Erdoğan’ın İstanbul sevdası ve öfkesi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan dünkü İstanbul İl Kongresi’nde yaptığı konuşmada “Eğer zaman zaman öfkeli gözükmüşsek işte bu sevdamızdandır. Önümüze hangi engeller çıkartılırsa çıkartılsın İstanbul’a hizmet davamızdan asla vazgeçmedik” dedi. Öfkesinin nedeni 31 Mart ve 23 Haziran 2019’da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını 25 yıl sonra CHP’ye kaptırmış olması. Peki buradan geri dönüş mümkün mü? 

Yayına hazırlayan: Enes Kerim Şafak

Merhaba, iyi günler. Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul sevdasını biliyorduk, zaten sürekli altını çizdi. 25 yıl önce başlayan, belki de daha öncesinde, Refah Partisi İstanbul il başkanlığından başlayan, ama 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesiyle devam eden ve sürekli vurguladığı bir İstanbul sevdası var. 25 yıl diyorum, ama 27 yıl olmuş; tam 27 yıl önce İstanbul’u kazanmıştı ve siyasî açıdan çok büyük bir değişiklik olmuştu. Türkiye için bir dönüm noktasıydı ve tabii ki kendisi için de bir dönüm noktasıydı Erdoğan’ın İstanbul’u kazanması. Ve Erdoğan’ın hep söylediği, “İstanbul’u kazanan, Türkiye’yi kazanır” sözünün de doğru olduğunu, daha sonra Erdoğan’ın lideri olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi’ni tek başına iktidara gelmesi ve neredeyse 20 yıldır ülkeyi yönetmesiyle de gördük. Erdoğan’ın, kendi deyimiyle “İstanbul sevdası”nı biliyoruz. Ama son dönemde, Erdoğan’ın “İstanbul öfkesi”ne tanık oluyoruz. Bunun da tabii mîlâdı 31 Mart 2019 Yerel Seçimleri — hatta tekrarlanıp 23 Haziran’da ikinci kez, daha büyük bir farkla mağlup olması. Bunun öfkesi, Erdoğan’ın birçok konuşmasında kendini gösteriyor. Dünkü İstanbul Kongresi’nde de bunu bizzat gördük. Orada, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni kaybetmiş olduklarından dolayı –olduğundan diyelim, çünkü Erdoğan ile özdeşti–, kendisi yasaklı olduktan sonra yerine gelen ya da seçilen belediye başkanları –diyelim ki Ali Müfit Gürtuna ya da Kadir Topbaş, hiç fark etmez– döneminde, aslında 25 yıl boyunca İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin başkanı fiilen Recep Tayyip Erdoğan’dı. Ama 23 Haziran 2019’dan itibaren artık değil — aslında 31 Mart’tan itibaren demek lâzım, ama 23 Haziran diyelim. Ve bu öfkeyi dün ilginç bir şekilde kongre konuşmasında kendisi de itiraf etti. Önce kendisinin İstanbul sevdasını anlatıp, İstanbul’u sevmeyen birisinin İstanbul’a ve Türkiye’ye hizmet etmesinin mümkün olmadığını söyleyip şöyle devam etti: “Eğer zaman zaman öfkeli gözükmüşsem, işte bu sevdamızdandır”. Sevdalı birisi var ve şimdi öfkeli. Neden? Çünkü, sevdası elinden gitmiş. Her ne kadar İstanbul’un yönetimi CHP’li Ekrem İmamoğlu’na geçmiş olsa da, aslında herkes hâlâ İstanbul’un sahibi. Ama Erdoğan bu 25 yıllık belediye başkanlığının gitmesini hâlâ sindirebilmiş değil. Nitekim dünkü konuşmasında –daha önce de oldu–, bunun izlerini çok bâriz bir şekilde gördük. Mesela bir Kanal İstanbul inadı. Aynen böyle dedi: “İnadına yapacağız! Onlara inat yapacağız!”. Onlar kim ise… İstanbul söz konusu olduğunda da bu kutuplaştırıcı dili kullanıyor olmasının özellikle altını çizelim. “Onlar” diyor ama, 31 Mart ve 23 Haziran 2019 itibariyle “onlar” İstanbul’un çoğunluğu. “Onların inadına yapacağız. İstanbul nasıl güzelleşecek, bunu da görecekler, alışacaklar” dedi. “Alışacaklar” lâfı bana Turgut Özal’ı hatırlatıyor. Yıllar önce Turgut Özal da, “Alışacaklar, alışacaksınız” demişti ve uzun bir süre dillere düşmüştü bu — yaşı yetenler hatırlayacaktır. Hatta genç bir teğmen, “Alışamadım” dediği için –o zaman sosyal medya yoktu nasıl yapmıştı hatırlamıyorum ama– ordudan ayrılmak zorunda kalmıştı, yıllar önceki bir olay. Şimdi, “Alışacaklar” tutumunu Erdoğan’ın da kullandığını görüyoruz. Bu aslında tam sağcı bir dil. Kuşaktan kuşağa taşınan, sirayet eden… Partilerin adı değişiyor ama bu dil değişmiyor. Bir kere siz çoğunluğu aldığınız zaman, artık bundan sonra geri kalanlar ne derse desin kendinizde her şeyi yapma hakkını buluyorsunuz. Burada tabii ilginç olan, Erdoğan Cumhurbaşkanı seçildi ve bu hakkı kendinde görüyor. Ama onun Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra İstanbul’da ona rağmen bir belediye başkanı seçildi ve bu belediye başkanı Kanal İstanbul’a karşı çıkıyor. Ona da diyor ki: “Sen ne kadar oy alırsan al, ben bu kanalı buraya yapacağım”. İmamoğlu’nun verdiği cevabı duymuşsunuzdur. Tekrar okuyayım: “İstanbul ile inatlaşmayı kendisine marifet görenlere 23 Haziran’ı hatırlatıyorum”. Bu aslında kelimelerle çok iyi oynanmış bir cevap. “İnadına” sözü… İnatlaşmayı nerede görmüştük? 31 Mart’tın ardından gördük, inadına seçim tekrarlandı ve daha büyük bir yenilgi yaşandı. İstanbul ile inatlaşma olarak tarif ediyor bunu Ekrem İmamoğlu — ki an itibariyle, şu anda seçilmiş belediye başkanı olarak, İstanbul’un çoğunluğunun onun arkasında olduğunu düşünmemiz için elimizde çok neden var; en azından 23 Haziran 2019 seçimleri var. Ve “İstanbul birden büyüktür”, diyor. Burada da Erdoğan’ın, “Dünya beşten büyüktür” sözüne –Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin dâimî üyelerine atfen yıllardır söylediği– bir nevi cevap veriyor. 

Erdoğan’ın İstanbul sevdasını ve serüvenini biliyoruz, yaşı erenler biliyor. Benim gibi İstanbul’da gazetecilik yapanlar ve bu hareketi izleyenler daha fazla biliyor. Gerçekten Erdoğan İstanbul ile beraber, İstanbul ile büyüdü, İstanbul ile beraber gücüne güç kattı ve İstanbul’u kaybettiği an da aslında onun kaybettiğinin ilânı oldu. Bence 31 Mart ve 23 Haziran 2019 seçimlerinden önce Erdoğan’ın İstanbul meselesindeki, İstanbul’un sahibi ve hâkimi görüntüsünü en ciddi şekilde çizen olay Gezi’ydi. Nitekim Erdoğan’ın o meşhur, asla kanıtlamadığı, kanıtlayamadığı, “Camilere ayakkabılarıyla girdiler ve bira içtiler” meselesi ve o kasetleri hâlâ göstermedi biliyorsunuz. O, kasetlerin olduğunu söyledi. Bu arada tabii Kabataş’taki saldırı iddiası da çoktan unutuldu. Ve o iddia, o iddiayı savunanların bir ayıbı olarak kayda geçti. Ama yıllar sonra Erdoğan’ın hâlâ İstanbul’da kendi tabanına seslenirken, “O camiye girdiler ve bira içtiler” sözü (ki cami imamı tarafından tekzip edilmişti), aslında dini siyasete alet etmenin ötesinde, Gezi olaylarının Erdoğan’ın İstanbul’daki hâkimiyetine ilk ciddi meydan okuma olduğunun bir kere daha Erdoğan tarafından kabullenilmesidir. Erdoğan’ın İstanbul konusundaki ilk büyük öfkesi Gezi’ydi ve bu öfkesinden sıyrılabilmiş değil. Bu öfkesini sürekli hatırlatarak buradan kendi tabanında bir kaynaşma yaratmaya çalışıyor. Ne kadar etkili oluyor? Açıkçası çok emin değilim. 

Dünkü İstanbul kongresi öncesi yaptığım yayında, İstanbul il başkanlığına Erdoğan tarafından Osman Nuri Kabaktepe’nin atanmış olmasından dolayı, bir tür “Milli Görüş’e yönelme mi?” sorusunu sormuştum — Osman Nuri Kabaktepe’nin ilk dönemde Saadet Partisi’nde gençlik kolları başkanlığı vs. yapmış olması nedeniyle. Ve bunun aslında mümkün olamayacağını anlatmaya çalışmıştım. Dün yine kongrede Erdoğan, konuşmasında özellikle kadınlara ve gençlere seslenerek, onları “Kaleyi içeriden fethetme”ye çağırdı. Diyor ki: “Kaleyi içeriden inşallah hanım kardeşlerim fethedecekler”. Şimdi bu cümle başlı başına çok kısa ve çok anlamlı bir cümle. Burada bir kere, kale var — fethedilmesi gereken. Yani İstanbul düşmüş, tekrar fethedilmesi gerekiyor. İçeriden fethedilmesi gerekiyor. Öncü güçler ise kadınlar ve bir sonraki cümlesinde atıfta bulunduğu gençler. Peki nasıl olacak bu? Bu, yıllar önce Refah Partisi döneminde şöyle oldu: 

O dönem İstanbul’da yaşayan herkes bilir, Refah Partisi’nin Hanımlar Komisyonu üyeleri tüm kapıları çalardı. Hangi semtte oturursanız oturun. Bayağı, karınca gibi çalışırlardı ve Refah Partisi’nin 94 Yerel Seçimleri başta olmak üzere –ardından 95 Genel Seçimleri vs. devam ediyor– bu seçimlerde çok kritik bir rol oynamışlar. Yıllar sonra Erdoğan tekrar oraya bir dönüş yapmak istiyor. O tarihte içten fethedilecek bir kale vardı; çünkü Refah Partisi İstanbul’da belli bir oy oranının ötesine geçemiyordu. Aldığı zaman da zaten %20’leri biraz aşarak, oylar diğer merkez partilerin adayları arasında bölündüğü için seçilmişti Erdoğan. Ama sonra İstanbul’daki oy oranı çok ciddi bir şekilde yükseldi. Artık bir zamanlar olduğu gibi tekrar, bir anlamda, tabii ki %20’lere düşmüş değil ama tekrar bu kalenin… –bir kale söz konusuysa, ki İstanbul, surlarıyla beraber vs. kale benzetmesi pekâlâ olabilir– burada tekrar 27 yıl öncesine dönüş söz konusu. Ve yine kadınlar, gençler –ama öncelikle kadınlar– bu kaleyi içten fethedecekler. Nasıl yapacaklar? Yapamayacaklar. Yapamayacaklar çünkü bu süre içerisinde Türkiye, İstanbul, kadınlar ve AKP’li kadınlar… hepsi çok ciddi bir şekilde değişti. AKP çok değişti, Erdoğan çok değişti. Dolayısıyla filmi başa sarmanın imkânı yok. Bu anlamda bu tür çıkışların nâfile olduğu kanısındayım. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin İstanbul örgütünü tekrar yıllar önceki Refah Partisi’nin, ardından Fazilet Partisi’nin ve hatta Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ilk yıllarının örgütüne dönüştürebilmek artık bence hayalden de öte bir şey. Dolayısıyla Erdoğan’ın dün yine söylediği, “İstanbul’u kutlu kimliğinden almak isteyenleri sandığa gömeceğiz” sözü de gerçekleşir mi çok emin değilim. Bir kere bu “sandığa gömmek”, “İstanbul’u kutlu kimliğinden almak isteyenler”… Bunlar çok sert, çok saldırgan, agresif lâflar. Burada, “Sandığa gömeceğiz” dediğiniz zaman, eğer bir sonraki seçimde –ki 2023 diye vermişti yanılmıyorsam–, “Sandığa gömeceğiz” diyor Erdoğan. Dolayısıyla kendisinin İstanbul’da sandığa gömülmüş olduğunu da kabul etmiş oluyor. Erdoğan’ın bu öfkeli hâli, aslında İstanbul’u yeniden kazanmasını, ya da kendi tâbiriyle “Kaleyi yeniden içten fethetmesi”ni bence daha da zorlaştırıyor. Dünkü kongrede aslında bunun işaretlerini çok ciddi bir şekilde verdi. Bir kere, o kadar insanlara temizlik, maske ve mesafe çağrısı yapıp her türlü faaliyeti yasaklayıp lokantaları, kahveleri, kafeleri ve her yeri kapatıp ondan sonra sırf kendi tabanına tekrar bir güven tazelemek için tıka basa kongreyi doldurduğunuz andan itibaren, sizin birçok şeyiniz sorgulanır oluyor. Oraya gidenlerin de sorguladığı kanısındayım. Ve bu yaptıklarını sadece İstanbul’a yapmadılar, Rize’de, Trabzon’da, İzmir’de, başka yerlerde de yaptılar… Bu yaptıklarının aslında kendilerine de çok ciddi zarar verdiği kanısındayım. Bir kere sağlık açısından zarar veriyor. İkincisi de, bu tür güç gösterisi yapma arayışları aslında bir nevi güçsüzlüğün itirafı anlamına geliyor. Bir öfkenin dışavurumu anlamına geliyor. Ve şu hâliyle bakıldığı zaman Erdoğan’ın İstanbul’u kaybetmesinin her geçen gün daha da fazla tescillenmekte olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla yine onun sözüyle hareket edersek, ki öfkesinin en önemli nedenlerinden birisi de bu: İstanbul’u kaybettiği için, Türkiye’yi de kaybedeceğini düşünüyor ve bu kaybı tekrar galibiyete çevirmeye çalışıyor. Bunun çok fazla mümkün olabileceği kanısında değilim. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus