Tek adam rejiminde medyanın amiral gemisi: Resmi Gazete

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Günlerdir kabinede yapılacak değişiklikler konuşuluyor ve bir dizi isim ortaya atılıyor. Fakat herkes biliyor ki gidecek ve gelecek bakanların kim olacağına tek bir kişi karar veriyor: Cumhurbaşkanı Erdoğan. Onun kararlarını da her gece saat 24’te yenilenen Resmi Gazete’den öğrenebiliyoruz.

Yayına hazırlayan: Kubilayhan Kavrazlı

Merhaba, iyi günler. Dün Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kongresi oldu. Çok büyük spekülasyonlar yapıldı, ama pek bir şey olmadı. Merkez Karar Yönetim Kurulu’ndaki (MKYK) 50 sandalye 75’e çıktı. Birileri listeye konmadı, birileri konuldu; ama olağanüstü bir olay olmadı. Şimdi en çok merak edilen: Kabinede ne olacak? Ve ne zamandır spekülasyonlar yapılıyor, isimler ortaya atılıyor. Tansu Çiller bile denildi, Dışişleri Bakanı olacağını söyleyenler var. En son –biraz önce gördüm– Yeniçağ’ın Ankara temsilcisi Orhan Uğuroğlu, Melih Gökçek’in yerel yönetimlerden sorumlu bakan olacağını söylemiş. Başka isimler de dolaşıyor. Dışişleri Bakanı’nın değişeceği, şu olacağı, bu olacağı… Ama bütün bunlara en özlü cevabı Ak Parti Sözcüsü Ömer Çelik verdi. Dedi ki: “Hep bu tür rivayetler olur. Ama sonuçta bunların çoğu yanlış çıkar, zira her şey Cumhurbaşkanımızın kafasında şekilleniyor” — ki öyle. Tek bir kişi var. Muhakkak etkilendiği şeyler oluyordur. Muhakkak danıştığı kişiler oluyordur, konuştuğu kişiler oluyordur. Fakat sonuçta kararı o veriyor. Kararnameyi o hazırlıyor ve o kararname Resmî Gazete’de yayınlandığı anda yürürlüğe giriyor. Zaten bir süredir –bu yayının başlığı da o– bir süredir insanlar, Türkiye’de ne olup bittiğini ya da biteceğini anlamak için gece saat 24.00’te internete Resmî Gazete’nin yüklenmesini bekliyorlar. Bu ne zamandan beri böyle artık. 

Gazetecilikte bir tâbir vardır: “Amiral gemisi” diye. Bir dönem bu Hürriyet gazetesi için söylenirdi, “Türk basınının amiral gemisi” denirdi. Katılın katılmayın, en çok satan, en etkili olan gazeteydi uzun bir süre. Daha sonra Sabah gazetesi bunu zorladı, yerini almaya çalıştı, kendini böyle ilan etti; ama belli bir aşamadan sonra, gazetelerin etkisi kalmadı Türkiye’de. Medyanın etkisi özellikle AKP iktidarının son yıllarında, Doğan Grubu’nun da el değiştirmesinin ardından iyice yok oldu. Yine de insanlar, bir dönem Yeni Şafak’ı, AKP iktidarının sözcüsü olarak ve tabii ki Berat Albayrak’ın güçlü olduğu dönemlerde ise kardeşinin başında olduğu Sabah Grubu’nun bir tür amiral gemisi olarak gördüler. Fakat şimdi bakıyoruz ki tek bir gazete var Türkiye’de. O da Resmî Gazete. Çünkü orada yer alan şeylerin hepsini Cumhurbaşkanı hazırlamıyor. Çok alâkasız bakanlıkların, birtakım kurumların ilanları, duyuruları falan da var; ama esas olarak bu gazetenin önemli yerlerini Cumhurbaşkanı hazırlıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan hazırlıyor. 

En son olarak hatırlayalım: Naci Ağbal’ı görevden aldı. Bir cümle… Ya da İstanbul Sözleşmesi’nden çıktı. Yine bir cümle… Ve biz bunu gecenin bir vaktinde öğrendik. Şimdi kabine değişikliği meselesinde de bir süredir insanlar, bir tür “Toto” oynuyorlar. Ama burada, dediğim gibi, artık hiçbir anlamı yok bunların. Çünkü bir zamanlar, AKP’nin ilk yıllarında birtakım güç dengeleri varken, birileri kulis yaparken, birileri karşı kulis yaparken ve birileri de gazeteciler üzerinden haber sızdırırken, bu tür rivayetlerin anlamı vardı. Söylentilerin anlamı vardı. Ve bunların kimi de doğru çıkardı. Şimdi ise, açık söylemek gerekirse Türkiye’de hiçbir gazeteci doğrudan Cumhurbaşkanı’na ulaşabilecek bir durumda değil. İsterse o herkese ulaşıyor, ama hiçbirisi doğrudan ona ulaşamıyor ve onun kafasındaki kararları bilen birileri varsa ki… “Var mıdır? Ne zaman öğrenirler?”, onu da bilemiyoruz. Onlara ulaşabilen gazeteci olduğunu sanmıyorum. Genellikle akıl yürütme üzerinden ya da bir şekilde buralarda, bu kulislere müdahil olmak isteyen kişilerin ortaya attıkları yemlerle, onlar üzerinden spekülasyon yapıldığını görüyoruz. Çünkü artık kelimenin gerçek anlamıyla tek adam tarafından yönetiliyor. Bahçeli’nin burada etkisi, şu, bu… Tamam bunların hepsi var. Belki de kabine konusunda Bahçeli’ye de fikir danıştığı oluyordur — çok emin değilim. Ama burada kararları Erdoğan’ın verdiğini biliyoruz. 

Bizim yapabileceğimiz, en çok, burada akıl yürütme olabilir. Yani o da şu: Yeni bakanlar kurulu açıklandıktan sonra –bakanlar kurulu da demeyelim, bu eski sistemde deniyordu; kabine diyoruz şimdi, bir şekilde kurtarıyoruz durumu–; yeni kabine belli olduktan sonra, şu gitti, bu gitti, neden gitmiş olabilir, yerine gelen neden gelmiş olabilir? Bunun üzerine, en fazla birtakım analizler yapılabilir, akıl yürütmeler olabilir. Öncesinde yapılanların genellikle boşa çıktığını görüyoruz. Çünkü Erdoğan’ın mantığının kendi bir rasyonalitesi var. O rasyonaliteye hâkim olmanın çok kolay olduğunu sanmıyorum. Bir de tabii burada işleri en çok belirleyen husus: Bence Erdoğan artık güçlü değil. Güçsüz olduğu için, giderek daha da güçsüzleştiğini gördüğü için ve bunu engellemeye çalıştığı için, akıl yürütmeleri de farklı oluyor. Güçlü olduğu dönemlerindeki Erdoğan’ın akıl yürütmelerini anlamak daha kolaydı. Çünkü o gücü nasıl artıracağına ve o gücü nasıl dağıtacağına ilişkin birtakım tahliller yapabiliyordunuz. Şu anda kendini kurtarmak, iktidarının ömrünü uzatmak isteyen bir Erdoğan var. Ve dolayısıyla çok daha fazla kişisel mesele işin içerisine giriyor. 

Şimdi bu Resmî Gazete bekleme hususunda, görüyorum mesela, sosyal medyada çok kişi, “Bugün açıklanıyor” dedi. “Bu gece açıklanıyor” dedi. Olmadı… “Kabine kongreden önceden açıklanacak” dendi. Olmadı. “Şimdi açıklanacak” deniyor. Olacak mı bilmiyorum. Normal şartlarda bunun olması gerekeni şudur: Diyelim ki kabineyi değiştirdi, şu gitti, bu geldi. Bunu bir şekilde bugün kendisi ya da sözcüleri açıklayabilir. Gece de Resmî Gazete’de yayınlanır. İşin gece Resmî Gazete’ye bırakılıyor olması aslında bence bilinçli bir tercih. Bu da Türkiye’nin açık bir toplum olmaktan iyice uzaklaştığının göstergesi. Gecenin bir vakti, bir internet sitesinde, bir cümlelik bir kararname olarak karşınıza çıkıyor. Bunu pekâlâ bir sözcü, ya da hatta kendisi diyebilir. İstediği zaman açıklama yapabildiği gazetecilere, “Şu arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum, yerine artık şu arkadaşımız görev yapacaktır” diyebilir. Daha insancıl olabilir en azından. Bunu bile yapmıyorlar. Bunu daha önce de gördük. Kanun Hükmünde Kararnameler’de gördük. Olağanüstü Hal döneminde yüzlerce, binlerce kişi işlerinden olup olmadığını öğrenmek için Resmî Gazete’nin başına üşüştüler. Kurumlar ile, mesela “Türk Silahlı Kuvvetleri, Jandarma Genel Komutanlığı” diye araması nispeten daha kolay oluyordu. Çok kalabalık listeler vardı; mesela Diyanet İşleri Başkanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı… 

İnsanlar, hayatları hakkında verilen kararları, internetin başına oturarak, oradan öğrendiler. Bu çok acıydı. İnsanlara doğrudan haklarındaki kararlar, doğrudan kendilerine, yüzlerine okunmadı ya da insanlardan savunmaları istenmedi. Bir gün haklarında verilmiş hükmü gördüler. Bu da Türkiye’nin çoğulcu, demokratik bir yapıdan uzaklaştığını, daha sert bir otoriter rejime doğru savrulduğunu bize gösterdi. Birçok şeyi… 

Kadınlar, haklarını garanti etmesini umdukları; uygulanmadığı için garanti edilmeyen sözleşmeden bir erkeğin kararıyla ayrıldıklarını gördüler. Bir sabah kalktılar ve bunu öğrendiler. İstanbul Sözleşmesi çöpe atıldı ve gerekçe olarak da dün gördük, “Kâğıtlar üzerinde değil vicdanlarda” denerek kadınların hakları, gelecekleri, can güvenlikleri, erkek egemen sistemin vicdanına terk edildi. Bunun anlamının ne olduğunu biliyoruz. Bu bekleme hâli, Türkiye’de, bir süredir aklıma İsmet Özel’in bir şiiri, “Cellâdıma gülümserken” sözcüğü geliyor. “Cellâdıma gülümserken çektirdiğim fotoğraf” mıydı? Ama “Cellâdıma gülümserken” diyelim… İnsanlar oturuyorlar, bakıyorlar. Kim gitti? Kim geldi? Şimdi neyi iptal etmişiz? Şimdi hangi şeylerimiz kısıtlanıyor? Hangi haklarımız kısıtlanıyor? Hangi anlaşmalardan çıkacağız? Meclis Başkanı’na bakılırsa Cumhurbaşkanı isterse Montrö’den bile çıkabilirmiş. 

Bunun farklı bir versiyonunu 17-25 Aralık döneminde yaşamıştık. Orada da, sosyal medyada, özellikle Twitter’da ‘Fuat Avni’ tweet’leri vardı. İnsanlar, “Bakalım, Fuat Avni ne diyor?” diye bunun üzerine üşüştüler. Ve orada Fethullahçılar’ın belli bir grup olarak bir havuzda ürettikleri, içinde bir-iki doğru olup, ama çoğunlukla dezenformasyon olan o tweet’leri, o sosyal medya paylaşımlarını bu ülke hap gibi yuttu. Bunlara kimileri inandı, kimileri buradan kendine bir pay çıkarttı. Kimileri de küfür etti; ama o halde de bir başka otoriter, totaliter bir şey vardı. Birileri, bizim hakkımızda bize bir şeyler anlattı. Bunun ne derece doğru olduğunu bilemedik. Kimimiz doğru olmasını, kimimiz yalan olmasını istedi. Ama orada da tamamen edilgen vatandaşlar, oturup bir yerlerde, “Bakalım şimdi ne diyecekler?” diye onları bekledik, ya da kasetleri bekledik, ya da ses kayıtlarını bekledik. 

Şimdi bunun devlet eliyle yapılan bir başka versiyonunda, bir tek adamın aldığı kararları bekliyoruz. Gece vakti… “Hükümette, kabinede kim değişecek?” diye. Şimdi, buradaki bütün akıl yürütmelerin, bütün spekülasyonların hepsi, bir gece vakti Resmî Gazete’de son bulacak. Ve ondan sonra da ne yapacağız? Sessiz bir şekilde yolumuza devam edeceğiz. Nasıl olacak? İşte, Dışişleri Bakanı şuydu, şu oldu… “Ötekisi daha iyiydi” ya da “Bu daha iyi olabilir” falan gibi iki cümlenin ardından, burada herhangi bir itiraz olmayacak. Tıpkı AKP-MKYK’sının 50’den 75’e çıkmasındaki, eski 50 kişiden şu kadarının çıkarılıp bu kadarının yerine getirilmesindeki gibi. Belki birilerine danışarak, ama Erdoğan’ın karar verdiği bir sistem var. Ve bu partinin içerisinde “parti içi demokrasi hakemliği” diye bir mekanizma var. “Parti içi demokrasi” diye bir şey yok. Daha doğrusu şöyle söyleyelim: Belki Erdoğan dışında kalan partililerin kendi aralarındaki sorunları çözmek için böyle bir mekanizma olabilir. Başında da, anladığım kadarıyla Yalçın Erdoğan varmış. Ama kalkıp da herhangi bir AK Partili’nin, Erdoğan’ın uygulamalarını parti içi demokrasi üzerinden eleştirmesini ya da bunu kurula getirmesini düşünebiliyor musunuz? Böyle bir şey söz konusu değil. “Parti içi demokrasi” diye bir şeyi, “Erdoğan hariç” olarak gören bir zihniyet var. Bütün her şeyde aslında aynen bunu yaşıyoruz. Şimdi sorular ne? “Berat Albayrak gelecek mi, geri dönecek mi?” “Erdoğan, Berat Albayrak’tan, damattan, birkaç yerde olumlu olarak bahsetti. Demek ki gelecek” diyenler var. “Bahsetmiş olsa da gelmeyecek” diyenler var. 

Burada bence yapılması gereken, bütün meslektaşlarıma öncelikle ama tüm izleyenlere onu tavsiye ederim: Hiç bu tür akıl yürütmelere girmeye gerek yok. Düşünceniz olabilir. Emin olun en sıradan insanın bu konudaki, kabine konusundaki yaptığı akıl yürütmelerle en deneyimli gazetecinin akıl yürütmesi arasında çok da büyük bir fark yok. Sonuçta öyle bir sisteme geldik ki… Erdoğan ne derse o oluyor. Hepimiz bunu bir şekilde kabullenmiş durumdayız ve Resmî Gazete’yi ilk görüp, ilk olarak sosyal medya paylaşımı yapan insanların, kendilerine biraz daha ‘like’ ya da ‘retweet’ alarak bundan kendilerine pay çıkartmaları dışında bir durum yok. Bu aslında Türkiye’de açık toplumun nasıl adım adım…, tam anlamıyla hiçbir zaman açık bir toplum olamamıştık ama bu kadar da kapalı bir topluma evrilmemiştik. Söylenecek çok fazla bir şey yok. Bakalım bu gece Resmî Gazete’de kabineyi duyacak mıyız? Temennim, beni utandırsınlar, Resmî Gazete’de yayınlanmadan önce resmî bir açıklamayla iktidar sözcüleri kabinede beklenen değişiklikleri dile getirsinler. Peki kabinede ne değişebilir? Şunu söyleyeyim — isim üzerine gerek yok, ancak şu anda var olan kabine içerisinde Savunma Bakanı, İçişleri Bakanı dışında –düşünüyorum şöyle: Dışişleri Bakanı da değil, Sağlık Bakanı artık hiç değil, Milli Eğitim Bakanı hiç değil– bu ikisinin dışındaki değişikliklerin çok fazla bir anlamı olacağını sanmıyorum. Belki bir de en son Erdoğan’ın açıkladığı “Ekonomik Danışma Konseyi” diye yeni bir şey kurulacakmış. Ve başına yeni bir Cumhurbaşkanı yardımcılığı ihdas edilecekmiş. Bu aslında şu anlama gelebilir: Şu anda ekonomiden sorumlu bir bakan var, ama onun da üstüne birisi getirilecek olabilir. O kişinin kim olacağı önemli olacak. Böyle bir makamın oluşturulup oluşturulamayacağı, bu makama o bakanlığın üstünde bir yetki verilip verilmeyeceği ve tabii ki o kişinin kim olacağı… Yine spekülasyon yapanlar eski birtakım bankacıların adlarını telaffuz ediyorlar. Olabilir, bilemiyorum. Onun dışındaki değişikliklerin… yani Kültür Bakanı kim olacak? Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ayrılacak… 

Tabii ki onlardan bir tanesine Melih Gökçek getirilirse üzerinde konuşulur. Ve Melih Gökçek de şu haliyle zaten her fırsatta dikkat çekmeye çalışan birisi olarak bakan olursa, ezkazâ, herhalde yine bizi bayağı bir trollemeye devam edecektir. Onun dışında, Tansu Çiller falan gibi, tabii ki mecburen birtakım şeyleri konuşacağız. Ya da en azından genç kuşaklara, “Siz bilmezsiniz ama, Tansu Çiller şöyle şöyle birisiydi” diye, arada sırada biz yaşlılara konuşma imkânı sağlanmış olur. Onun dışında Türkiye, Erdoğan’la başlayıp Erdoğan’la bitiyor. Arada tabii ki Bahçeli de Erdoğan’ın aralığını iyice daraltıp, ona bir ideolojik yörünge çiziyor. Ama olay Erdoğan’la başlayıp Erdoğan’la bitiyor. Türkiye’nin sorunu, bununla devam edip etmemek. Yani Erdoğan’la değil, Erdoğan ya da bir başkası… Bu sistemle, bu kapalı toplumla devam edip etmeme konusunda ne diyeceğine bir an önce Türkiye’nin karar vermesi gerekiyor. Bugün saat 16.00’da MHP Eski Genel Başkan Yardımcısı Atilla Kaya stüdyoda konuğum olacak. Kendisi, bir grup Ülkü Ocakları eski başkanının, hâlâ MHP içerisinde siyaset yapan ya da yapmaya çalışan, ama son kongrede ve kongreden sonra şekillenen MHP’den rahatsız bir grubun önde gelen isimlerinden birisi. Onunla bir yayın yapıp MHP içerisindeki tartışmaları konuşmaya çalışacağız. Bir şeyi tekrar vurgulamak istiyorum: Medyascope ve benzeri özgür ve bağımsız gazetecilik yapmak isteyen kurumlara ve kişilere sizler birer izleyici, dinleyici, okuyucu, vatandaş olarak… özgür ve bağımsız bir medya istiyorsanız desteklerinizi esirgemeyin diyeceğim. Çünkü unutmayınki böyle düzenler, bu tür düzenler, bu tür kapalı toplumların garantisi özgür olmayan medyadır ve bu tür düzenlerden çıkabilmenin en temel yolu özgür ve bağımsız medyanın var olabilmesidir. Bu var olma meselesi esasen siyasi olarak görülüyor. Siyasi baskılara karşı mücadele olarak… Ama gazetecilik söz konusu olduğunda, olayın çok ciddi bir mali boyutu var. Bunu özellikle hatırlatmak istiyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus