Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (52): Boğaziçi direnişinin gösterdikleri, liderler trafiği & Twitter’dan Bahçeli ve Soylu’ya yasaklamalar

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”ta karşınızdayız. Kemal Can ile her cuma olduğu gibi haftanın olaylarını yorumlamaya çalışacağız. Kemal, merhaba.

Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Çakır: Gündemde hiç kuşkusuz öncelikle Boğaziçi Üniversitesi var. Aslında Boğaziçi Üniversitesi’nde olay bir rutine binmiş ve sakin bir şekilde seyrediyordu. Fakat Kâbe fotoğrafını, iktidar ve iktidar yanlıları büyütmeye kalkınca olay da gündeme çok ciddi bir şekilde girdi. Bir de işin içine LGBTİ boyutu eklendi. İktidar yine buradan yüklenmeye çalıştı. Onun ne kadar etkili olduğu konusunda farklı görüşler var. Ben çok etkili olduğunu sanmıyorum. Ama tersini söyleyenler de var. Bir diğer husus da, burada özellikle başörtülü bir protestocu öğrenci üzerinden yürüyen çok ciddi bir tartışma var. Aslında tartışma da değil, bir taraf çok ciddi bir şok yaşıyor. Kadının özellikle tahliye olduktan sonraki fotoğrafları ortada, yaptığı kısa bir video da var. Farkındaysan bu, bir kesimde kelimenin gerçek anlamıyla bir infial yarattı.

Can: Ona infial değil, terbiyesizlik demek daha doğru.

Çakır: Yaptıklarının terbiyesizlik olduğunun farkındayım.

Can: İnfial olması için sahiden birilerinin hassasiyet göstermesi gerek. Bu yapılan, bayağı örgütlü terbiyesizlik.

Çakır:  Evet.

Can: Linç etmeye çalışıyorlar ve üstelik de başörtüsünü aşağılayarak. Daha önce kullanılan o “vitrin mankeni” ifadesinin bir başka versiyonu.

Çakır: Biliyorsun, hemşerin, yani Düzceli imiş. Babası da İHH’nın Düzce Şube Başkanı’ymış. Şu anda FETÖ bağlantıları vs. diye uyduruyorlar. Tabii tamamen yalan. Bu arada yine çok ciddi bir karalama kampanyası yapıldı. Böyle bir şey olmadığı için öğrencilerin terörist olduğunu kanıtlayamayınca ve LGBTİ meselesinin çok da etkili olmadığını görünce, bu sefer öğretim üyeleri üzerinden bir kumpas tarifi yapmaya çalışıyorlar. Birtakım troller ve iktidar medyası bunu yapmaya çalıştı. Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan da, mutat cuma namazı çıkış basın toplantısında, trollerle aynı dili kullandı. Özellikle Osman Kavala’nın eşi de olan, ama her şeyden önce bir bilim insanı olan Prof. Ayşe Buğra’yı hedef gösterdi — ki ilginçtir, bugün de Osman Kavala’nın mahkemesi vardı. Mahkeme, davayı Gezi Davası ile birleştirme kararı aldı. Bunu yaparak, olayda yine bir komplo, dış güçler, “millî ve yerli olmayanlar” şeklinde algı yaratmaya çalışıyorlar. Bugün yine öğretim üyeleri çok etkili bir gösteri daha yaptılar. Mâlûm, Melih Bulu 20 öğretim üyesinin katıldığını söyledi. Gördün mü bilmiyorum, ama 200 civarında öğretim üyesi ve her birinin ellerinde bir rakam vardı. 

Can: Gördüm.

Çakır: Ben Boğaziçi Üniversitesi ile ilgili birkaç yayın yaptım ve sonucu ne olursa olsun, Melih Bulu’nun istifası bana pek mümkün gelmiyor. Artık onun isteyerek yapabileceği bir şey olmaktan çıktı. Hele bugün Cumhurbaşkanı’nın onu da öve öve bitirememesi ve kesin duruş sergilemesi nedeniyle, istese de istifa edebilecek bir durumda değil. Ne olacağını kestiremiyorum, ama şu hâliyle bakıldığı zaman, zaten kimin meşrû ve haklı olduğu çok net bir şekilde ortaya çıktı. Bence, direnişte şöyle bir hesap vardı: Hocaların bu kadar aktif ve belirleyici olacağını hesaba katmıyorlardı diye düşünüyorum. Öğrenciler bağıracak, bazı hocalar da destek verecek, ama bazı hocalar da “Okulun işlerinin de yürümesi lâzım” diyerek, istemeyerek de olsa rektörle bir şekilde işbirliği yapınca, “İşler bir şekilde rayına oturur” diye düşündüler. Zaten Melih Bulu da “Altı ay diye düşünüyorum’’ demiş ya, onun da hesabı böyle bir şey. Öğrencileri ikna etmekten ziyade, öğretim üyelerini ikna etmekti. Ama bir rektör yardımcısını bile zor buldu. Bir danışman buldu; ama danışman da “Kabul etmiyorum” dedi. Şu anda yanında hiç kimse yok. Şimdiden, bir başarının alındığı kanısındayım, ama bu olay daha kolay kolay bitmeyecek. Tabii konunun bir diğer boyutu da muhalefetin tutumu. İkimiz de ayrı ayrı mecralarda bunu dile getirdik: Kemal, istersen ilk kısmıyla başlayalım, sonra muhalefete ayrı bir paragraf açalım. Ne diyorsun? Gerçekten bunun başarısı konusunda hemfikir miyiz?

Can: Evet. Zaten ben hak mücadelesi, hakların ve özgürlüklerin çok açık savunulması konusunda gösterilen dirençle ilgili başarı ölçütünün, bunun ısrarla devam ettirilmesiyle ilgili olduğunu, sonuç almanın, yapılan işleri ve haksızlıkları geri aldırmanın, başarı ölçütü olmadığını düşünüyorum. Tabii ki asıl başarı, nihaî olarak bu hakları elde etmek ve bu özgürlükleri sağlamaktır. Ama bu mücadelenin başarısı, bu hak savunusunu ve bu özgürlük direncini devam ettirebilmek ve meşruluğunu kabul ettirmektir. Baskıyı yapan, kendi yaptığı baskıyı haklılaştıramıyor, direnen, mücadelesinin haklı olduğunu gösterebiliyorsa, burada bir başarı var demektir. Dediğin gibi, bunu iktidarlı muhalefetli bir tür kriminalize etme çabalarına rağmen burada bu başarı gerçekleşmiş demektir. 

Ben sadece bu “LGBTİ meselesi, sergi tartışması komplo muydu, değil miydi?” gibi hâdiselerin kronolojisinin biraz daha farklı işlediğini düşünüyorum. Bu iş bir aydır sürüyor ve bence olay aslında bunlarla birlikte tırmanmadı. İktidar o direnişi kırmakla ilgili bir müdahale hazırlığına zemin açmak için burayı kullanmak istedi. O kriminalize etme hamlesi, zaten “Bahçeyi temizleme”, senin de dediğin gibi önce öğretim üyelerine meseleyi kabul ettirme, çocukların direnişiyle, ülkenin genelinin bununla olan ilişkisini bozma ve bu vesileyle de, bunun güçle bastırılmasının meşrû zeminini oluşturmaktı. Ben kronolojiyi, “Bu olay çıktığı için işler büyüdü” değil, işleri kapatmak için müdahale etmek istemenin zemininin böyle kurulduğu kanaatindeyim. Ama dediğin gibi, olmadı. Bütün manipülasyona rağmen, bence muhalefette yankısını bulduğu kadar, iktidar seçmeninde iddia edilen infial oluşmadı. Zaten açıkçası oluşmasının da gerçekçi bir zemini yoktu. Kimse tam olarak ne olduğunu bile anlamadı. Hatta iktidar, bunun tam olarak ne olduğunu da anlatamadı. Muhalefet bu konuda biraz yardımcı olmaya çalıştı, ama iktidar aslında problemin ne olduğunu anlatamadı. İş biraz “Kabataş yalanı” meselesine benzeyen bir şeye dönüştü ve sonuç almadı. 

Buna karşılık, iktidar yine de şunu yapmaktan vazgeçmedi: Kenara çekilip kriminalize etmekle yetinmeyip, kutsallar filan gibi birtakım yakıştırmaların gürültüsüyle yetinmeyip, önce dışarıdaki gösterilere, sonra da doğrudan üniversitenin içine doğrudan saldırıya geçti. Bir sürü öğrenci gözaltına alındı. Sonra en tepeden, gürültü yine devam etti: Bahçeli çıktı, “Başı ezilmesi gereken yılanlar” dedi. Erdoğan çıkıp, “teröristler” dedi. Ama çok açık bir şekilde, bütün bu talimatlara rağmen, görevlendirilmiş hâkim ve savcı, yüzlerce öğrencinin içerisinden tutuklanacak bir suç üretmeyi beceremedi. Bu iş iyice çığırından çıkınca, göstermelik iki tutuklamayla yöneticiler tatmin edilmeye çalışıldı. Senin “basın toplantısı” dediğin, Cumhurbaşkanı’nın, artık neredeyse düzenli olarak hedef göstermeye dönüşen cuma hutbelerinde, bugün doğrudan öğretim üyelerini ve isimleri –Ayşe Buğra’yı da ismen anarak– hedef gösterdiğine tanık olduk. Aslında, tıpkı Gezi’de kullandıkları “Mesele ağaç değil” iddiası gibi, burada da, “Mesele üniversite değil” iddiasının kendileri için ne kadar geçerli olduğunu durmadan anlatmaya çalışıyorlar. Çünkü şunu biliyoruz, Gezi’deki “Çatlasalar da patlasalar da…” tavrının buradaki karşılığı, “Orayı onlara bırakmayacağız” tavrı. Erdoğan, Boğaziçi’ndeki öğrencileri “terörist” diye işaretleyip, bu geçmiş geleneği de “elitist” diye etiketleyip, daha önemli bir şey söylüyor: “Orayı onlara bırakmayacağım” diyor. Aslında bunun, bir üniversite rektörü atanması işi olmadığını anlatıyor. Bunun, trollerdeki yansıması daha açık: Hilal Kaplan’ından bilmem kimine kadar hepsi, aslında ne yapılmak istendiğini anlatıyorlar. Burada gizli saklı bir şey yok.

Çakır: “Yıkmak” diyorlar Kemal. Yerine bir şey inşa edemese bile, yıkmak. Birçok şeyde yapıldığı gibi.

Can: Evet. Bunu sadece burada da görmüyoruz. Senelerdir başka üniversiteler için yaptıklarında da gördüğümüz gibi, pek çok kurum için yaptığını biliyoruz. Baro işini, TTB işini, Anayasa Mahkemesi işini biliyoruz. “Ya bana biat eder, biat etmeyeni ezer geçerim. Ezip geçmediğimi, işgal edemediğimi imha ederim.” Bu sistematikle yürüyen bir pratik var. Dolayısıyla bu kronolojiyi, “Protestoların dozuyla verilen tepki değişti” diye yorumlamıyorum. Tam tersi. Bunu senin görüşüne karşı olarak söylemiyorum. Burada beklemedikleri bir dirençle karşılaştıkları doğru; özellikle öğrenci ve öğretim üyelerinin çok kararlı bir direnişi var. Benzer bir şeyi, İstanbul Sözleşmesi olayında da gördük. İstanbul Sözleşmesi’nde, kendi içinde çok net bir tablo ortaya çıktığı için, geçici bir süre için geri çekildi. Ama buralarda bu tür direnç gösterdiğinde, hiçbir zaman bu geriye çekilmenin vesilesi olmuyor. Tam tersi, daha sert bir saldırganlığı tetikliyor. Burada sadece kurumlar değil, kavramlara da saldırılıyor: Soylu’nun çıkıp, “Üniversitelerin demokratik mi olması lâzım?” demesi, kendi yaptıklarının üstüne yapışabilecek etiketleri anlamsız lâflara dönüştürmek için, hakları için eylem yapanlara “faşist” demek, üniversitesinin özgürlüğünü savunan çocuklara “terörist” demek… Yani terörist, faşizm ve bütün kavramları anlamsız, içeriği boş hâle getiriyor. Kurumları işgal etmenin yanında, kavramları da imha etmekle yürüyen bir sistematik işliyor. Aslında buradaki en temel slogan, “Kimse devletimizin gücünü test etmeye kalkmasın.” İçişleri Bakan Yardımcısı’nın söylediği cümle. Asında bunu söyleyen, iktidarın kendisi.

Çakır: İçişleri Bakan Yardımcısı’nın bu sözleri sana neyi hatırlattı?

Can: Çok şey hatırlattı.

Çakır: Davutoğlu dış politikada, “Kimse Türkiye’nin gücünü test etmeye kalkmasın” lâfını defalarca söylemişti. Bana hemen onu hatırlattı. İstersen buradan muhalefete geçelim, ama önce bir şeyi not olarak düşmek istiyorum: Ayşe Buğra meselesi gerçekten çok acı bir şey. Ayşe Buğra, Türkiye’nin dünya çapında önde gelen sosyal bilimcilerinden birisi. Osman Kavala’nın eşi olduğu doğru. Ama Ayşe Buğra bambaşka bir kişi. Hatırlarsan, Melih Bulu Boğaziçi Üniversitesi’ne ilk atandığında verdiği demeçlerde, hocalarının isimlerini övünçle saydı. Onlardan birisi de Ayşe Buğra idi. Şimdi Ayşe Buğra, troller ve Cumhurbaşkanı üzerinden bu “büyük komplo”nun mimarı olarak resmedilmeye çalışılıyor. Cumhurbaşkanı, Ayşe Buğra’ya ettiği lâfın hemen ardından, o klasik “Üniversiteler yerli ve millî olacak” sözünü söylüyor. Bilmeyenlere not düşelim: Ayşe Buğra, Osman Kavala’nın eşi, ama Türkiye’de “yerli ve millî edebiyat” diye bir şey söz konusuysa, bunun en önemli isimlerinden Tarık Buğra’nın da kızı. Hiçbir zaman babasını da, eşini de ortaya çıkarmamış, kendisi olmuş ve çok da iyi olmuş bir isimden bahsediyoruz. Zaten kullandıkları üslûp, söylediğin gibi, kavramların içini boşaltma, tam tersine çevirme… Karşısındakini “faşist” diye suçlayan insanın üslûbuna baktığın zaman, aklına II. Dünya Savaşı öncesi İtalya ve Almanya geliyor. Aynı üslûpla karşısındakini faşist olarak suçluyor. 

Muhalefete gelecek olursak: Demin söylediğim gibi, bu konuyu ayrı ayrı mecralarda benzer şekillerde ele aldık. Sırf o değil tabii, ama ben onu Necati Özkan’ın paylaşımından hareketle, “Bu kadar çok şey yapmayın, tadında bırakın. Yoksa bu, iktidarın işine yarıyor. Kâbe fotoğrafını speküle ettikleri için, LGBTİ bayraklarını speküle ettikleri için, terör kullandığı için iktidarın işine yarıyor” deyip olayı daraltmak ve hatta bitirtmek isteyen Kılıçdaroğlu’nun, doğrudan öğrencilere de değil, ailelerine seslenmesi. Halbuki normalde seslenecek birisi varsa o da devleti yönetenler. Boğaziçi Üniversitesi’nde sağduyuya çağrılacak olan kesim hangisidir? Orada anayasal haklarını kullanan, hiçbir şiddete başvurmayan… Mesela Fahrettin Altun’un İngilizce videoda kullandığı fotoğraf ve videoların nerede ve ne zaman çekildiği çok şüpheli. Boğaziçi Üniversitesi’nde ne böyle bir rektörlü işgali var, ne başka bir şey var. Bütün bunların üzerinden yürüyen bir hikâye yaratılıyor. Ve muhalefet burada öğrencilere ve hatta onların ailelerine seslenerek, aslında olayı iktidarın çizdiği sınırlar içerisinde kabul ediyor. İyice daraltılmış bir alanın içerisinden, “Sesinizi biraz çıkartın, tabii ki iyi bir şey değil, ama tadında bırakın. Çünkü bu yapılanlar, kazanmamızın çok kuvvetle muhtemel olduğu seçimleri zora sokar” diyor. Böyle özetleyebilir miyiz? Böyle bir mantık, değil mi?

Can: “Herhangi bir hak ya da özgürlük için bizi bekleyin. Biz, şu anda yeterli direnci göstermenin stratejimize zarar vereceğini düşünüyoruz.”

Çakır: Mesela burada bazıları Gezi örneğini vermeye kalktı. “Gezi’de de böyle oldu, Gezi, AK Parti’nin oylarını konsolide etti” gibi çok klasik ve ezbere lâflar edildi. Halbuki tam tersi.

Can: Bu yalanı senelerdir söylüyorlar. Rakamlar çok açık: 2011 senesindeki seçimde, AK Parti yüzde 50 oy aldı. Gezi’nin hemen sonrasındaki 2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimi –tabii ki cumhurbaşkanlığı seçimi ayrı bir kategori– ve Yerel Seçim’de AK Parti’nin parti olarak aldığı oy, yüzde 45. 2015’te aldığı oy, yüzde 40. Yani dört sene içerisinde, Gezi’nin tam ortasında olduğu dönemde, yüzde 10 oy kaybetmiş. Peki, nasıl konsolide olmuş oluyor?

Çakır: Konsolidasyon Haziran-Kasım arasındaki şiddet ortamında oldu. O apayrı bir şey.

Can: O bambaşka bir şey. Ayrıca orada da artık ittifakın değiştiğini görüyoruz. Bu ittifakın kuruluşunu, başka bir tarihe, Referandum’a taşıyorlar; ama aslında o ittifak 7-8 Haziran 2015 günü kurulmuştu; o konsolidasyonu o ittifakla birlikte düşünmek lâzım. Dolayısıyla, Gezi’ye bağlayarak, “Muhalefet direnç gösterdiği zaman iktidara yarıyor” tezi için kullanılan argümanlar gerçek değil. Ayrıca, bunun tersinin, yani uysal olmanın, “sağduyu” diye yutturulan tavırsız kalmanın pozitif bir getirisi olduğu da kanıtlanmış değil. 

Ama burada daha önemli bir şey var: Benim en çok problem olarak gördüğüm ve biraz sinirlenerek sosyal medyada tartışmaya açmaya çalıştığım, iktidarın yapamadıkları değil. Siyasî aktörlerin, çocukların çok haklı direnişinin ortasında olup olmamaları çok önemli olmayabilir ve hatta pek çok nedenle faydalı da olmayabilir; belki de hayırlı oluyordur. Ama insanların direnme hakkı gibi anayasal güvence altına alınmış bazı hakları kullanmasının iktidar tarafından engellenmesinin karşısında durmaları gerekiyor. İnsanlar kendi haklarını savunabilirler. Haklarını savunma hakkı, bu özgürlüğü savunmaları, siyasî partilerin yanında olması gereken bir durum. Ama daha önemlisi, ben yapamadıklarından çok, yaptıklarından rahatsızlık duyuyorum.  Bu afiş ve LGBTİ tartışması, iktidarlarından başka hiçbir kıymetleri, değerleri, savunabilecekleri kutsalları da kalmamış birilerinin yapmaya çalıştığı zorlama provokasyona benzetilmek isteniyorsa illâ, Gezi’deki Kabataş meselesine benzeyen bir işin, bir parti sözcüsü tarafından, İsmet Berkan gibi davranılması. Asıl mesele bu. CHP’nin parti sözcüsü, Gezi’deki Kabataş olayında İsmet Berkan’ın yaptığını, bu afiş meselesinde yaptı. İktidarı sollayan bir çıkışla, bir suçlama ve direnişi lekeleyebilecek bir iddiayı, çok önemli bir refleksmiş gibi cevaplamaya kalktı. Yetmedi, senin söylediğin gibi, ana-babalara, “Bu direnişten çocuklarınızı çekin” dendi. Daha da yetmedi, “Bu iş provokasyon ve bunu düzenleyenler de provokatörler” dedi. Peki ya çıkmazsa? Mesela onlar sahiden öğrenciyse? Boğaziçi Üniversitelilerin haklı talebine yanlış mı diyeceğiz? Böyle mi olacak? Konumuz bu mu? 

En temel mesele şu: “İktidarın kutuplaştırma siyasetiyle nasıl baş edilir?” konusundaki iddia ve stratejilere dayanıyor bu. Senin söylediğin gibi, temel iddia, “İktidar bir şeyler yapar, kışkırtır ve bu da bizim aleyhimize olur. Onun için, onun kışkırttığı bütün hassasiyetlere ondan bile fazla dikkat etmeliyiz, onlara önem atfetmeliyiz. Hatta yanlış olduğunu bilsek bile, sanki çok paydaşmışız gibi, aynı düşünüyormuşuz gibi reaksiyon vermeliyiz.” Bu dış politikada da böyle, çok yanlış yapılan işlerin arkasında da böyle. “Yanlış dış politika uygulanıyor. Oraya adam gitmesin. Ama tezkere gelirse ‘evet’ deriz.” Meseleyi bu olaydan çıkartıp çok basit bir şey söyleyeyim: “Dokunulmazlığın kaldırılmasına ‘evet’ demeseydik, bize bölücü derlerdi.” Peki şimdi CHP sağda solda “Demirtaş’ı içeri biz attırdık” diye mi propaganda yapıyor? Böyle saçma bir şey olabilir mi? Dokunulmazlıklara ‘evet’ dediğin için neyden kurtulmuş oldun? Veya Boğaziçi’ndeki çocuklarla ilgili, iktidarı bile aşan, iktidar seçmeninin bile umursamadığı, infiale kapılmadığı bir konuda çok büyük bir hassasiyet gösterdiğin zaman ne oluyor? Burada yapılan şu: İktidarın kutuplaştırma siyasetinden sıyrılmanın yöntemi olarak, iktidarın kutuplaştırma siyasetinde kullandığı bütün sembollere bir önem atfetmek. Aslında Türkiye’yi bunlarla esir ettiğin gibi, iktidar seçmeninden kopmasını beklediğin seçmeni de, küçük bir azgın azınlığa, bir trol ordusuna esir bırakıyorsun. “İktidarın işine yarar” diye korkuttuğu şeyin, korkmaya devam ettiği için kullanılabilir bir şey olduğunu görmüyorlar. Kutuplaştırma siyasetiyle mücadeleyi değil, kutuplaştırma siyasetinin bütün argümanlarını, enstrümanlarını yeniden üretmek ve beslemek anlamına geliyor. Bunun işe yarar hiçbir tarafı yok, üstelik ağır zararı var. Kutuplaştırma siyaseti süresiyle, bu iddia edilen strateji neredeyse aynı işledi. 2015’ten sonra en sert olanı kastediyorum. İktidar, kutuplaştırma siyasetini iyice sertleştirip, ötekileştirmeyi koyulaştırdığında, muhalefet de “Aman bu kutuplaştırmadan uzak duralım” stratejisine başladı. Ama bugün geldiğimiz noktada, o gün başlanan noktayla –ister Kürt siyasetinde olsun, ister özgürlüklerde, ister cinsel yönelimde, ister kurumların etkinliğinde, ister üniversitelerde, hangi ölçeğe bakarsak bakalım–, iktidar, kendi dilini, yöntemini ve kendi siyaset tarzını her yerde kabul ettirmiş, muhalefet ise buna tâbi olmaya razı olmuş. Sonuçta bunun getirisi götürüsü burada.

Çakır: Kutuplaştırma siyasetine âlet olup olmamak konusunda bence şöyle bir kıstas var: Hatırlarsan, cumhurbaşkanlığı seçiminde, Muharrem İnce meselesinde, bir polemik üzerinden içi boş bir kavga vardı. Bu, Erdoğan’ın işine yarıyordu. Muharrem İnce’yi sevenler ve Erdoğan’ı sevenler gibi bir ayrıma gidiyordu. Burada oyuna gelinmiş bir olay yok. Birisi hakkını hukukunu anayasal çerçeve içinde arıyor. Tıpkı, Kemal Kılıçdaroğlu’nun zamanında yaptığı Adalet Yürüyüşü gibi. Sen hakkını hukukunu savunuyorsun. Meşrusun ve haklısın. Sen haklı olmana rağmen, iktidar senin haklılığını gölgelemek için sana birtakım kimlik siyasetleriyle saldırıyor ve kutuplaştırmayı tırmandırmaya çalışıyor. Eğer buradaki öğrenci ve öğretim üyeleri, kalkıp hak savunuculuğunun ötesinde, iktidarla “Sizsiniz terörist, zaten siz gericisiniz” gibi bir polemiğe ve tartışmaya girmiyorlar. İstedikleri çok belli: “Melih Bulu istifa etsin.” Bu kadar. Bunun dışına çıkan birisi yok ki oyuna gelmiş olsun. Birisi bir oyun kurmak istiyor: Var olan direnişi, hak ve özgürlük mücadelesini başka bir alana taşımak istiyor, ama beceremiyor. Buradaki insanlar bu kutuplaşma oyununa gelmiyor. Mesela, başörtülüsü, LGBTİ’si Boğaziçi’nde hep birlikte eylemi sürdürüyorlar. Ama CHP sözcüsü ve lideri, büyük bir panik halinde, sanki o oyun tutuyormuş gibi, “Aman sakın oyuna gelmeyin” diyor. Zaten gelmiyorlar ki. Birileri yanlış bir şey yapıyor da sen onları uyarıyor değilsin. Boğaziçi eyleminin, Boğaziçi Üniversitesi rektörünün değişmesini istemekten başka bir alana gittiği yok ki.

Can: Burada daha fazlası var: Burada bir oyun kuruluyorsa, oyuna gelen, aslında tam da bunu söyleyenler oluyor. 

Çakır: Herkesi kendileri gibi sanıyorlar diyelim. Boğaziçi’ndeki öğrenci, öğretim üyeleri ve destek olan mezunlarının yaratıcı direnişini anlayamamaktan kaynaklanan bir şey. Yalnız bu meseleyi kapatmadan önce bir not düşelim: Muhalefetin değişik partilerinin milletvekillerinin, özellikle hukukçu olanların, öğrencilerin yanında olduğunu söyleyelim ve onlara haksızlık etmeyelim. Ama sözcü olarak çıkan birtakım insanların, yaşananları anlamadığını görüyoruz. Tabii bu, iktidarın güç yanılgısından kaynaklanıyor. Hep ısrarla söylemeye çalıştığım şey: İktidarın güçsüzlük ve çaresizlikle yaptıklarını, dezenformasyonu, şiddeti ve baskıyı tırmandırmayı, iktidarın gücü ve inisiyatifi ele alması sanıyorlar. Halbuki öyle bir şey yok. Tam tersi.

Can: Evet. Hani “İktidarın ne yapmak istediğini biliyoruz” diye çok standart bir lâf var. Sanki herkesin bildiği büyük hakikati keşfetmişler. Bilmiyorsunuz. Aslında belki şunu yapmak lâzım: Kılıçdaroğlu’nun çocukların ebeveynlerini uyardığı gibi, ben de siyasîlerin çocuklarına, “Söyleyin ebeveynlerinize, provokasyonlardan kaçınsınlar” çağrısı yapabilirim. Çünkü provokasyona gelen onlar.

Çakır: “İktidarın ne yaptığını biliyoruz” lâfı çok cicili bir lâf; ama sorun şu ki, iktidar ne yaptığını bilmiyor. Stratejisi belirlenmiş değil. Her şey yalap şalap gidiyor, görüyorsun. İki trol “Ayşe Buğra” diyor, Cumhurbaşkanı hemen bunun üzerinden “Ayşe Buğra” diyor. Bir başkası başka bir şey diyor. Yani çalışılmış bir şey yok. Önce “terörist” dediler, olmadı. “LGBTİ” ve “din düşmanı” dediler, olmadı. Savrularak gidiyorlar. Ne yaptığını bilen bir iktidar söz konusu değil.  

Bunlarla bağlantılı olan bir başka konuya geçelim: Lider trafikleri meselesi ilginç. Erdoğan ile Bahçeli, Kılıçdaroğlu ile Karamollaoğlu, Kılıçdaroğlu ile HDP, yine HDP Saadet Partisi ile görüşme yaptı. İYİ Parti DEVA Partisi ile görüştü. Hatta Meral Akşener, aynı günün akşamı, Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu ve eşinin misafiri oldu. Tam bir trafik var. Görüşme trafiği sonunda açıklamalar yapıldı. Bu arada, CHP HDP ile ortak açıklama yapmadı, bunu da özellikle vurgulayalım. Yapılan açıklamaların ana ekseni, Erdoğan’ın dile getirdiği ve Bahçeli’nin de desteklediği sivil anayasa. Başkalarını katarlar mı bilmiyorum; ama zaten, Erdoğan ve Bahçeli’nin birlikte yapacakları bir anayasanın en son alacağı sıfatlardan biri herhalde “sivillik”tir diye düşünüyorum. Sonuç olarak, burada bir hareket var. Bu hareketler boşuna yapılmıyor gibi geliyor bana. Daha önce de konuşmuştuk, bundan sonra da konuşacağa benziyoruz. Buradaki temel husus, artık siyaseti değil, siyasetçilerin arasındaki trafiği konuşuyoruz. Konuşacak başka bir şey kalmadı. Siyaseti değil, “Kim kimle görüştü, nasıl fotoğraf verdi, birlikte fotoğraf verdi mi, vermedi mi, hangi sırayla görüştü?” gibi birtakım detaylar üzerinden Türkiye siyasetini anlamaya çalışıyoruz. 

Can: Bu anayasa tartışması açılması meselesinin birkaç veçhesi var bence. Tam da biraz önce konuştuğumuz, “İktidarın, özellikle Erdoğan’ın, çok zekice siyasî hamleler yaptığı” inancına benzeyen, yine taktik tarafları hayli kuvvetli bir çıkış var. Bir sürü veçhesi var. Birincisi, geçen haftaki yayında konuştuğumuz gibi, bu reform hikâyesi, ekonomi ve dış politikada iktidara biraz zaman kazanma alanı yaratıyor gibi görünüyor, ama yeter gibi görünmüyor. Çünkü o işin gazı çok erken kaçtı. Aylar geçti ve ortaya doğru dürüst bir şey konulamadı. Senin söylediğin gibi, birtakım perde arkası pazarlıklar olduysa –ki hem iş çevreleriyle hem dış politikada bunların yapıldığını, bazılarından sonuç alındığını, bazılarının hâlâ masada olduğunu biliyoruz–, ama tam istenen zaman yaratılmış değil. Bir kere bunun tahkimi gerekiyordu. Buna, gerçek olmadığını herkesin bildiği bir beklentiyi devam ettirmek için, içeride, dışarıda, ekonomide bunu kullanacak yeni bir enstrüman lâzımdı. 

İkincisi, muhalefet cephesinde, senin bahsettiğin bu temas trafiği ile birlikte ortaya çıkan ve giderek daha netleşme emareleri gösteren bir sistem tartışması oluşmaya başlıyordu. İktidar, aslında kendi dışında oluşan bir siyasî gündemin dışında kalma riskiyle karşı karşıyaydı. Anayasa tartışmasını açarak, kendisini bir aktör olarak bunun içine sokmayı deniyor. İster muhalefet içindeki aktörleri de pazarlık masasına çeken, isterse sadece gündem kontrolü açısından da bazı imkânlar yaratan biçimde, kendisini o tartışma denkleminin içine sokuyor. Üçüncü veçhesi, Boğaziçi olayından ekonomik sorunlara kadar, muhalefet aktörlerinin taşıyıcısı olmadığı, ama kendiliğinden gelişen birçok dinamik var ve işliyor. Çevreden kadın hareketine, üniversitelerdeki gençlerin direnişinden ekonomideki sorunlara ve onun ürettiği bazı tepkilerin artık kendini politik olarak ifade etmeye başlamasına kadar. Dolayısıyla, iktidar için, gündemi değiştirme değil ama gündeme dâhil olma anlamında bir zorluk ortaya çıkmaya başladı. Anayasa tartışması bunların çoğuna birtakım imkânlar açıyor. Anayasa tartışmasının tamamında ortaya çıkan, reform işinin ortaya atılmasından sonra Bahçeli’nin çizdiği çerçeve: “Bu mevcut iktidar terkibini kuvvetli hâle getirecek ve bunun zaaflarını tamir edecek her şeye varız.”

Çakır: Kemal, ben buna “Güçlendirilmiş Başkanlık Sistemi” diyorum.

Can: Evet. Çünkü hatırlıyorsan, bu sisteme, Bahçeli’nin söylediği, “Mevcut durumu hukukîleştirelim” talebiyle geçtik. Hani “rekabetçi otoriter sistem” diye bir tanımlama var. Katılıp katılmamak ayrı mesele. Şimdi de “Bunun rekabetçilik kısmını da halledelim” meselesi var. Çünkü o aritmetik, o rekabetçiliğin bu kısmına bir ayakbağı olmaya başladı. Aslında anayasal otoriterliği, rekabetçiliği de halleden, rekabetçiliği kendisi için risk olmaktan çıkartan, mevcut kombinasyonu güçlendiren yeni bir hukukî platformun zemini aranacak. Bunu yapabilirler mi? İktidar bir anayasa üretim sürecinde bunu sağlayabilir mi, göreceğiz. Sağlarsa, zaten yapmak istediği için çok uygun bir durum. Ama sağlayamasa bile, galiba şöyle bir win-win (kazan-kazan) hesabı var. Sağlayamazsa, bunu kullanabildiği sürece, o ilk söylediğim, zaman kazanma, gündemi kontrol etme ve kendi dışında oluşmaya başlayan gündemin içine kendisini bir aktör olarak itme, sıkıştırma ve sokma çabasına hizmet edecek bir şey. Bence bu, böyle kurgulanmış. Zaten sonuçta, sadece ortağı Bahçeli ile yapacağı Anayasa ve Seçim Yasası değişikliğinin ne olmasını bekleyebiliriz? Şimdilik muhalefet aktörlerinin bazılarından birtakım sesler çıkmış olmasına rağmen, bu şeye çok heveskâr bir çıkış görmedik; biraz daha ihtiyatlı ve mesafeli duruyorlar. Ama buradan fireler doğabileceğini biliyoruz ve daha sorunlu, mevcut siyasî tabloyu zorlayacak birtakım aritmetik taktik hamlelere de kapılar açılabilir.

Çakır: Dün İbrahim Turan ve Burak Bilgehan Özpek ile bu konuyu başlı başına konuştuğumuz bir yayın yaptık. İbrahim Turan’ın şöyle bir akıl yürütmesi var: Erdoğan bunu zorlayıp, imkânsızlığını gösterip, daha sonra muhalefetten gelecek birtakım şeylere yönelebilir. Mesela, AK Parti’nin MYK toplantısında, reform paketi konuşuldu. Biz “Ömer Çelik herhalde açıklama yapar” diye bekledik, ama hiçbir açıklama yapılmadı; sadece “görüşüldü” dendi. İçeride bir tartışma var. Bu reform paketinin olup olmayacağı belli değilken –ama belli ki bir şeyler yapma ya da yapıyormuş gibi gösterme ihtiyacını duydukları bir zamanda–, Erdoğan ortaya bir anayasa lâfı attı. Belli ki o “reform paketi” dedikleri meselede ciddi bir arıza var. Ya da, paket olarak adlandırılabilecek şeyi, MHP ile yapmaları hakikaten imkânsız olacak diye düşünüyorum. Olayın böyle bir boyutu olduğu kanısındayım. 

Kemal, son olarak, Bahçeli ve Süleyman Soylu’nun bazı paylaşımlarının twitter tarafından yasaklanmasından bahsedelim. Buna çok büyük ses çıkardılar. Bahçeli’nin yasaklanan tweet’ini hatırlıyorsun, değil mi? Boğaziçi Üniversitesi eylemlerine katılan gençlere yönelik, “Başı ezilmesi gereken zehirli yılanlardır” diye bir paylaşım yapmıştı. Süleyman Soylu’nun twitter paylaşımı da, “LGBTİ sapkınları” cümlesiydi. Bu paylaşıma da “nefret söylemi içerdiği için” uyarı konuldu. Uluslararası standartlara baktığımız zaman, bunları herhangi bir birey yaptığında şikâyet üzerine zaten engellenen şeyler. Ama tabii burada iktidar siyasetçileri söz konusu. 

Bir diğer olay da, mâlûm, yeni Sosyal Medya Yasası’nda temsilcilik bulundurma zorunluluğu kapsamında Twitter dışında hemen herkes bir şekilde temsilcilik açtı. Zaten Twitter’ın Türkiye’deki geleceğinin ne olduğu belirsiz. İnsan şunu düşünmeden edemiyor: Mesela Twitter’ın burada temsilcisi olsaydı… Kemal, sana milyon verseler kabul eder miydin? Twitter “Biz Bahçeli ve Soylu’nun tweet’lerini kaldırıyoruz” diyor. Tamam, kaldırıyor. Kime yüklenecekler? Silikon Vadisi’ndekine değil ki. İstanbul ya da Ankara’daki Twitter temsilcisine. O temsilci ne diyebilir?  Böyle garip bir durum var. Tabii bu bir yandan da, “Bunlar ifade özgürlüğü müdür, değil midir?” tartışmalarını getiriyor. Hatta bana “Niye ses çıkartmıyorsunuz, niye buna itiraz etmiyorsunuz?” diyen bazı takipçiler var. Açıkçası söz konusu olan iki paylaşım da, kaba tabiriyle “nefret suçu” kapsamına giren şeyler. Ama tabii ki işin içerisinde siyasetçi olunca, o tartışma biraz daha farklılaşıyor. Belli ki bu mesele devam edeceğe benziyor. Twitter yakın zamanda bunu Trump’a yaptı. Sadece o yapmadı, başkaları da yaptı. Eğer işler Türkiye’de bu dozda giderse, sürekli her gün yeni bir şeyler duyacağız. Tabii burada en acayip olan da, itirazların yine Twitter üzerinden yapılması. Mesela yine en son Süleyman Soylu’nun paylaştığı tweet’te “Emperyalizmin oyuncağı olan Twitter, demokrasiyi zehirliyor” demişti. Süleyman Soylu’nun LGBTİ’ler hakkında söylediği, gerçekten ayrımcı ve nefret içeren bir şeydi ve dolayısıyla demokrasiyi de zehirliyordu. Onu engellemenin demokrasiyi zehirlemek olarak gösterilmesi, demin senin söylediğin, faşizm gibi kavramların yer değiştirmesi gibi bir şey. Önümüzdeki günlerde bunu çok konuşacağız, ne dersin?

Can: Öyle görünüyor. Senin de söylediğin gibi, bunun iki tarafı var. Birincisi, bu söylediğin ifadeler ifade özgürlüğü sayılabilir mi ve bunların engellenmesi ifade özgürlüğünün engellenmesi sayılabilir mi? Çok açık biçimde, sayılamaz. Dediğin gibi, kamu adına konuşmak, hatta bazen bu konuda yargılanmamasını sağlayan “dokunulmazlık zırhlarıyla” kuşanılmış olmak, herkesi suçlamak, herkesi hedef göstermek, herkesi tehdit etmek hakkını kimseye vermez. Ama sadece güçten kaynaklı bu hakkın, sonsuz ve kullanılabilir olduğuna inananlar var. Bu tarafından baktığında, bunun ifade özgürlüğüyle ilgili bir tarafı yok. Herhangi bir geçerli mesnedi olmadan, birilerini “Başı ezilmesi gereken yılanlar” diye tarif edip, bunu fikir özgürlüğü olarak kabul ettiremezsiniz. 

İkinci tarafına gelince, bu sosyal medya uygulamaları programları, telefonunu kesmek gibi bir şey değil. Kendi kuralları içerisinde bir alan kullanıyorsunuz ve o alanı kullanmanın belirli koşulları var. Onlarla ilgili sınırlamaları baştan koyan bir şeyle ilişki kurarsınız ya da kurmazsınız. Bu, iletişim özgürlüğüyle ilgili bir mesele değil. Gelip sizin telefonunuzu kesmek gibi bir şey değil. Ama öbür taraftan, ifade özgürlüğünün nasıl engellendiğini çok açık örnekleriyle biliyoruz. Bundan şikâyetçi olanların ve “büyük tehlike” diye görenlerin… Bazı akademisyenler gördüm, senin de rastladığını sanıyorum; “Her şey tamam da, buradaki tehlikeyi görmüyor musunuz” diyorlar. Tamam da, dünyada gördüğünüz en büyük tehlike Twitter’ın birilerini hedef gösteren şeyleri engellemesi midir hakikaten? Evet, bu globalleşme, birtakım büyük tröstler, tekeller iletişimin kontrolünü sağlıyor, bilgi tekelleri var filan, bunu tartışalım. Ama tartıştığımız zeminin bu olması hakikaten hiç inandırıcılık taşımıyor. Ama bize, bu hep tartışılan, “Özgürlükleri açtık, genişlettik, büyüttük, çok acayip şeyler yaptık” denen şeyin ne olduğunu anlatıyor. Aslında, kendi özgürlüklerini, kendi sınırsızlıklarını büyütmekten bahsediyorlar. Tıpkı, değerler meselesinden, sadece herkesin üstüne titremesi gereken “tek değer” olarak iktidarlarını insanların önüne koydukları gibi, aslında sadece kendi yapabildiklerinin özgürlük sınırlarında tarif edilmesini istiyorlar. Bunun anlaşılır bir tarafı yok. Bunun Twitter’ı savunmakla da bir ilgisi yok. Çünkü bence buradaki hak iddiasının zemini doğru değil. Dolayısıyla bu tartışma çok anlamlı değil.

Çakır: Tabii, şöyle de bir boyutu var: Türkiye’de mevcut durum nedeniyle kimsenin kendilerine yapamadığı bir meydan okuma, kim olduğunu bilmedikleri birisi tarafından yapılıyor. Twitter diye bir şey var, ama kim? “Jack” diye birisi var; ama onun bütün bu olan bitenden haberi bile yoktur. Öyle birisi tarafından bir meydan okuyuş var. Ülkede bunları söylüyorsun. İzliyoruz, görüyoruz, kızıyoruz ya da kimimizin hoşuna gidiyor, kimisi kızıyor. Ama “Sen bunları nasıl söyleyebilirsin? Sana bunu söyletmem” diyecek ne bir yargı ne başka bir şey var. Ama birisi geliyor, dünyanın neresi olduğu bile belli olmayan bir köşesinde, bir hareketle onu iptal ediyor. Burada karizmayla, iktidarla, o haşmetle ilgili çok ciddi bir mesele de var.

Can: Zaten sorun ifade özgürlüğü değil, sorun o. Sorun, iktidar özgürlüğü.

Çakır:  Evet. “Bunu bana nasıl yaparlar?” sorunu.

Can: Özgürlüğüne değil, iktidarına dokunuyor. İktidarına dokunduğunda rahatsız oluyor.

Çakır: Evet, kesinlikle. Kemal, burada bitirelim. Bir sonraki yayına çok az kaldı. Geçen hafta epey az konu vardı, şimdi de çok konu var. Şöyle bir lâf vardı: “Türkiye’de kartlar yeniden karılıyor”du Kemal.

Can: Unutmadan bir şey söyleyeyim: Biraz önceki anayasa tartışmalarında bir noktayı söyleyerek uyarmak istiyorum. Ben gidişatta 7 Haziran 2015’le 1 Kasım 2015 arasına benzeyen bir süreç yaşama riski olduğunu görüyorum. Şu anlamda: Bir yandan, istikşafî birtakım şeyler dönüp, bir yandan da son derece otoriterliğin pekiştirildiği ve sonunda da, bir tür kabul ettirilen, kendi zorlamalarıyla sonuç almayı deneyen bir şeyin tekrar tezgâha konulma ihtimalinin küçük olmadığını düşünüyorum.

Çakır: Yani “Baskının daha arttığı bir döneme girebiliriz” diyorsun.

Can: Evet.

Çakır: Bakalım, göreceğiz. Biz de elimizden geldiği ölçüde bunları anlamaya ve tartışmaya devam edeceğiz. Kemal Can ile birlikte “Haftaya Bakış”ı burada noktalıyoruz. Haftaya tekrar görüşmek üzere, izleyicilerimize teşekkürler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus