Toplumun harcını oluşturan hem ahlâkdışı hem elzem kötülük: Eğrisiyle doğrusuyla yalan

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Florence Rosier’nin Fransız Le Monde Gazetesi’nde yayınlanan yazısını Türkçe’ye Haldun Bayrı çevirdi.

Çocuk iki yaşından itibaren yalan söylemeye başlar. Büyüdükçe içtenliği azalmaktadır. Diğer hayvanlardan o kadar da farklı olmayan insan, neden bu kadar aldatır ve kandırılmaya bu kadar gönülden meyyaldir? Toplum hâlinde yaşamanın aslî bileşenlerinden biri üzerine on beş soru.

1973’te gerçekleştirdiği “With my Family” dizisinde, Hans Eijkelboom, asıl babanın olmadığı bir evde aile reisi rolünde.

Dünyanın üzerine kara belâ gibi bir yalan haber dalgası çullandı. Bu alternatif gerçekler, doğruluğu saptanmış gerçekleri silip atıyor, uzmanların sözüne meydan okuyor ve bilimin inanılırlığını tehdit ediyor. Halbuki sosyal ağların istîlâsından önce de vardı yalan. “Yalan, insan zihni üzerinde hakîkatten yüz misli etkilidir” diye üzülüyordu Erasmus 1509’da (Deliliğe Övgü, çev.: Yücel Sivri, İş Bankası Kültür Yay., 2016).

İlk bir hakîkat kendini dayatmaktadır: Gerçek hayatta hepimiz yalan söyleriz. Sosyal ilişkilerimiz bir riyâ bulutuyla kaplıdır. Romancı Christian Bobin, “toplum içinde yaşamanın ebedî yalanı”ndan bahseder (Une petite robe de fête, Gallimard, 1991). “Yalan, toplumun çökmemesini sağlayan harçtır. İnsanlar hakîkati söyleseler bütün kolektif yapılar ufalanıp dağılırdı” diyerek el artırıyor meslektaşı Bernard Werber (Le Rire du cyclope, Albin Michel, 2010). Sonuç olarak, “bir toplum yalanı kabul kodlarını yerleştirdikçe sağlamlaşır”, diye fâşediyor, “Hakîkat ya da Yalan”ı (Vérité ou mensonge, Odile Jacob, 304 sayfa, 21,90 €) yayımlayan psikiyatr Patrick Clervoy.

Tedâvi için gelen insanlar arasında, paranoya gibi bazı hastalıklar yüzünden yalan söylemeyi bilmeyenler çıkar”, diye tanıklık ediyor Patrick Clervoy. Bu kişiler bir yalan ummânında olmaya tahammül edemeyip muazzam ıstırap çekiyorlardır. “Nezâketen birkaç yalan söyleyerek birine hoş görünmekten âcizseniz, çabucak tecrit olursunuz”, diye ekliyor psikiyatr.

« Le Robert » sözlüğüne göre yalan söylemenin tanımı : Yanlış olduğu bilineni doğrulamak ya da doğru olduğu bilineni inkâr etmek, söylenmesi gerekeni susmak”

Elzem bir kötülük müdür yalan? Yoksa ahlâkdışı bir davranış mı? Filozoflar bunu tartışıp durmuşlar. Ya bilişsel düzlemde peki? Bu kandırma becerisi neye tekabül etmektedir? “Yalan benim için bir zekâ göstergesi; yunuslar, kargalar ya da bazı primatlar gibi muhtelif türlerde bulduğumuz bir intibak yolu”, diye değerlendiriyor Chicago Üniversitesi’nde (ABD) psikoloji ve psikiyatri profesörü Jean Decety.

Tehlikeli yalanların olduğu bâriz. Donald Trump’ın dört yıllık görev süresi, yalanın kolektif tahakkümünün bunaltıcı bir örneğini verdi bize. Eski avukatı Michael Cohen’in nitelemesiyle bu “marazî/patolojik yalancı”, ABD nüfusunun yarısı tarafından nasıl alkışlanabilmiştir?

Trump’çılık kolektif boyut kazanabilen bir yalana karşı ne kadar savunmasız olduğumuzu gösterdi. Bu kadar çok hakîkate aykırılık karşısında, bütün sesler kısıldı. En mâkul ve zekî kimseler boyun eğdiler” diye yakınıyor Patrick Clervoy. Yalan söyleme davranışı, aslında, bir dizi soru işâretine yol açmaktadır. Bunlara cevap bulmak için bilişsel ve toplumsal sinir bilimlerine, karşılaştırmalı evrime, nöropsikolojiye ve çocuk gelişimine, yalan saptama tekniklerine müracaat edilecektir…

Yalan söylemek nedir?

Yalan söylemek, fütursuzca aldatma niyetiyle düşüncesine kılık değiştirtmektir: Başkalarını kullanmaktır. Le Robert sözlüğüne göre, “Yanlış olduğu bilineni doğrulamak ya da doğru olduğu bilineni inkâr etmek, söylenmesi gerekeni susmak”tır. Yalan söylemeden yanlış bir bilgi verildiği de olabilir — yanılındığı için. Tersine, yanlış olduğu zannedilen bir hakîkati söyleyerek de yalan söylenebilir. Yalan söylemek, yanlış bir şeyi davranışıyla dışa vurmak da olabilir. Meselâ çok ilgi duyulan bir şey karşısında ilgisizmiş gibi davranmak, neşelenmeden güler gibi yapmak ya da hasta olunmamasına rağmen bir belirti varmış gibi yapmak.

Yalan ahlâkdışı bir davranışa bağlıdır: Ya iyi, ya kötü niyetliyizdir. Hakîkat ise olgulara bağlıdır — ilk kestirimde doğru ya da yanlış olgulara. Dolayısıyla yalanın karşıtı içtenlik olurdu; hakîkatin karşıtı ise kusur. Gerçeklik elbette daha karmaşıktır. Zira hakîkat “kusurlarla doludur: Beyâna yöneliktir, oynaktır ve geçicidir” diye kaydediyor Patrick Clervoy. Bilimsel hakîkati alalım: Bilim ve teknolojilerdeki ilerlemelere tâbidir. Tarihsel hakîkat araştırmaların evrimine bağlıdır. Adlî hakîkat ise çoğu zaman karar merciinin “hakîkat” diye tanımlayacağı olacaktır.

Yalan ve hakîkat iç içe geçmiş iki mefhumdur. Gerçekler yoktur, sadece yorumlar vardır. Nietzsche hakîkatin pıhtılaşmış bir yalan olduğunu söylüyordu; Byron ise, yalanın kılık değiştirmiş hakîkatten başka şey olmadığını” diye kaydediyor psikiyatr. İzleri bulandıran bir durum.

Neden yalan söyleriz?

Psikologlar iki çeşit yalanı ayırt ediyorlar: önemsizler ve zararlılar (fakat muğlak niyetler taşıyan sayısız aldatma şekli vardır).

Erdemli yalanlar, ötekilerin kendine saygısını ve haysiyetini kollayıp korumayı hedefler. “Yalanların en faydalısı nezâkettir” diyor Joseph Michel Antoine Servan (Œuvres de Servan, 1825). Bu “sosyallik yanlısı” ya da “diğerkâm” yalanlar arasında, bir dostu teşvik için biraz abartılan iltifat vardır; gücendirmemek için söylenmeyen görüş vardır; ya da, hekimin nârin bir hastasına yumuşatılmış bir teşhis bildirmesi.

Jérôme Cahuzac, gözümün içine bakarak bana İsviçrede bir hesabınız olup olmadığını söyler misiniz? » – BFM-TVde Jean-Jacques Bourdinin sorusu

Bundan sonra, her türden açık sahtekârlıklar, aldatmacalar ve ihânetler vardır — bâzen yıkıcı sonuçları olur. Görüntüsüne değer kazandırmak, bir cezâyı savuşturmak, bir avantaj elde etmek gibi kişisel çıkarları korumayı hedeflemektedir bunlar.

Büyükbaş düzenbazlar arasında, o sırada maliye bakanı olan Jérôme Cahuzac’ın –neredeyse– saf bakışını kimse unutmamıştır. 8 Şubat 2013’te, BFM-TV’de Jean-Jacques Bourdin’in sorularına cevap veriyordur: “Jérôme Cahuzac, gözümün içine bakarak bana İsviçrede bir hesabınız olup olmadığını söyler misiniz?” Bakanın cevabı: “Hesabım yok, İsviçrede hiç hesabım olmadı, hiçbir zaman.” İki ay sonra, itiraf edecektir: Bir yalan sarmalına kapılmış ve yanlış bir yola sapmıştım.” Aynı gün, hakkında vergi kaçakçılığını aklamaktan soruşturma açıldığı da doğru tabii.

Yalan, bir grubun içindeki gerginlikleri muayyen bir noktaya kadar yatıştırmaktadır yani. “O noktayı aşınca, hareket tersine döner ve gerginlikler büyür. Hakîkatten yana olanlara eziyet edilir, oyunbozanlar kaçmak zorunda bırakılır,” diye işâret ediyor Patrick Clervoy. Meselâ Julian Assange, Irak savaşında ve Afganistan’da ABD ve müttefiklerinin savaş suçlarını WikiLeaks’te açığa vurmanın bedelini bugün çok pahalıya ödemektedir.

Kendine yalan söylenebilir mi?

Evet. Geçmişten kalma, kendimiz için değersizleştirici olayları zikretmek gerektiğinde, en çok işimize gelen senaryolara öncelik tanıyabiliyoruz. Bunları anlata anlata, uydurduğumuz hikâye hafızaya yerleşecektir ve asıl hikâyenin kurtarılmasına engel olacaktır. “Sonunda, söylediğimizin doğru olduğuna kanaat getiririz” diye özetliyor, Brüksel’de adlî tabip ve nöropsikolog Xavier Seron, sürükleyici çalışması “Yalanlar! Psikolojik ve Sinirbilimsel Yeni Bir Yaklaşım”da (Mensonges !Une nouvelle approche psychologique et neuroscientifique, Odile Jacob, 2019). Uydurduğumuz öyküyle ilişkili imgeler de yaratırsak, bu imgeler sahte anıları hakîkilerden ayırt etmeyi daha da zorlaştıracaktır.

Bu tuhaf hâdise bir kişilik bölünmesini oyuna sokar. “Hakîkati bilen –ya da bilmiş olan– parçamız ile, kendini aldanmaya bırakan parçamız”ı karşı karşıya getirdiğini söylüyor Xavier Seron. “Utanç kaynağı bir yalanın tüm gücüyle inanılan bir hakîkate bu dönüşmesinde beyinsel bir mekanizmanın işe karıştığını varsayabiliriz” diyor sinirbilimci ve Institut du Cerveau’da (ICM, Sorbonne Üniversitesi, Paris) sinir bilimleri dalında araştırmacı Prof. Lionel Laccache.

Bunu anlamak için, “bilişsel uyumsuzluk” teorisine başvurmak gerekir. Psikolog Leon Festinger, 1957’de, hepimizde bir içsel tutarlılık ihtiyacı bulunduğunu ileri sürmüştür. Kendimiz ya da dünya hakkındaki tasavvurlarımızda bir tutarsızlık belirirse, rahatsız edici bir psikolojik duruma sokuyordur bu bizi.

Kendimize yalan söylerken, o “tahammül edemediğimiz iç gerginliği bertaraf etmeyi deneriz,” diye açıklıyor Xavier Seron. “Çocukluktan yetişkinlik çağına kadar, en rastgele tercihlerimizi bile haklı gösterme eğilimindeyizdir; bulunduğumuz şâibeli, hatta ahlâkdışı davranışlarımızın aslında kabul edilebilir ya da ötekilerin yaptıklarından daha az vahim olduğuna iknâ ederiz kendimizi” diye saptıyor.

Hayvanlar hakîkaten yalan söylüyorlar mı?

İki anlayış çatışmaktadır. İlki, “türümüzün tekilliği üzerinde ısrar eder ve hayvanlarla aramızda kaydadeğer bir uçurum olduğunu savunur” diye açıklıyor Xavier Seron. İkincisi ise “insanın bir istisnâ gibi görülmesine son vermeyi telkin ederek” evrimsel süreklilikleri araştırır.

Bu ikinci teze destek bakımından, çok sayıda türde aldatma davranışları gözlemlenmiştir. Fakat hakîki bilişsel stratejilerin ürünü olan niyetler mi söz konusudur? Yoksa otomatik ve basmakalıp davranışlar mı söz konusudur? Bu son kategoride, çok sayıda türün kamuflajı görülmektedir — peygamberdeveleri (ince dalları taklit eden böcekler), bukalemun ya da ahtapot gibi. Ya da, hürengin cennet kuşunun ipnotize eden dansı gibi bazı düğün gösterileri. Yalanlara dâhil etmekte zorlandığımız nice şartlandırma.

Sınıflandırması daha zor olan hîleler de vardır. Meselâ guguk kuşunun sergilediği “kuluçka asalaklığı”. Bilindiği gibi bu kuş, yavrularını başka tüylü türlere baktırır. Peşînen otomatik bir davranıştır bu. Ama erkek guguk kuşunun bu işte dişisine yardım ettiği de görülür: Erkek kuş kurbanlarının yuvası yakınında öterek onların peşinden gelmesine yol açar, uzaklaştıklarında da dişisinin o yuvaya yumurtlayabileceği zamanı sağlamış olur. Bir de ABD’nin doğu kıyısındaki ufak uzunbacaklılardan yağmurkuşlarına bakalım: Şâyet bir yırtıcı hayvan yuvalarına fazla yaklaşırsa, bu kuşlar yere yakın kanat çırparak yaralı rolü yaparlar. Hedefleri, tehlike arz eden hayvanı kendi üzerine çekerek yuvadan uzaklaştırmaktır. “Davranışbilimciler/Etologlar, rol yapan kuşun sürekli biçimde tehlike arz eden hayvanın tepkilerini gözleyerek aldatmacanın işe yarayıp yaramadığını denetlediğini düşünmektedir” diye saptıyor Xavier Seron. Bu da sâfî otomatik bir davranış tezini zayıflatıyor.

Şimdi de kara tüylü başka bir hırsıza, çatalkuyruklu drongoya bakalım: Bu Afrika serçesi ufak boyuna rağmen çok cüretkârdır. Firavun fareleri gibi bazı hayvanların alarm çığlığını kusursuz taklit eder. Güvenlerini kazanmak için önce onlara sahici bir tehlikeyi haber verir. Sonra, tehlike olmadığında bile özel havlamalarını taklit edecektir. Onları kaçırıp, yiyeceklerini ele geçirmektir amacı.

Karga da azılı bir düzenbazdır. Yiyeceklerini saklayarak depolar. Fakat gözlendiğini bildiği zaman, ganîmetini bir yere saklar gibi yapar. Sonra, gözleyen hayvan sahte zulayı karıştırırken yiyeceğini başka yere gizler. Dahası: Bu kargagilin bir “zihin teorisi”, yani başkalarının zihin durumlarını tasavvur yeteneği olabilir. Araştırmacılar yavru kargaları bitişik iki kafese yerleştirip, aralarına da bir gözetleme deliği açarlar. Sol bölmedeki karga önce bu delikten yandaki kargaya yiyecek verildiğini gözlemeyi öğrenir. Sonra sağ bölmeye yerleştirilir ve ona da yiyecek verilir. Burada, şaşırtıcı bir şey olur. Delik kapalı olduğunda, yan kafesten bir karga sesi kaydı dinletildiğinde bile karga yiyeceğini saklamaz. Ama delik açıkken saklar. Yani bu kuş bir türdeşinin onu soyup soyamayacağını öngörebilmektedir.

Ya primat kuzenlerimiz?

Farklı büyük maymunlarda, türdeşlerine karşı çok sayıda hîlekâr davranış gözlemlenmiştir. Güney Afrika’daki bir şebek topluluğundaki şu gözlem buna tanıklık etmektedir: Baskın erkek, bir yavruyu korkuttuğu için bir genci kovalar. Genç şebek âniden durur, arka ayakları üzerinde dikilir ve bir tehdit varmış gibi gözünü ufka çevirir. Onu takip eden şebek de endişeye kapılarak aynısını yapar… ve aralarındaki husumeti unutur.

Bir başka yanıltmaca: Türdeşlerini yiyecekten uzaklaştırmak, böylelikle de paylaşmaktan kaçınmak için alarm çığlıkları atan maymunlara bakın. Ünlü davranışbilimci Frans de Waal tarafından gözlemlenen tutsak şempanzelerin de tuhaf bir tepkisi vardır: Genç erkek bir dişiye kur yapıyordur. Baskın şempanzenin belirdiğini görünce derhal, “kalkık durumdaki penisini eliyle örter ve baskın erkeğin bunu görmemesini sağlar” diye anlatıyor Xavier Seron. “İşin ilginci, maymun [suç âletini] dişinin hâlâ görmesini sağlayacak şekilde yerleştirmektedir elini.”

Bu hayvan aldatmacaları insan yalanlarıyla karşılaştırılabilir mi?

Hem evet hem hayır. İki durumda da, bir tehdidi önlemek, rakipleri etkisizleştirmek, kaynaklara erişmek için zekî bir strateji uygulanmaktadır. Ama bu hîlelere başvuran hayvanlar, kandırdıklarının arzularının ve inanışlarının bilincinde midir? Bazılarının bir “zihin teorisi” var mıdır? Her ne kadar ikinci varsayımdan yana işâretler birikse de, bu soru bölünmeye yol açmaktadır.

Bir örnek verelim: “Bir şempanzeyle bir insan yiyecek bulmak için yarışa tutuştuğunda, şempanze tercîhen insan rakibi tarafından görülmeden yiyeceğe yaklaşmasını sağlayan stratejileri kullanır” diye anlatıyor Xavier Seron. Bu da o insanın bakış açısını ve maksadını tasavvur edebildiğine dâir fikir verir.

Ya başkalarının zannettiklerini tasavvur edebiliyor mudur? Bu daha az kesindir. Bir deney tipi: Test edilen bir maymunun ve bir türdeşinin görebileceği şekilde belirgin bir yere yiyecek konur. Sonra bu yiyeceğin yeri sadece türdeşinin görmeyeceği şekilde değiştirilir. Sonuç: Test edilen maymun, davranışlarıyla türdeşinin yiyeceği hâlâ aynı yerde zannettiğini anlamadığını göstermektedir. “3 yaşında çocuklar da bundan pek iyi değildir. Buna karşılık, 6 yaşındakiler başkalarının ne zannettiğini tasavvur edebilmektedir” diye belirtiyor Xavier Seron.

En nihâyetinde cevap, yalana getirdiğimiz tanıma bağlıdır. Şâyet başkasına, onu intibak edemediği davranışlara götüren bilgiler aktarmayı sağlayan bir yol söz konusuysa, o zaman evet, bazı hayvanlar yalan söylemeyi bilir. Şâyet başkasını aldatmaya niyetli ve onun zanlarını değiştirmeyi hedefleyen bir davranış söz konusuysa, bu daha az kesindir. Her ne kadar…

Bir çocuk kaç yaşında yalan söylemeye başlar?

O melek suratlı yavrucaklarımız, 3 ilâ 4 yaşından itibaren ötekileri yanıltmaya başlıyorlar. Üzülmeyin. “Sosyal nöropsikoloji dersinde yalan konusunu ele aldığımda kişisel bir anekdot anlatırım” diye tanıklık ediyor Jean Decety. “Oğullarımdan biri bana ilk yalanını söylediğinde 4 yaşındaydı. İçim mutlulukla doldu: Bir zihin teorisi oluşturmuş olduğunun belirtisiydi bu” — gelişmesinde dönüm noktası bir aşama. O meşhur beceri, başkasına zihinsel haller (zanlar, arzular, niyetler, hüzün…) yakıştırmayı sağlar.

“Çocukların % 30u 2 yaşından îtibâren yalan söyler (hîle yaptıklarını îtiraf etmezler). 3 yaşında % 50si; 4 yaşında % 80den fazlası; 4 yaşından sonra ise neredeyse hepsi yalan söyler” – Kang Lee, psikolog

Çocuk yalan söylemeyi nasıl öğreniyordur peki? Kanada’daki Toronto Üniversitesi’nde bilişsel psikoloji profesörü Kang Lee yirmi beş yıldır bu soruya takılmış. 2016 yılında 11 milyondan fazla internet kullanıcısı tarafından izlenen bir TED konferansında, bir ilkokul müdürünün yaşamış olduğu şu hikâyeyi anlatır: “Bir gün, bir telefon gelir: —Beyefendi, oğlum Johnny bugün hasta olduğu için okula gelemeyecek. —Kiminle konuşuyorum acaba? —Babamla.” Bu gerçek anekdot yine de sık rastlanan iki önyargıyı göstermektedir. “İlk önyargıya göre, çocuklar ancak ilkokula başladıktan sonra yalan söyler. İkinciye göreyse, beceriksiz yalancılardır: Biz yetişkinler kolaylıkla yalanlarını açığa çıkarabiliriz.” Üçüncü bir yanlış fikir de inatçı çıkmıştır: “Yalan söyleyenlerde bir karakter zayıflığı vardır; bütün hayatları boyunca yalan hastası/mitoman olacaklardır.”

Bir deney tipinde, çocuklar “çekici bir şeye direnç gösterme” sınavına tâbi tutulur. Bir denetçinin yumurcağın tekiyle oynadığı oyunda, çocuk bir iskambil kâğıdını tahmin edebilirse “büyük ödül”ü kazanacaktır. Bir süre sonra, denetçi dışarı çıkması gerektiğini söyler ve ufaklıktan kendi yokken iskambil kâğıdına bakmama sözü alır. Gizli bir kamera sahneyi çekmektedir. İlk tespit: Yumurcakların % 90’ı, daha denetçi sırtını döner dönmez tâlîmâtı ihlâl eder. Döndüğünde, adam çocuğa tâlîmâta uyup uymadığını sorar: “Hangi cinsiyetten, ülkeden, dinden olursa olsun, çocukların % 30u 2 yaşından îtibâren yalan söyler (hîle yaptıklarını îtiraf etmezler). 3 yaşında % 50si; 4 yaşında % 80den fazlası; 4 yaşından sonra ise neredeyse hepsi yalan söyler” diyeözetliyorKang Lee.

Peki neden bazı ufaklıklar daha 2 yaşında yalan söylüyordur? “İyi yalan söylemenin iki püf noktası vardır” diye sürdürüyor sözünü Kang Lee. İlki, gördüğümüz gibi zihin teorisidir: “Yalan, benim bildiğimi bilmediğinizi bilmeme dayanır.” 3 yaşında bir çocuk grubunu alalım. Toronto ekibi çocukların yarısını zihin teorisine alıştırma çalışmalarına, diğer yarıyı ise fiziksel kavramları öğrenme çalışmalarına tâbi tuttu. Hüküm: Yaklaşık bir ay sonunda, zihin teorisine çalışan çocuklar daha çok yalan söylemekteydiler. İkinci püf noktası: Kendine hâkimiyet. “Yalanlarınızı iknâ edici kılmak için, sözlerinizi, yüz ifâdenizi ve beden dilinizi denetleyebilmeniz gerekir” diye açıklıyor Kang Lee.

Çocuk büyüdükçe yalanı alaycılıktan, iğneleyicilikten, hatadan ya da abartmadan ayırt etmeyi öğrenecektir. Özellikle de, bir yalanın hangi toplumsal bağlamda üretildiğinin ve yalancının niyetinin bilincine varacaktır.

Çocuk nezâketen yalan söylemeyi nasıl öğreniyor?

Yalan söylemek için gerekli bilişsel âletleri edinmesiyle birlikte, çocuk ahlâk yasalarını da keşfeder. Ve bu yasalar onu bir ikilemle karşı karşıya bırakır: bir yandan, hakîkati söylemeye, diğer yandan da toplumsal huzuru muhâfaza etmeye ve diğerlerini korumaya itmektedir onu. “Nezâketen söylenen yalanlar, uyumlu insânî ilişkilerin yerleşmesi için elzem olan sosyal becerilerdendir” diye vurguluyor Xavier Seron.

Çocuk, 3 ilâ 4 yaşından itibaren, sosyallik îcâbı söylenen yalanları bencil yalanlardan daha yumuşak karşılar. Nezâketen yalan söyleyebildiği anlamına mı gelmektedir bu? Araştırmacılar küçükleri zâlimce bir sınava tâbi tutmuşlardır: “Hayal kırıklığına uğratan hediye” sınavına. Bunu hepiniz yaşamışsınızdır: Hoşunuza gitmeyen bir hediye alırsınız, ama yine de minnetinizi göstermeniz gerekmektedir. En ufaklar için zorlu bir meydan okumadır bu. 7 ilâ 10 yaş arasındakiler de bu teste tâbi tutuldu ve yüz ifâdeleri gözlemlendi. Hiç şaşırtıcı olmayan bir şekilde, en ufaklar hayal kırıklıklarını gizlemeyi beceremediler — özellikle oğlanlar. Daha büyük olanlar ise olumlu duygular ifâde ediyorlardı — bilhassa kızlar.

Ebeveynlerin rolü ne olabilir? “Ebeveynleri tarafından yalanın bâzen makbul olduğu îzah edilen çocuklar, kendilerini korumak için daha çok yalan üretirler”, diye belirtiyor Xavier Seron. Öte yandan, hayal kırıklığına uğratan hediye sınavında, daha katı ve otoriter bir terbiye almış olanlar, daha demokratik şekilde eğitilmiş çocuklara nazaran daha çok nezâketen yalan söylemektedir.

Çocuklar usta yalancılar mı?

Çocuk büyüdükçe, bir yalanı sürdürmeyi öğrenir; yani tutarlı bir yanıltmaca geliştirmeyi ve tuzak sorulara direnmeyi öğrenir. “10-11 yaşındaki çocuklar, yetişkinler kadar usta yalancılar hâline gelir” diye özetliyor Xavier Seron.

Yalan söyleyen bir çocuk, renk vermeyen bir yüz ifâdesi sergiler” – Kang Lee

Yetişkinler çocukların yalanlarını yakalamada yetenekli midir? Kang Lee’nin ekibi yetişkinlere, gösterdikleri videolarda 3 ilâ 7 yaşındaki çocukların yalan söyleyip söylemediklerini sordu (yarısı yalan söylüyordu, diğer yarısı doğruyu söylüyordu). Hüküm: Hiçbir yetişkin kategorisi küçük yalancıları ayırt etmeyi beceremedi — ne hukuk fakültesi öğrencileri, ne çocuklarla ilgili işlerde çalışan profesyoneller, ne yargıçlar, ne de polis âmirleri. Ayrıca, küçük yalancıların ebeveynleri de… “Yalan söyleyen bir çocuk, renk vermeyen bir yüz ifâdesi sergiler” diye cevap veriyor Kang Lee. O perdenin ardında, yine de karmakarışık duygular yaşamaktadır: korku, utanç, suçluluk “ve belki biraz da yalan söylemenin hazzı”.

Çok yalan söyleyen bir çocuk karşısında endişe duymak mı gerekir? Xavier Seron “iki parametreye dikkat göstermeyi” telkin ediyor. İlke olarak, yalanların sıklığı 4 yaş ile ergenlik arasında azalır. Üstelik, 7 ilâ 8 yaşa doğru, sosyallik îcâbı söylenen yalanlar sıklaşırken, anti-sosyal yalanlar seyrekleşir. “Eğer durum böyle değilse, çocuğun niçin yalan söylediğini kendimize sormak ve iyi bir psikoloğa danışmak gerekir” diye belirtiyor Xavier Seron.

Öte yandan, çocuklar otoriter ve cezalandırıcı eğitim sistemlerine yerleştirildiklerinde daha çok yalan uydurmaktadır. Ya çok anti-sosyal yalan söyleyen çocuklar? Çoğu zaman davranış zorlukları yaşayan ve suça yönelik tavırlar gösteren çocuklardır bunlar.

Kim yalan söyler? Ve hangi ritimde söyler?

Yalanlarımızın sıklığını rakamlandıran çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Üniversite öğrencileri yaklaşık üç sosyal etkileşimin birinde yalan söylemektedir; yetişkinler için bu oran beşte birdir. Rastgele seçilmiş 77 öğrenci ve 70 yetişkinle yapılan bir Amerikan araştırmasının gösterdiğidir bu — bir hafta boyunca söyledikleri her yalanı not etmişlerdir. Erkekler ve kadınlar karşılaştırılabilir bir sıklıkla yalan söylemişlerdir.

Bu soru, farklı yaşlardan ve sosyo-ekonomik ortamlardan 1000 yetişkin Amerikalı’yla tekrar incelenmiştir. Hüküm: Ortalama olarak günde 1,65 kez yalan söylemekteydiler. Ama bu sıklık bireylere göre çok değişmekteydi: % 60’ı hiç yalan söylemediğini belirtiyordu. Yalanların yarısı bireylerin sadece % 5’i tarafından söylenmişti. Üçüncü bir incelemede, her yaştan 3000 Britanyalı yetişkin internet üzerinden sorgulanmıştır. Çoğu, çok az yalan söylediklerini ya da hiç söylemediklerini belirtmekteydi; ama % 10’dan azı, sıkı yalancı olduklarını îtiraf ediyordu. Yalanların sıklığı yaşla beraber azalma eğilimi göstermekteydi. Son olarak, sıkı yalancılar arasında daha çok erkek, özellikle de gençler vardı.

Bir hakîkat, uzun süre hizmet vermiş bir yalandır”, eski Konsey Başkanı Edouard Herriot (1872-1957)

Kendi kendine yapılan bu değerlendirmelere inanılabilir mi? Göründüğü kadarıyla evet, diye belirtiyor Hollanda’da yapılan bir araştırma. Bu araştırmanın yazarları psikoloji öğrencilerini yoklamışlar: Ortalama olarak, Britanyalı ya da Amerikalı arkadaşlarıyla aynı sıklıkta yalan söylüyorlarmış. Burada da, psikopat kişilik hatları arz eden bir sıkı yalancılar alt-grubu ayırt ediliyor. Bu öğrencilerin bir kısmı laboratuvar deneylerine katılmayı kabul etmişler: Hîle yapabilecekleri iki görevi yerine getirmeleri gerekmekteymiş; alacakları ücret performanslarına göre belirlenecekmiş. Sonuç: Sorulan soruları cevaplarken en çok yalan söyleyenler aynı zamanda en çok hîle yapanlardır — ve tam tersi. Başka bir deyişle, göründüğü kadarıyla bu kimseler yalanları hakkında doğruyu söylerler. 

Öte yandan, yalanı kolaylaştıran bazı şartlar da vardır. Hiç şaşırtıcı olmayan bir biçimde, ortadaki hedef ne kadar önemliyse, yetişkinlerde yalan söyleme ihtimâli de artar. Eğlenceli de olan bir deneyde, katılımcılardan testlerde ulaştıkları performans düzeyini beyan etmeleri istenmekteydi. Konuştukları odaların loşluğu ölçüsünde yalan söyleme oranı artmaktaydı.

Yalan bâzen meslekî bir silâhtır da. “Meselâ casusluk ve karşı-casusluk çok iyi yalan söylemeyi îcap ettirir” diyor Patrick Clervoy. Siyasî hırslara sahip olunduğunda da. “Bir hakîkat, uzun süre hizmet vermiş bir yalandır” diye beyan ediyordu eski Konsey Başkanı Edouard Herriot (1872-1957). Özellikle genel oy hakkı, çoğu zaman tutulamayan vaatlerde bulunulmasını gerektirmektedir… Ya reklamlara ne demeli? Mesajlarında satılık nesneyi ifrat derecesinde övmüyorlar mı?

Yalan söylemede daha kabiliyetli kişilikler var mı?

İyi yalan söyleme sanatı için bazı “nitelik”ler îcap eder. “Bunun için kavrayış çabukluğu, muhâkeme, hâfıza, îtinâ gerekir/Lâfı asla karıştırmamalı ve yüzü hiç kızarmamalıdır” diye özetliyor Corneille (Le Menteur [Yalancı], 1644). “Büyük yalancılar, tıpkı büyük sapıklar gibi, genellikle zekî ve sosyal ilişkide usta kimselerdir”, diye saptıyor Xavier Seron. Hatta bir araştırma, yaratıcılık ile yalan söyleme becerisi arasında bir bağıntı olduğunu tespit etmektedir. Görünümlerin zorbalığı: İyi bir yalancı aynı zamanda “temiz suratlı”dır da. Dürüst görünen bir kişinin doğruyu söylediği düşünülecektir — söylediği yalan da olsa doğru da olsa.

Aynı zamanda “marazî yalancılar” veya yalan hastaları/mitomanlar da vardır ve bunlardaki psikolojik örüntüler iyi bilinmez. Varoluşlarını büyük ölçüde uydurdukları hikâyeler etrâfına inşâ etmişlerdir. “Göründüğü kadarıyla, marazî/patolojik yalan hayli erken yaşta, bâzen çocuklukta veya ergenlikte gelişir” diye anlatıyor Xavier Seron. “Travma unsurlarının (bir akrabanın vefatı, terk edilme, bir yetimhaneye yerleştirilme…) varlığı bir rol oynayabilir.”

Bu hastalıklı yalanları en az üç bilişsel unsurun kolaylaştırdığından kuşkulanılmaktadır: yüksek bir sözel akıcılık, başına buyruk bir düşünce şekli, performansa yönelik zekâ katsayısından (IQ) (akıl yürütme ve stratejiler tasarlama kapasitesi) daha yüksek bir sözel zihinsel IQ.

Son olarak, anti-sosyal bir tutum, pişmanlık duymama ve empati noksanlığıyla nitelenen bir kişilik bozukluğu olan (ve psikiyatri el kitaplarında tanınmayan) psikopatlık ile yalan arasındaki bağ ne menem bir şeydir? Psikopatlar hayli sık yalan söyleme eğilimi gösterir gibidir; suçluluk duyguları ve yakalanma korkuları da daha düşüktür. Ama “yine de bu onları daha iyi yalancılar hâline getirmez”, diye temin ediyor Xavier Seron.

Bazı beyin hasarları yalan söyleme kapasitesine zarar verebilir mi?

Evet. “Yalan söylemek için, bizim bildiğimizin karşımızdaki muhâtabımızın bildiğiyle aynı olmadığını bilmek gerekir, ve tam tersi”, diye açıklıyor Lionel Naccache. Dolayısıyla, zihin teorisi olmadan yalan söylemek imkânsızdır. Ve beynin frontal/ön lobunun birçok kısmı bu bilişsel kapasitede çok önemli bir rol oynar. Mantıksal sonuç olarak, “Beyin frontal lobunda hasar olan bazı hastalar artık yalan söyleyemezler. Kendi düşündükleriyle karşılarındaki muhâtabın düşünebileceğini ayırt edemezler” diye dikkat çekiyor nörolog.

Yalan söylemek için, içtenlikle verilebilecek cevabı bastırmak ve onun yerine, yanlış olduğunu bildiğimiz bir başka cevabı koymak da gerekir. Dolayısıyla bilişsel bir denetim sahibi olmak gerekir — ki onun yeri de frontal/ön lobdur. “Bazı frontal/ön lob hasarları düşüncenin ve eylemlerin denetiminde bozukluklara yol açar”, diye belirtiyor Lionel Naccache.

Bu hasarlara uğramış hastalar sık sık çekinmeden sözler sarfeder ya da hareketlerde bulunur. “Meselâ ‘unutmuşça yalan söylemekte, yani verili bir durum hakkında bildikleri bir şeyi kasten söylememekte zorluk çekerler”.

Neden bu kadar kolayca kanıyoruz?

Gugukkuşunun hîlesine dönelim. Ebeveynliğin yüz karası olan bu kuş, yavrularını çalıbülbülü gibi başka tüylü türlere büyüttürür. Dişi gugukkuşu, kurbanlarının dişilerini dikizler ve onların görmediği bir sırada yuvalarına yumurtlar. Daha sonra, gugukkuşunun asalak yumurtası evsahiplerinin yavrularından hızlı büyüyecektir; yumurta çatlayıp yavru çıktığında ise, diğer yumurtaları yuvadan aşağı düşürecektir. Kendi yavrularından mahrum kalan evsahibi dişi, ufak sahtekârı beslemek için kendini tüketecektir.

Peki neden böyle kanmaktadır? Psikiyatr Patrick Clervoy, bu olguyu vurgulamak için bir “çalıbülbülü etkisi”nden söz eder: Her düzenbaz kendine inananların hesabından geçinir. Bu etkiyi oluşturan birçok unsur vardır. Oportünizmden/Fırsatçılıktan, tamahkârlıktan, cehâletten ya da saflıktan, kaygıdan veya pohpohlanma karşısında zayıflıktan dolayı çabuk kanabiliriz.

Kaldı ki komplo teorileri de onları destekleyenlerin kendini beğenmişliğine oynar: “Ben ötekilerden daha cingözüm, öyle kolay kolay katakulliye gelmem”. Çalıbülbülleri ise bâzen umudunu yitiren kimselerdir. Bu kuşun dişisi neden “kendi” gugukkuşunu inatla besler? Çünkü aksi takdirde hiçbir şeyi olmayacaktır. “Yalan umutsuzluktan da koruyabilir”, diye vurguluyor Patrick Clervoy.

Şu “fake news” patlaması neden peki?

Belki de Batılı toplumlarımızda dinin ağırlığının azalmış olmasındandır. Fake news yeni din biçimleridir. Bunların etrafında geniş gruplar bir araya gelir, muayyen bir şekilde birbirini tanır ve severler”, diye değerlendiriyor Patrick Clervoy. Bir diğer muhtemel sebep: Komplo teorilerinin bollaşması kolektif bir endişeye tanıklık etmektedir. Günümüzde uydurulan palavraların boyutu, pandeminin hissettirdiği tehdidin ağırlığıyla da açıklanabilir.

Yalana karşı canla başla mücadele ede ede, onu zenginleştirmemiz riski de var” – Patrick Clervoy, psikiyatr

Ama yeni bir hâdise söz konusu değil. M.Ö. 5. yüzyılda, Peloponnessos Savaşı boyunca, saldırabilmek için düşmana yanlış niyetler aktarılmıştı. Birinci Dünya Savaşı sırasında da çılgın söylentiler yayılmıştı: Kub marka etsuyu tabletlerinin Almanlar hesabına casusluk âletleri olduğu gibi… 

Bu yanlış haberlerle nasıl başa çıkılır? Pek kolay değil. Bir yandan, bir hakîkati yeniden kabul ettirmek bir yalana karşı çıkmaktan daha çetin bir iştir. Özellikle de hîle karıştırılmış mesaj kısa, yani çarpıcıysa — Twitter mesajları gibi. Öte yandan, “Yalana karşı canla başla mücadele ede ede, onu zenginleştirmemiz riski de var” diye hatırlatıyor Patrick Clervoy. Yıpratıcı ve ters etkili bir kavga.

Sonuç olarak, en bilgece tavır ne olurdu: Yalanın her yerdeliği karşısında infiâle kapılmak mı? Beyhude bir tutum. Kuşkuculuğu ve işkillenmeyi mi va’z etmek? Tehlikeli bir tavır. Şunu unutmayalım: “Fransa, Rusya, Çin ve Kamboçyadaki devrimci tasfiyeleri, olmayan bir hakîkati başa getirmek için çılgınca yarışlar olmuştur. Bu körü körüne arayış milyonlarca ölümün sebebidir” diye hatırlatıyor Patrick Clervoy.

Onun gugukkuşu tarafından kandırılan kuşa atfen “çalıbülbülü etkisi” diye adlandırdığına mâruz kalmışızdır hepimiz: Başka bir deyişle, yalanları yaşatıyoruz çünkü keriziz. En önemlisi bunun bilincinde olmaktır. Bütün hakîkati bilmekten vazgeçmemiz gerekse de, arayabiliriz onu. Bazı rezil koca yalanları dağıtmak için de, bunlar hakkında tartışabiliriz.

Ya filozoflar?

Felsefî ya da dinî ahlâk geleneğine göre, yalan bir kötülüktür ya da günahtır. Yasa ise çeşitli yalan tiplerini cezalandırır: kalpazanlık, ticâret sözleşmelerine uymamak, adâlet huzurunda yanlış beyan…

Dolayısıyla, hakîkati söylemek ancak hakîkati hak edenlere karşı bir vazîfedir. Ve başkalarına zarar veren bir hakîkate hiç kimsenin hakkı yoktur” diye yazıyordu Benjamin Constant (1767-1830)

Çok sayıda filozof yalan nazarında, ahlâk ile pragmatizm arası ikili bir tavır göstermişlerdir. Platon ve Stoacılar için, bazı yalanlar yasaktır, bazılarına ise izin vardır. Bir taraftan, “katılıkları onlara hiçbir şekilde aldatma izni vermez”, ama diğer taraftan, “bilgelik gerçekliği hesaba katmayı öğütler onlara”, diye açıklıyor Xavier Seron. “Böylelikle, düşman karşısında yalan söylemek makbuldür, ya da bir hekimin hastasına hakîkati söylememesi yerinde bulunur.” Laik ve Hıristiyan filozoflar da daha sonra aynı ikikutupluluğu sergileyeceklerdir: “Yalanın ilke olarak kınanması ve bunun peşinden yarara veya şifâya yönelik maksatlarla uyuşma manevraları”.

Aziz Augustinus ise (354-430) hiç tâviz tanımayacaktır: Ehemmiyetsiz ya da yararlı yalanları bile mahkûm edecektir. Ufak bir farkla: Meselâ bir tiran karşısında, hakîkati gizlemek meşrû olabilmektedir. Augustinus çizgisindeki başka düşünürler “belirsizlik ilkesi”ni savunacaklardır: Yalan söylemek yasaksa da, bazı şartlarda dilin inceliklerinden ve muğlaklıklarından yararlanmaya izin vardır.

“Yalan söyleme hakkı” üzerine ünlü bir tartışma bu ihtilâfı özetlemektedir. Benjamin Constant (1767-1830) ile Emmanuel Kant’ı (1724-1804) karşı karşıya getirmiştir. Kant “doğru bir dâvâ için bile olsa, asla mâsum bir yalan olamayacağını düşünüyordu”, diye açıklıyorfilozof Marie-France Hazebroucq “Yalan Söylemek”te (Mentir, Rue de l’échiquier, 2010). Kant’a göre yalan, insanın söz ve gerçeklikle arasındaki ilişkiye tecâvüz eder. Verilen söze her tür inanılırlığı yitirtir. Oysa bu söze saygı göstermeden hiçbir sözleşme geçerli olamaz artık — toplumsal sözleşme de dâhil.

Kant’a karşı, Constant’ın gerekçesi: “Hakîkati söylemek bir vazîfedir. Bir vazîfe nedir? Vazîfe fikri haklar fikrinden ayrılmaz: Bir vazîfe, bir varlıkta bir başkasının haklarına tekabül edendir. Hakların olmadığı yerde, vazîfeler de yoktur. Dolayısıyla hakîkati söylemek, ancak hakîkati hak edenlere karşı bir vazîfedir. Ve başkalarına zarar veren bir hakîkate hiçbir insanın hakkı yoktur.” En sonunda, Marie-France Hazebroucq sözü şöyle bağlar: “Hakkı hukuku inkâr eden kuvvete karşı, hukuku yeniden yerleştirmek için yalan söyleme hakkımız olur.”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus