Gomaşinen (31): Osman Öcalan ve arkadaşlarının örgütü PWD’nin kuruluş ve çöküş öyküsü (Eylül 2004)

Gazetecilik anılarımın 31. bölümünde, Eylül 2004 başında Irak’ın Süleymaniye kentinde röportaj yaptığım Osman Öcalan ve Hıdır Yalçın’ın ağzından PKK’dan ayrılıp neden ve nasıl PWD’yi kurduklarını; kısa süre içinde PWD’nin neden ve nasıl yok olduğunu anlattım.

Yayında söz edilen haber ve söyleşiler:

16 Eylül 2004 Osman Öcalan’dan itiraflar

17 Eylül 2004 Osman Öcalan: Tayyip Erdoğan’ı takdir ediyorum Özal’dan daha ileri

13 Şubat 2006 PWD’li Nizamettin Taş: PKK içinde daha çok kan akacak

25 Ocak 2013 Osman Öcalan: PKK çok yoruldu, komple çözüme hazır ve Öcalan’ı dinler

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

35 yıllık gazeteciyim. Türkçe’nin dışında Fransızca ve İngilizce’yi anlayabiliyorum, konuşabiliyorum, yazabiliyorum da. Ama kendi anadilim olan Lazca’yı bilmiyorum. Birkaç kelimeden ibâret bir Lazca bilgim var. Bu da benim hayattaki en büyük ukdelerimden birisi. Bu nedenle 35 yıllık gazetecilik hayatımdan kesitleri aktarmayı hedeflediğim bu podcast dizisinin başlığını “Gomaşinen” olarak seçtim; yani: “Hatırlıyorum…”

Merhaba, iyi günler. “Gomaşinen”in 31. bölümünde, 2004 yılına gitmek istiyorum. Yani 17 yıl önceye; Eylül ayına ve Irak’ın kuzeyine, Süleymaniye kentine — ki Süleymaniye kenti Celal Talabani liderliğindeki Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin denetimindeydi o tarihte. Hâlâ öyle, ama Talabani’nin kendisi artık yaşamıyor, biliyorsunuz. Ve benim de o bölgede ilk gazetecilik çalışmamdı. ABD’nin Irak işgalinden hemen kısa bir süre sonra oldu bu. İşgal öncesinde Irak’a gitmiştim. Irak işgalinin başlamasından kısa süre önce, Bağdat’ta Vatan gazetesi adına oradaki gerilimi yerinde izlemiştim, foto muhabiri arkadaşım Burak Kara ile birlikte. Ardından işgal oldu. İşgalden bir müddet sonra, bu sefer ülkenin kuzeyine, Kürt Bölgesi’ne gittik. Ama konumuz oradaki Kürt Özerk Yönetimi değil, Türkiye idi, PKK’ydı. Ve PKK içerisinde yaşanan, belki de PKK tarihindeki ilk ciddi kopuştu. Bunu yerinde görmek ve kopan kişilerle görüşmekti. Bu kişilerden birisi de son dönemde tekrar popüler olan Abdullah Öcalan’ın kardeşi Osman Öcalan’dı. 

Osman Öcalan, örgüt içerisinde önde gelen bazı isimlerle birlikte, 2004 Şubat ayı içerisinde örgütte yaşanan saflaşmada bir kanadın liderliğini yaptı. Bu kanat –çok kabaca söylersem– silâhı bir an önce bırakmak isteyen, AKP iktidarıyla iyi ilişki kurmak isteyen, ama daha önemlisi, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Batı’yla iyi ilişkiler kurmak isteyen, ABD’nin bölgedeki en önemli partnerlerinden olan Irak Kürtleri’yle, özellikle de Mesud Barzani’yle iyi ilişkiler kurmak isteyen kanattı. Onun dışında, Cemil Bayık, Murat Karayılan gibi isimler eski PKK çizgisini sürdürme yanlısıydı — öyle diyelim. Çatışma ortamı büyük ölçüde durmuştu. Ama PKK içerisindeki tartışmalar çok ciddi bir şekilde yürüyordu. O tarihte adı PKK Kongra-Gel’di ve Osman Öcalan bunun iki numaralı ismiydi. Daha sonra da ilk başta, ayrılanların başında Osman Öcalan gözüktü. Bunların PKK’dan ayrılıp kurmaya niyetlendiği partinin adı Yurtsever Demokrasi Partisi’ydi — Kürtçe ilk harflerden kısaltılınca PWD oluyordu ve o partiyi kurmaya çalışıyorlardı, kuracaklarını ilan etmişlerdi. Ben de o tarihte Vatan gazetesinde çalışıyordum. Ve bir internet sitesi vardı PWD’nin. Oraya bir e-posta yolladım, 8 Eylül Çarşamba günü, notlarıma bakıyorum. 8 Eylül Çarşamba günü e-posta yolladım ve kendileriyle röportaj yapmak istediğimi söyledim. Ertesi gün buyurun gelin dediler. Ve ondan sonra gazete yönetimine gittim. Hattâ, hatırlıyorum, geçenlerde bunu kendisiyle konuştuğumda, tabii ki o tarihte Vatan gazetesinin genel yayın yönetmeni olan Tayfun Devecioğlu bunu hatırlamıyor ama ben çok iyi hatırlıyorum. Gittim dedim ki: “Bu PKK’dan ayrılan Osman Öcalan ve arkadaşları, röportaj teklifimizi kabul etti. Biz gidiyoruz”. —“Kiminle gidiyorsun?” dediler. “Foto muhabiri arkadaşım İlker Akgüngör’le” dedim. Durdu Tayfun, “İyi, gidin” dedi. Ve ben hemen onun odasını terk ettim ve bir daha da dönmedim. Hemen gittik, muhasebeden işlemlerimizi yaptık. Ve yola çıktık. “Çünkü” dedim –Tayfun’a da geçenlerde söyledim bunu–, “tekrar odasına geri gelip neyi nasıl konuşacağız, nasıl edeceğiz diye konuşmaya başlarsak belki vazgeçerler diye, bir daha da dönmedim”. Çünkü bu tür olaylar, alengirli olaylarda yöneticiler tereddüt edebiliyorlar. Tereddütsüz bir ânını yakaladığım için, onun üzerine bir daha gitmedim. 

Ve biz her türlü hazırlığımızı hızlı bir şekilde yaptık. Türkiye’den birileri aracılığıyla Irak’ın kuzeyinde yaşayan birtakım kişileri bulduk ve her türlü hazırlığımızı yaptık. O tarihte uçak yoktu. Biz de önce Güneydoğu’ya uçtuk, Diyarbakır’a yanılmıyorsam. Ondan sonra Habur’a gittik. Habur’dan geçtikten sonra, karşıdan bizi Iraklı bir Kürt şoför arabasıyla aldı. O aynı zamanda bizim mihmandarlığımızı da yaptı. Ve yola koyulduk. Bizim girdiğimiz Habur’dan, tek kapı olan Habur’la Süleymaniye arasında bayağı bir yol vardı. Ve bayağı bir yol katettik. İşgal sonrasıydı ve işgal hâlâ sürüyordu tabii. Savaşın en büyük aşamaları atlatılmıştı. Ama her yerde askerî hareketlilik vardı. Gerek Amerikalılar’ın, gerek Iraklı Peşmerge güçlerinin hareketliliği vardı. Ve birçok yerde sayısız kontrol noktası vardı. Şoförümüz, mihmandarımız çok akıllı birisiydi, çok başarılıydı Allah için. O bize dedi ki: “Siz ağzınızı açmayın, ben hallederim”, dedi. Ve her gittiğimiz, durduğumuz noktada o kendisi konuştu, hiçbir şey olmadan yolumuza devam ettik. Bazen pasaport gösterdiğimiz oluyordu, ama gazeteci olduğumuzu filan söylemedik. O bir şekilde halletti. 

Ta ki Süleymaniye’ye gelene kadar. Çünkü röportajı Süleymaniye’de yapacaktık. Ve orada, röportaj yapma ânında, güvenlik güçleriyle karşılaşmamız durumunda gazeteci olduğumuzu öğrendiklerinde sürpriz olabilirdi. Ve sorun çıkabilirdi. Onun için dedik ki: “Süleymaniye girişinde gazeteci olduğumuzu söyleyelim”. Süleymaniye girişindeki kontrol noktası kocaman çadır gibi bir yerdi. Ve bizi oraya aldılar. Çok iyi Türkçe konuşan genç birisi –belli ki KYB yönetiminin istihbaratçılarındandı– bizi sorgulamaya başladı. “Kimsiniz, nesiniz?” Biz de hemen doğrudan, “Gazeteciyiz” dedik. Adam çok şaşırdı. Çünkü gazeteci olduğumuzu daha önceki yerlere bildirmiş olsak onlara haber gidecekti. Hiç bildirmediğimiz için sürpriz oldu, gazeteci beklemiyordu. Bayağı bir sorgulamaya başladı. Tabii ki biz kendisine Osman Öcalan’la ya da PKK’dan ayrılanlarla görüşeceğiz demedik. Bir şeyler söyledik, işte, “Buradaki hayat” vs. falan. “Bunlarla ilgili bir şeyler yapacağız” dedik. Ama bayağı bir sorgunun bir yerinde, sonradan aklıma geldi, Süleymaniye‘de yaşayan Türkiyeli bir kadın var: Hatice Yaşar, Haco diye bilinen, benim de tanıdığım. Ve gelmeden önce de kendisini aramıştım zaten. Kendisi orada Talabani’nin eşinin yakın arkadaşıydı. Ve yanlış hatırlamıyorsam o tarihte, oradaki yerel televizyonda programda yapıyordu. Ben Haco’nun adını verince, meğer bu kişi onu tanıyormuş. O zaman her şey bitti. Bize hoşgeldin dediler ve biz otelimize doğru gittik. 

Otelin restoranında akşam sözleştiğimiz gibi bizi PWD’den kişiler buldular. Dört kişiydiler, iki çift öyle söyleyeyim. Resmen evli değillerdi, ama parmaklarında yüzük vardı. Ve onlarla bir şeyler yiyip içip, ondan sonra ertesi gün neyi nasıl yapacağımızı konuştuk. Daha doğrusu bizi kaçta otelden alacaklarını söylediler. Ve onlar gitti, onlar gittikten sonra da orada, otelde yine, otelin restoranında Hatice Yaşar’la ve onun, onun tanıdığı birtakım gençlerle sohbet ettik. Bu gençlerin çoğu bir şekilde PKK’ya katılmış, ama daha sonra şu ya da bu nedenle PKK’dan kopmuş gençlerdi. Ve çoğu da orada ilk fırsatta Avrupa’ya geçip kendilerine yeni, sıfırdan hayat kurmak isteyen gençlerdi. Çok dramatik öyküleri vardı, her neyse. 

Ertesi gün, gece bir arada olduğumuz dört kişiden birisi arabasıyla geldi. Bizi aldı ve Süleymaniye’de bir eve götürdü. Evde bizi iki kişi bekliyordu. Birisi Osman Öcalan, diğeri de yine PKK’nın önemli isimlerinden olan Hıdır Yalçın. İkisiyle röportaj yaptık. Bu arada bizi getiren kişi de bir kenarda durdu. Bir de o gittiğimiz evin sahipleri de arada sırada birtakım ikramlar için geliyorlardı. Mükellef bir sofra kurdular, orada bir yemek yedik. Hattâ o yemeğin fotoğraflarını gazete birinci sayfadan o kadar büyük koymuş ki, sırf o yemek fotoğrafı yüzünden bu bizim yaptığımız yayın bayağı bir lâf işitmişti. Fotoğraf başlı başına bir sorundu. Orada Osman Öcalan çok konuştu. Hıdır Yalçın daha az konuştu. Osman Öcalan’ın tabii ki örgütte belli bir ağırlığı vardı ve tamamen koptuklarını belirtiyorlardı, Öcalan’ı eleştiriyorlardı — ki Osman Öcalan, bu Öcalan ailesindeki altı kardeşin en küçüğü. Daha önce de 1993 başında bir ara PKK içerisinde ağabeyiyle yolu ayrılıp, PKK’dan ayrılmış, tecritte tutulmuş, sonra tekrar PKK’ya katılmış ilginç birisiydi. Kendi ifadesiyle, doğru dürüst silahlı çatışmaya girmemiş, ama daha çok siyasî, diplomatik işlerle uğraşmış — öyle diyordu. Özellikle İran ile ilişkileri onun yürüttüğü söylenirdi. Hâlâ İran’la arasının iyi olduğu söylenir, onu da biliyoruz. 

Fakat sonradan anlaşıldı ki — ya da ben öyle gözledim: Osman Öcalan öne çıkan isimdir; ama esas isimler Hıdır Yalçın ve Nizamettin Taş’tı. Nizamettin Taş o gün orada yoktu, gelememişti. Botan kod adıyla bilinen bir isim. PKK’nın önde gelen kurmaylarından. Onunla daha sonra yine Irak’a gittiğimizde, özellikle “Gomaşinen”in ilerideki bölümlerinde anlatacağım, PKK yöneticileriyle röportaja gittiğimizde tanışma imkânı oldu; daha doğrusu, PKK’lılarla yolu ayrılmıştı zaten. Ama gittiğimizde özellikle Erbil’de kendisiyle sohbet etme imkânımız oldu. Orada Osman Öcalan daha çok konuştu. Osman Öcalan, çok açık ve net bir şekilde, Amerikancı bir pozisyondaydı. ABD’nin Irak’a müdahalesini desteklediklerini söylüyordu. Erdoğan’dan övgüyle bahsediyordu ve kendilerinin PKK tabanında, kadrolarında çok güçlü olduğunu, ama belirleyici olanın İmralı‘da Abdullah Öcalan’ın kararı olacağını söylemişti. Ve sonuçta o karar bunların aleyhine verildi. Öcalan tercihini Murat Karayılan ve Cemil Bayık’lardan yana yaptı ve bu kişiler de hızla etkisizleştirdiler. 

Osman Öcalan bizim söyleşi yaptığımız tarihte Musul’da yaşıyordu. Ama Musul güvenlik açısından sorunlu olduğu için Süleymaniye’de buluşmamızı istemişlerdi. Ve Süleymaniye’ye gelmişti. Daha sonra, Osman Öcalan ile dokuz yıl sonra yine görüştüm. O da Ocak 2013’te, “Türklerin Kuzeyi Kürtlerin Güneyi” diye bir yazı dizisi hazırlamıştım. Yine orada, Irak’ta, Kürdistan bölgesinde, Kürdistan Bölgesel Yönetimi bölgesinde yaşananları anlatmıştım — ki o yazı dizisi içerisinde, bölgede çok aktif bir şekilde faaliyet yürüten Fethullahçılar da vardı, Fethullahçılar’ın sözcüsüyle yaptığım bir röportaj yer almıştı. Osman Öcalan o dokuz yıl içerisinde bayağı bir değişmişti. Ben onu 2004’te görmüştüm. Ondan sonra iki kez evlenmiş. Üç çocuğu olmuş. Bir ara fırıncılık yapıp iflas etmiş — 2013’ten bahsediyorum. 2004’le biz ilk röportajı yapmıştık, ama 2013’e gelene kadar bayağı bir Türkiye’den gazetecilere konuştu. Bol bol PKK’yı eleştirdi. Ve bekledi. Kendisiyle en son konuştuğumda Türkiye’de çözüm süreci vardı ve bir umut vardı. Hattâ söyleşinin başlığı şöyle olmuş: “PKK çok yoruldu, komple çözüme hazır ve Öcalan’ı dinler” demiş. Ama çözüm olmadı. PKK da yorulmuş olsa dahi varlığını sürdürmeye devam ediyor. 

Arada bu PWD hareketinin bir iddiası vardı. İlk başta biz kendileriyle konuştuğumuz zaman, önleri bayağı açık gibi gözüküyordu. Zira hem ABD ile ilişkileri vardı –ya da olmasını istiyorlardı–, hem Irak’taki Bölgesel Yönetim’le iyi ilişkileri vardı ve sahiden de Türkiye’de bir yorgunluk vardı ve silahtan arınma arayışı yeni yeni başlamıştı. Fakat başarılı olamadılar. Olamadıkları gibi, belli bir aşamadan sonra da PKK’nın doğrudan hedefinde yer aldılar. Bunların bir yansıması olarak da uzun süre Avrupa’da PKK’nın bir tür sözcülüğünü yapan, temsilciliğini yapan –gerçek adı Faysal Dunlayıcı olan– Kani Yılmaz, Halepçe taraflarındaki bir yerde, bir kasabada öldürüldü, suikasta kurban gitti. Kani Yılmaz da bu ekiple beraber hareket eden birisiydi. Ve o tarihte, Kani Yılmaz’ın öldürülmesinden sonra Nizamettin Taş’la telefonla bir röportaj yapmıştım. “Daha çok kan akacak” demişti. Ama olmadı. Bir şekilde bu kişiler artık etkisizleştirildiler. Tamamen tek başlarına kaldılar. Bir etkileri olmadı. Kopan koptu. Kendilerine hayat kurdular. Büyük bir kısmı, Nizamettin Taş gibi, Osman Öcalan gibi büyük bir kısmı Irak’ta Kürt bölgesinin himayesinde yaşamlarını bir şekilde sürdürdüler. Ama ne PKK kadrolarını ne PKK’nın hitap ettiği çevreleri etkileme şansları kalmadı. 

Bunlara yatırım yapanlar oldu. Kendileri de çok heveslendiler, önlerinin açık olduğunu düşündüler. Ama olmadı. Burada da belirleyici olanın, esas belirleyici olanın Abdullah Öcalan olduğunu anlamak, böyle görmek hiç şaşırtıcı olmayacak. Nitekim zamanla diğerleri değil de Osman Öcalan artık iyice etkisizleşti. Ve en son seçimlerde, biliyorsunuz, TRT kendisiyle röportaj yaptı. 31 Mart yerel seçimleri öncesinde. Ve HDP oylarının CHP adaylarına gitmemesi için devletin TRT’si Osman Öcalan’dan medet umdu. Ama hiçbir şekilde bir etkisi olmadı; hattâ tam tersini söylemek de mümkün. Yani vereceği olan varsa da, belki onu gördükten, duyduktan sonra vazgeçmiş bile olabilir. İlginç bir olay tabii ki. 

Bir dönem bir tür efsane olan, –tabii ki ağabeyi kadar olmasa da– Ferhat kod adıyla efsane olan Osman Öcalan, Botan kod adıyla bir ağırlığı olan en azından o hareket içerisinde Nizamettin Taş ve birtakım başka önde gelen kurmay, PKK’nın kurmay kadrosunda yer alan isimler, birlikte hareket ettiler. Arkalarına birtakım güçleri aldılar ya da almaya niyetlendiler, fakat koşullar da elverişli olmasına rağmen –dediğim gibi Türkiye’de çatışma ortamı büyük ölçüde azalmıştı; insanlarda, Kürtler’de artık bir şeylerin barışçıl bir şekilde çözülmesi umudu çok ciddi bir şekilde yeşermişti– burada silahtan arınmayı savunuyor olmalarına rağmen bir başarı elde edemediler. Ve o parti, PWD de kurulamadan kapandı. Hâla adı bir yerde var mı? Sanmıyorum. Olmadı. Yani “ölü doğmak” lâfı tam da bunlara özgü bir şey. Fakat benim ve arkadaşım foto muhabiri İlker Akgüngör için çok güzel bir gazetecilik deneyimi oldu. Daha sonra birçok kez, kimi zaman yine İlker’le kimi zaman başka arkadaşlarla birçok kez yine Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bulunduğu yerlere gittik. Ve burada özellikle de PKK’nın, Murat Karayılan, Duran Kalkan, Cemil Bayık gibi isimleriyle röportajlar yaptık. Onların bu süre içerisinde güçlerini nasıl koruduklarına da tanık olduk. O röportajlar için gittiğimizde, demin söylediğim gibi Osman Öcalan’ı, Hıdır Yalçın’ı ve Nizamettin Taş’ı da ayrıca görüp onlarla sohbet etme imkânımız oldu. 

Özellikle Nizamettin Taş, analitik yönü çok kuvvetli birisi. O, dışarıda olmasına rağmen, kendisinin PKK’nın hedefinde olmasına rağmen yaşananları çok objektif bir şekilde değerlendirebiliyordu. Ve kendilerinin neden başarısız olduğunu çok da iyi tahlil edebiliyordu. Bunlar sonuçta çok kısa dönemli bir parantez olarak PKK’nın tarihine girip çıktılar. Ama PKK hâlâ varlığını sürdürüyor. Osman Öcalan artık kendisini bir şekilde kullanmak isteyenlerin de işine yaramayan bir aktöre dönüşmüş durumda. Diğer ayrılanlar da sessizliği tercih ediyorlar. Daha sonraki bölümlerde Kandil’de yaptıklarımızı, neler, kimlerle neleri konuştuğumuzu, nasıl konuştuğumuzu anlatmayı düşünüyorum. Şimdilik bu kadar diyelim. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus