hem psikolojik olarak istîab haddi dolmuş vaziyette. Dolayısıyla normalleşme, sadece telaffuz edildiğinde bile, bir vaat haline geliyor; pozitif bir şeymiş gibi görünüyor. Ama arkası doldurulmamış, nasıl olacağı anlatılmamış ve ikna edici olmayan bir normalleşmenin geçici rahatlamasının iktidara çok pozitif bir etkisi olmayacak.

Çakır: Kemal, arkadaşlar HDP Kocaeli milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ile ilgili bir haberi iletti: Yargıtay, Gergerlioğlu’nun 2 yıl, 6 aylık hapis cezasını onamış. Bu ne anlama geliyor ve bundan sonraki süreç ne olacak, şu anda bilemiyorum. Ama şunu özellikle vurgulamak lâzım: Ömer Faruk Gergerlioğlu, yumuşak tâbirle, herhalde şu anda iktidarın en sevmediği milletvekili. Gerçekten de Türkiye’de hak savunuculuğu konusunda en önde gelen isim. MAZLUM-DER Başkanlığı’ndan gelen bir isim. Kendisi de KHK ile uzaklaştırılmış bir doktor. Ayrım gözetmeden herkesin haklarına sahip çıkan ve bunu çok başarılı bir şekilde yapan birisi. Yargıtay’ın hapis cezasını onamış olmasının, Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun siyasî hayatını engelleyecek bir süreç yaratmayacağını umarım. Senin bu konuda bilgin var mı? Bu işler nasıl oluyor tam olarak bilmiyorum. O yüzden yanıltıcı bir şey söylemek istemiyorum.

Can: Mahkûmiyetin milletvekilliği dışında bir döneme ait olması gerekiyor. Çünkü yargılanmanın devam edebilmesi için, dokunulmazlığının kalkmış olması gerekiyordu. Ama milletvekilliğini engellemenin kesinlikle Meclis kararıyla gerçekleşmesi gerekiyor. Mahkeme kararıyla milletvekilliği düşülmesi diye bir usûl yok. Kulislerde, sadece Gergerlioğlu için değil, muhtemelen pek çok HDP vekili veya bazı CHP vekilleri için de fezlekelerin Meclis’e getirilmesi ihtimalinden bahsediliyor zaten. AK Parti’nin, MHP’nin söylediği kapatma formülü yerine, bu dokunulmazlık hamlesini getirmeye hazırlandığı konusunda birtakım kulisler benim de kulağıma çalındı; zaten yazılıp çizildi bunlar. Bu çerçevede, tabii ki Gergerlioğlu’nun fezlekesi ve dokunulmazlığının kaldırılması gibi bir şey gelebilir. Bu da bir olasılık. Senin de dediğin gibi, iktidarın, rahatsızlık veren milletvekillerini bu konuda hedefe koyma ihtimalleri daha yüksek.

Çakır: Evet. “Haftaya Bakış”ı burada bitirelim Kemal. İzleyicilerimize çok teşekkür ederiz. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.

Can: Teşekkürler ve iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus