Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (59): AB “iyi”, ABD “kötü” polis mi? AKP kongresinden geriye ne kaldı? Bahçeli’ye MHP içinden eleştiriler

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”ta yine karşınızdayız. Her cuma olduğu gibi Kemal Can’la haftanın olaylarını konuşacağız, ama karşınızda bambaşka bir Kemal Can olacak. Evet, yerine başka birisini bulmuş gibiyim. Kemal, sıhhatler olsun… 

Kemal Can: Sağ ol…

Ruşen Çakır: Arada sırada böyle değişiklik iyi oluyor. Konuşacak çok şey var. Mesela bugün yine Boğaziçi Üniversitesi’nde gözaltılar oldu. Gözaltına alınan arkadaşlarına destek için giden öğrenciler gözaltına alındı vs.. Bir tür unutulmuştu Boğaziçi Üniversitesi, Boğaziçi direnişi. Devlet bir şekilde bunun tekrar hatırlanmasına vesile oluyor. Ama çok emin değilim, irade olarak mı bunu yapıyorlar ya da artık ölçü iyice kaçtı, gözaltına almadan duramadıkları için mi yapıyorlar? Çok emin değilim. Ne dersin? 

Kemal Can: Pek çok alanda artık böyle doğrudan talimatla değil, “Ya, bunlar yapılması gereken işler” diye düşünen, birtakım alt düzeydeki âmir, memur, yetkili neyse; birtakım insanlar da, “Muhtemelen böyle yapılması isteniyor anlaşılan” diye birtakım şeyleri kendiliklerinden yapıyor olabilirler. Zaten genellikle bu işler şöyle yürüyor: Ne yapmaları gerektiğiyle ilgili bir tür işaret alıyorlar ve artık durumuna göre, daha yerel düzeyde pek çok yetkili gereğini yapıyor. Bazen dozu ayarlayamayabiliyorlar. Bazen ellerine verilen açıklamayı bile doğru dürüst yapamayan grup başkanvekilleri bile olabiliyor. Ama genel çizgi, anladığım kadarıyla bu tür meselelerde, yani her türlü hak arayışında, yolda yürütmemek, açıklama yaptırmamak, mümkünse hemen gözaltına almak gibi uygulamalar artık rutine dönüştü. 

Ruşen Çakır: Şimdi tam da bunun üzerinden Avrupa Birliği’nin dünkü liderler zirvesinden çıkan karara bakalım. Türkiye’de hak ihlâlleri artık sıradanlaşmış, olağanüstü durum olağanlaşmışken, hukuk devleti konusunda soru işareti de değil artık hukuk devletinin kendisi yokken, Avrupa Birliği’nden çok pozitif bir açıklama geldi. Anlaşılan Doğu Akdeniz ve mülteciler konusunda Türkiye’den birtakım taahhütler alıp ya da esas pazarlığı oraya kilitleyip, onun dışında onların “Çok ciddi kaygı duyuyoruz” açıklamalarının ötesine geçmeyen ve Ankara’yı memnun eden… Biliyorsun Dışişleri Bakanlığı genellikle son dönemde Batı’dan gelen bütün açıklamalara cevap yayınlardı. Uzun zamandan sonra ilk defa memnuniyet belirten bir açıklama gördük. Yani Avrupa Birliği’nin çok da fazla umurunda olmadığı ya da kaygı dile getirmenin ötesinde pek bir şey yapmadığı; esas olarak Doğu Akdeniz gibi, mülteciler gibi kendi canını acıtabilecek hususlarda Ankara’yı ikna etmeye yoğunlaştığı anlaşılıyor. Bir yandan Amerika Birleşik Devletleri bu konularda sanki biraz daha hassasmış gibi… Biliyorsun Brüksel’de Mevlut Çavuşoğlu ile Blinken görüşmesinde, mesela İstanbul Sözleşmesi’nin, insan haklarının gündeme getirildiği söylendi. Bir imaj var sanki… Avrupa Birliği daha iyi polis, ABD daha kötü polisi mi oynuyor Türkiye’ye karşı? Çünkü öte yandan şunu da biliyoruz: Biden yönetimiyle birlikte, Avrupa Birliği’yle ABD arasında bayağı bir uyum oluşmaya başladı. Transatlantik ilişkiler Trump döneminden çok farklı bir şekilde olumlu gelişiyor. Birisi iyi polis, birisi kötü polis gibi bir durum var sanki. Ama bu aldatıcı da olabilir. Ne dersin?

Kemal Can: Öyle bir rol paylaşımı varmış gibi gelmiyor bana. Yani daha doğrusu Türkiye’yle ilişkiler açısından kötü polis yok aslında. Ama Amerika’nın, Biden’ın aramaması üzerinden kurulan meselede muhatap olma biçiminin değişeceği… Yoksa muhatap olunan başlıklar, temel meseleler konusunda Avrupa’nın tavrından çok farklı bir tutum içerisinde değil. Hatta biliyorsun, geçtiğimiz haftalarda haberleri de yayınlandı. Aslında Avrupa’nın bu tavrı almasında Amerika’nın önemli etkisi olduğu, Avrupalı liderlere, “NATO çerçevesinde Türkiye ile ilişkiler meselesini önemseyin” dendiği… İşte bu, özellikle Rusya’yla mesafe açısından “Türkiye’ye ihtiyacımız var, onu gözetin, çok fazla dışlamayın” telkininin Amerika’dan geldiğini biliyoruz. En azından haberlerden böyle izledik. Dolayısıyla Amerika, evet, Trump gibi bir yüz göz olma, haftada birkaç kere telefonla görüşme filan gibi bir kapı açmıyor. Ama buna karşılık iddia edildiği gibi, geçen yılın sonlarında çok yoğun biçimde gündeme getirildiği gibi; Batı ile ilişkilerde Batı’nın Türkiye’yi kıskaca alacağı, çok zorlayacağı, sıkıştıracağı, Türkiye’nin özellikle ekonomik ihtiyaçları yüzünden zor durumda olduğu, Batı’yla ilişkilerini düzeltme konusunda çok fazla taviz vermek zorunda olduğu gibi şeyler çok söyleniyordu. Özellikle bu mart ayına işaret ediliyordu. AB zirvesi ve NATO zirvesi… İşte buralarda ip kopacak filan… Çok öyle olmadı ve aslında herkes, şimdi bu tür lâflar söyleyince, iktidar yanlısı insanlar hemen, “Ne var yani? Siz Batı’dan mı medet umuyorsunuz? Onlara mı şikâyet ediyorsunuz” gibi yorumlar döşenmeye kalkıyorlar. Ama aslında tablo şu: İktidarın Batı’ya taviz vermeyip, kendi sloganlarında olduğu gibi “dik durduğu” filan yok. Sadece taviz verdiği alanlar başka. Yani artık ne Mavi Vatan’dan ne Doğu Akdeniz krizinden ne bu tür iddialardan bahsediliyor. Hatta S400, Girit modeline kadar ilerletildi. Ama asıl mesele, Türkiye’nin insan hakları, birtakım temel haklar, demokrasi, özgürlükler gibi alanlarda; bir tür “İçeride beni serbest bırakın, dışarıda sizin istediğinizi yapayım…” dediği. Mısır’la normalleşme gibi şeylerde de benzer bir tablo görüyoruz. Yani Türkiye topyekûn bütün istediklerini alan değil; aslında iki tarafın da birbirleriyle bir mutabakata vardıklarını anlıyoruz. Hatta seninle epey önce konuşmuştuk ve ben şöyle söylemiştim: “Türkiye Avrupa’dan bu krediyi aldı gibi görünüyor. Epeyce önceden bunun işaretleri var,” gibi bir şey söylemiştim. O da şuna dayanıyordu aslında: Oradaki mutabakat, herkesin kendi istediği tarafında alabileceğini alacağı, diğer taraflarda da işte usûlen birbirlerine lâf söyleyip, ama ne yapıyorlarsa yapmaya devam edebilecekleri bir tablo var. Yani Türkiye kendi içinde, kendi muhalefetine, kendi özgürlük ve demokrasi çerçevesine bir tür müdahaleyi durduran ya da bu müdahalenin şiddetini düşüren bir mutabakat karşılığında, dışarıda –geçen yıl yaptığı gibi– aşırı hamlelerden kaçınan, daha mâkul sınırlara çekilen bir şeyi kabul etmiş durumda.

Ruşen Çakır: Bu arada şu da var biliyorsun: En son MetroPoll’ ün bir araştırması yayınlandı. Orada, ekonomide ve demokraside işler kötü gittikçe, Türkiye’deki AB taraftarlığı da artıyor gibi bir olay var. Ama iktidarı en çok ilgilendiren kısmı, Avrupa Birliği’nin ekonomik yönü herhalde. Sadece Avrupa Birliği değil genel olarak Batı’yla ekonomik ilişkiler kısmı daha önemli. 

Kemal Can: Mesela bir şey söyleyeyim mi? İstanbul Sözleşmesi meselesindeki akıl yürütmeyle aynı şey bu. İstanbul Sözleşmesi’ni kaldırırken temel argüman ne? Devlet ya da birtakım yasal sınırlar karışmasın aile içine. “Aile içindeki şiddet aile içinde kalsın. Ona dokunmayın! Aileyi koruyalım” hâlinin devlet düzeyindeki versiyonu da şu: “Biz kendi içimizde kendi yakınlarımızı dövüp hırpalayabiliriz. Buna fazla karışmayın, biz dışarıdaki ilişkileri konuşalım.” Yani Avrupa’yla kurulan mutabakatın özü aslında bu.

Ruşen Çakır: Şimdi sana bir sürprizim var. Bir video… Arkadaşlarımızın hazırlamış olması lâzım. Haftalardır konuşamadığımız Mustafa Sarıgül’ün bu videosunu görmüş müydün Kemal?

Kemal Can: Hangisi?

Ruşen Çakır: Sen orada göremiyor olabilirsin. “AK Parti’nin 7. Olağan Kongresi’ni genel merkezimizde Genel Başkan yardımcıları ve kurucularımızla dinliyoruz” diye video paylaştı Mustafa Sarıgül, kongre sırasında. Şu anda onu gösteriyor arkadaşlar. Sosyal medya hesabından bunu paylaştı. Ondan sonra da AK Parti Grup Başkanvekili Bülent Turan da bu paylaşımı, “İşte AK Parti’nin gönül coğrafyası” diye paylaştı. Bunu şundan söylüyorum: Hani hep söz veriyoruz, Mustafa Sarıgül’den konuşacağız diye; bir konuşma vesilesi olarak çok çarpıcı bir video. Yani bir iktidar partisinin genel kongresini, hep birlikte ekip olarak izlediklerini paylaşma ihtiyacı hissetmiş Mustafa Sarıgül. Kulaklarını çınlatmış olalım. Buradan da kongreye gidelim. Aslında biz çarşamba akşamı kongreyi geniş bir şekilde konuştuk ve çok da iyi bir yayın oldu. O zamandan bu zamana o konuştuklarımızın üzerine çok da fazla bir şey gelmedi sanki; ama yine de bir iki not düşmekte yarar var. Mahir Ünal gerçekten Grup Başkanvekili olmuş, onu gördük. Onun dışında, Berat Albayrak’ın kongreye bile gelmemesi, kimilerinin iddiasına göre kabinede yer alacağı olarak yorumlanıyor. Kabine meselesine de geliriz. Senin o günden bugüne kongreyle ilgili konuştuklarımıza ekleyeceğin bir şey var mı? Çünkü tepkiler de aslında, hemen hemen herkeste, manifesto yokmuş ya da işte “Dağ fare doğurdu” minvalinde… Bizim de o akşam konuştuğumuz şeylerin tekrarı gibi oldu. İktidar yanlıları da bunu pek köpürtemediler gördüğüm kadarıyla…

Kemal Can: Evet, sonuçta sadece dışarıdan bakan gözlemciler, yani bizim gibi yorumcular ya da muhalefet cephesinden yapılan “Bunda ne var ki?” değerlendirmeleri dışında, iktidar cephesinde de o kongreden önce, hatta aylardır gündeme getirilen çok özel gelişmeler filan olmamasından dolayı bir ivme düşüşü var. Ama tabii böyle durumların hepsinde, reform paketinde de, sonradan açıklanan birtakım başka paketlerde de oluyor ya hani… Böyle sineğin yağını çıkartmak için uğraşarak… Mesela şöyle şaşırtıcı şeyler gördüm, üstelik de daha bağımsızca yorum yapan yerlerde: Güneydoğu’dan siyaset yapan bazı insanlar girmiş, 50 kişi 75 kişiye çıkartılırken. İşte “Bu acaba bir yumuşama sinyali mi?” Yumuşama sinyali, hatırlarsın, altı aydır hiç bitmiyor. Hatta altı senedir bitmiyor. Yani neredeyse masa devrildiğinden beri yeniden kurulacağını anlatan birileri var. Ama artık bir şey bulamamaktan o kadar sıkıntıdalar ki, Şamil Tayyar eski Gaziantep milletvekili diye, “Birtakım Güneydoğulu eski milletvekillerini MYK’ya aldı, acaba mı?” diye konulan listede Şamil Tayyar da var. Yani Şamil Tayyar’ın MYK’ya girmesini, yumuşama alâmeti diye yorumlamaya, artık bu zorlamaya kadar varanlar var. Hakikaten artık bu konuda ne diyeyim bilemiyorum.

Ruşen Çakır: Ben şunu hatırlıyorum, Cumhurbaşkanı bir manifesto yapacağım dediği zaman –hani ilk daha, kongreden birkaç gün öncesinden öyle ‘teaser’ veriyor ya… işte, “Çok önemli şeyler açıklayacağım” vs. filan– bizim Medyascope içi yazışmada, arkadaşlar o haber düşer düşmez bunu değerlendirelim diye paylaştılar. Ben orada, “Hiç sanmıyorum” diye bir cevap vermiştim. Ama ilk refleks yani… Artık o kadar şeyi tüketti ki… Kendisi bunun farkında değil diyemem. Herhalde farkındadır. Böyle büyük şeyler söyleyip… Bunu seçim öncelerinde de çok yaptı biliyorsun. Mesela bir televizyon kanalına çıkacak oluyor, peş peşe çıkıyor ya, işte, “Yarınki yayında önemli şeyler açıklanacak” diyor. Kazara hakikaten oturup beklediğin zaman hiçbir şey çıkmıyor ve bir sonrakinin etkisi kalmıyor. Erdoğan’ın bu vaat yönünü eskitmesi, onu yıllardır takip etmeye çalışan bir gazeteci olarak çok garibime gidiyor. Aslında kendi sermayesini tüketiyor gibi. Yani şimdi mesela, manifesto dedi, şu dedi, bu dedi… Yaptığı konuşma ortada. Yarın, öbür gün başka bir şey söylediği zaman –ki ben mesela çok önceden bu noktaya geldim– birçok insan, hatta kendi taraftarı bile burada bir manifesto olmadığını görüyor. Yani bir vaat verme potansiyeli de kalmıyor. 

Kemal Can: Haklısın. Hani kendi tabanına, kendi seçmenine ya da kamuoyuna bu tür altı hep boş çıkan birtakım şeyler vaat etmesinin politik faydasının ne olduğu konusunda benim de şaşırdığım bir durum var. Aşıda da böyle bu. Aralık’ta söylediği tarih de tutmadı. Şimdi yine çıkıp çıkıp birtakım tarihler veriyor, sayılar veriyor. Bu tür şeyler yapıyor… Hatırlıyorsan Gara meselesi de… Tamam sonradan müjde olmadığı anlaşılıp başka bir yöne döndü; ama niye netleşmeden önce böyle bir şeyi önden söyleyip, kendine böyle bir zorluk yaratıyor? İşte böyle, “Paket geliyor, paket geliyor” deyip, sonunda iki sene önce Avrupa Birliği’ne vaat edilmiş bir programı çok genel ifadelerle tekrar okuyor. Bu tür şeyleri yapıyor, ama ben artık şöyle düşünmeye başladım: Dediğim gibi bu çok kendi elini zayıflatan, kendi lâfını ezen bir şey, ama galiba biz, bunun muhatabı olanlar konusunu yanlış değerlendirdiğimiz için, “Bu ne işe yarıyor?” diye düşünüyoruz. Çünkü mesela biraz önce konuştuğumuz Avrupa Birliği meselesinde, şöyle açıklamalar yapıyor Avrupa Birliği: “Birtakım olumlu söylem değişikliklerini yaza kadar takip edeceğiz”. O zaman şöyle düşünmeye başlıyorum: Altının boş olduğunu, uygulamalarla hiçbir bağlantısı olmayacak birtakım lâfları, “Ama öyle dedi” diye bir yerlerde kullanan birileri için dolaşıma soktuğunu düşünüyorum açıkçası… Biraz önce konuştuğumuz gibi, altı yıldır bitmeyen… hatta hatırla, bundan beş altı ay önce adını sanını bildiğimiz birtakım Kürt siyasetçiler, “Duyumlar alıyoruz, çok önemli temaslar var” filan diye demeçler verdiler. Hatırla işte, neredeyse masa devrildiğinden beri altı aylık periyotlarla böyle bir şey çıkıyor. MYK’ya iki tane, daha önce yine MYK’ya girmiş ama çıkmış birileri yeri geldiğinde: “Bunda bir işaret…” Bir danışman Diyarbakır’da temaslarda bulundu: “Bir şey oluyor…” O lâfın içerisinden böyle arkeolojik çalışmalar yapıp, “Bak bu lâfı Bahçeli’ye söylüyor… şu lâfı bak aslında Soylu’ya söylüyor…” filan diye bunu kullanan, bunun etrafında kendi yapacakları için birtakım gerekçeler üretmeye çalışan birileri var. Bu açıkçası medyada da var. Sürekli çok temel birtakım göstergeleri okuduğunu söyleyip, sonra da tam tersi çıkınca, “Ama hava döndü” diye anlatmaya çalışan insanlar var. 

Ruşen Çakır: Bu birazcık… Aslında birazcık değil fazlasıyla Erdoğan’a rağmen Erdoğan’ı parlatmaya çalışma…

Kemal Can: Erdoğan bu kadar saçma sapan, yani altı dolu olmayan birtakım şeyleri dolaşıma sokarak, “Niye yapıyor bunu?” dedin ya, galiba bunlar için yapıyor. 

Ruşen Çakır: Kemal, benim artık suyunu çıkardığım bir yeni tâbir var ya: Ummak istiyorlar. Hâlâ, bunların bir kısmı, şöyle söyleyeyim: AK Parti içerisinde kalıp, rahatsız olup, ama rahatsızlıklarını meşrulaştırabilmek için, daha doğrusu rahatsızlıklarına rağmen kalıyor olmalarını meşrulaştırmak için ürettikleri birtakım söylentiler… Bir diğer tarafta da AK Partili olmayıp, ama dışarıdan, “Yine de bizim işimizi görecek başka bir seçenek yok” deyip ona hâlâ bir bel bağlamak… Ama Erdoğan bunların hemen hemen hiçbirisine itibar etmedi. Şimdi tam da bu noktada mesela şunu konuşabiliriz: Kabine değişikliği meselesi. Şimdi ortada bir yığın isim var. Tansu Çiller, Melih Gökçek… Nereden buluyorlar? Yani şimdi nereden buluyorlar diyorum da korkuyorum bir yandan… Şimdi nereden buluyorlar deriz, bir bakarsın bu akşam Tansu Çiller Dışişleri Bakanı olmuş. Rezil oluruz o zaman yani. Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki… Öyle değil mi? Yani “Hadi canım, bu kadar mı?” dediğin şey de pekâlâ olabilir. Ama Ömer Çelik’in de dediği gibi, bunu Cumhurbaşkanı’ndan başka hiç kimse bilmiyor. Şimdi Yeni Çağ’ın Ankara temsilcisi Orhan Uğuroğlu Melih Gökçek’i yazmış mesela; “Belediyelerden sorumlu bakan yapacak ve CHP’li büyükşehir belediyelerinin üzerine baskı uygulayacak” diye… Şimdi baktığın zaman cümlede bir anlam var. Hakikaten böyle bir şey neden olmasın diyorsun, ama diğer taraftan da Melih Gökçek’in neden görevden alındığı ya da istifaya zorlandığı konusunda hiçbir açıklama bile yapmamış olan bir Erdoğan var. Şimdi böyle bir olay var. Burada aynı kabine muhabbetleri de… Mesela ekonominin başına eski bir bankacının getirileceği… Şimdi Ziraat Bankası Genel Müdürü istifa etmiş, “O olabilir” diyorlar mesela. Ama bazıları da “Görevden alındı” diyor. İşler iyice karıştı yani. Bunun şeyi de yok, hani böyle eskiden vardı ya Ankara’da; şu gazeteci CHP haberi yazıyorsa bu doğrudur, ANAP haberi yazıyorsa bu kesin doğrudur, dediğimiz… Öyle insanlar da kalmadı. Bir kabine var, kabineyi de önceden açıklamıyorlar. Yani şöyle de olmuyor… Mesela Cumhurbaşkanı, klasik cuma namazı çıkışı yine basın toplantısını İstanbul’da yaptı bugün. Orada pekâlâ şunu diyebilirdi: “Ekonominin başına da arkadaşımız ‘bilmem kim’i geçiriyoruz. Kararnamesi de bu gece çıkacak” diyebilirdi. Onu da yapmıyor. Bir bakıyorsun her gece… Dün akşam ben yine Resmî Gazete’yi okuyup yattım. Okumadan yatamıyoruz gazeteci olarak. Çünkü en önemli haber kaynağımız bu. Böyle garip bir durum var. İnsanlar kafalarından bir şeyler yakıştırıyorlar, ediyorlar. Sonunda en olmaz dediğimiz de çıkabilir, belki de hiçbir şey olmayabilir. Bu kabine hikâyesi de resmen… Eskiden toto oynanırdı şimdi toto da değil, bu başka bir şey. 

Kemal Can: Bu bir süredir böyle. Biz bazı açılardan, mesela İstanbul Sözleşmesi’nden konuştuğumuzda da böyle oluyor, başka meselelerde de böyle oluyor. Bundan nasıl bir fayda olabilir? Çünkü buradaki getiri götürü hesabı bir tuhaf. Yani işte üç beş cemaate, Saadet Partisi’nden gelecek yüzde bilmem kaç, 0,2 oya filan yapılacak işler değil. Bunu niye yapıyor diye düşünüyoruz. Biraz önce konuştuğun gibi, altı boş vaatleri ya da büyük iddiaları niye ortaya atıyor? Daha sonra zor durumda kalacağı hamleleri niye yapıyor? İşte, Merkez Bankası değişikliğinde olduğu gibi, hatta damat meselesinde yaşandığı gibi… Bu kendi ayağına sıkmak filan… Ama bunları hep başka bir rasyonel üzerinden tartışıyoruz biz. Yani daha bildiğimiz anlamda, siyasetin rasyonelleriyle açıklamaya çalışıyoruz. Ama bir süredir bu iktidar ve özellikle Erdoğan, tamamen başka bir rasyonel üzerine bir şey inşa ediyor. O da kendisinin merkeze yerleştiği pozisyon… O rasyonel açısından nasıl sonuçlar veriyor bilmiyoruz, ama şunu biliyoruz: Bugün kendisini hâlâ Türkiye’nin en büyük siyasî partisi olarak ortaya koyan partinin sözcüsü, “Kabine değişikliğini şimdi açıklayamam” diyebilir, ama bu Erdoğan’ın kafasında, bunu kimse bilmez. Aslında çok acayip bir şey bir yandan. Yani Erdoğan, hani bunu hep konuşuyoruz, geçen kongre yayınında da konuştuk ya… aslında hem kendi partisi, hem iktidardaki parti, yani MHP de AKP de parti vasıflarını böyle kaybettiler. O liderlerin şahıslarının organizasyonlarına dönüştüler ve her şey yani bu tür “Niye yaptın? Ne saçma sapan şey” dediğin her şey bunu besliyor aslında bir yandan. Bir yandan da tuhaf biçimde, “Ya artık bu hakikaten sonu gelen bir tablo, gerçekten ayarı kaçırdılar, ne yaptıklarını bilmiyorlar” dediğin şeyle aslında yürünen mesafenin de hiç azalmadığını görüyoruz. Çünkü neredeyse üç senedir, ekonomiden dış politikaya pek çok yönetim meselesine kadar her şeyde diyoruz ki: Yönetilemeyen bir hal var ve bu çok görünür oluyor. Bunu da görünür hâle getiren bir tarz var. Ama buna karşılık ilginç biçimde, bugünü yönetmek ve kendini hâlâ merkezde tutmayı da böyle başarıyor bir yandan.

Ruşen Çakır: Kongreyle ilgili bir şey gördüm. Bir televizyon kanalına MKYK’ya giren bir partiliyi çıkartmışlar, yeni birisini… Kim olduğunu bilmiyorum ama… Şöyle söylemiş: “Valla hiç haberim yoktu, benim için de sürpriz oldu”. Sonra oturmuş, yeni MKYK’nın hangi konseptlerle şekillendiği üzerine konuşmuş, yorum yapmış. Şimdi giden niye gittiğini bilmiyor, gelen niye geldiğini… Belki birtakım akıl yürütmeler vardır. Sonuç olarak tabii ki Erdoğan birilerine danışıyordur, birilerinden birtakım raporlar alıyordur vs.. Belki doğrudan ya da dolaylı olarak birtakım mülâkatlar da yapıyordur, ama sonuçta öyle bir yapı var ki; tamamen Erdoğan’la başlayıp Erdoğan’la biten bir yapı var. Bu, partide de böyle, ülkede de böyle aslında. Ülkede de mesela Bahçeli’nin bir etkisi var, tamam, MHP’nin bir etkisi var; ama MHP ile de şey yaptığını sanmıyorum. Çok çok kritik noktalarda, belki “Şunu yapacağım” diye haber verdiği oluyordur; ama orada zaten bir yörünge çizilmiş, zaten kırmızı çizgiler belli. Orada da yine Erdoğan’ın iktidarını böyle bir paylaşmaya girdiğini sanmıyorum MHP ile. Bu gerçek anlamıyla tek adam rejimi oldu yani. Partide de ülkede de artık bulabildiği her yerde ve bu anlamda da mesela belediyelerin özellikle İstanbul Belediyesi’nin yarattığı rahatsızlığı bununla da çarpmak lâzım bence. Yani 25 yıl sonra İstanbul’u kaybetmenin verdiği bir öfke değil sadece; aynı zamanda İstanbul başlı başına bir varlık olduğu için, orada bir başka Belediye Başkanı’nın, onun rızası dışında bir Belediye Başkanı olması, onun o tek adam meşrûiyetini zorlayan bir şey.

Kemal Can: Evet. Şöyle bir tarafı var: İktidarın bize, genellikle kendi dışındaki kesimlere, muhalefete, bütün toplum kesimlerine, ülkenin kurumsal kapasitesinin tamamına bir tür sersemleştirici bir saldırısını hep izliyoruz. Yani öngörülemezlik, beklenmedik şeyler, aşırı yoğunlaşan baskılar, tuhaf dalgalanmalar… Bunlarla böyle bir tür, sürekli karşısındaki tarafı bloke eden, sağlam bir politik duruş içerisinde devam etmeyi zorlaştıran şeyler yapıyor. Ama aynısını, aynı biçimde kendi tarafını da öyle yönetiyor. Biz sadece, sanki öngörülemezliğin diğer yüzde elliye yani iktidarın dışındakilere yönelmiş bir şey olduğunu ve onları da dağıtmak için bu öngörülemezliği kullandığını düşünüyoruz. Bu daha görünür bir şey olduğu için… Ama aslında bu iktidar, kendi iktidarını da kendi içine doğru aynı öngörülemezlikle yönetiyor. Aynı sersemletme, aynı çalkalanma… Hatırla mesela, belediye başkanlarının görevden alınmasından, biraz önce senin örneklerini verdiğin yönetim değişikliklerine, ekonomi yönetimiyle ilgili kararlara… Hatta bu sadece iktidarın partiler içi düzeni açısından değil; ekonomi aktörleri açısından da durum böyle aslında. Yani hatırla işte, bu kriz tablosu ortaya çıktığında TOBB Başkanı’na, “Keyfiniz yerinde mi, gülüyor musunuz?” gibi lâfları gündeme getirmek… Onlarla yapılan pazarlıkların niteliği filan… Hepsinde aslında bu var. Bu öngörülemezlik hâli… Ama bu çok daha temel bir şeye yol açıyor. Aynı muhalefetin bunun karşısında sağlam ve tutarlı bir politika üretmesi, hani futbol tâbiriyle söylersek ‘oyunbozan’… “Oyun kuran” deniyor Erdoğan’a, ama Erdoğan’ın temel vasfı, siyasette oyunbozan olması ve aslında bu oyunu kendi içinde de sürekli bozuyor. Yani o çok iddia edildiği gibi gizli ajandası olan ya da MHP’nin tamamen kontrol ettiği bir tablo görüntüsünü de zaman zaman bozan hamleleri özellikle yapıyor. Ben bunun biraz maksatlı olduğunu, ama asıl büyük problemin de kendi içinde ve kendi tabanıyla doğmaya başladığını düşünüyorum. Şimdi iktidar içindeki çatlak, oradaki güç merkezleriyle problemler açısından okunmaya çalışılıyor. Ama asıl büyük problem, bu tabanın… yani bu taban dediğin şey, kimlik siyaseti ya da kutuplaştırma dolayısıyla, yapılan sayımda bu tarafta yazılıyorlar. Her sandık sayımında bu tarafta yazılıyorlar. Ama bütün bunların aynı zamanda birtakım talepleri, birtakım sorunları ve birtakım beklentileri var. Bu karmaşa, tıpkı diğer yüzde ellinin hiçbir meselesiyle ilgilenmeyip, onların elindekileri alarak iktidarda kalan bir yönetimin; kendi tarafında da hiçbir sorunu muhatap almadığı, o sorunla ilgili sorumluluk almadığı, hatta inkâr ettiği bir tablo halinde devam ediyor. 

Ruşen Çakır: İstersen biraz MHP’den konuşalım. Şimdi normal şartlarda MHP; daha katı disiplinli, merkezî, hiyerarşik anlamda çok güçlü bir parti olarak algılanır. AKP de özellikle Erbakan’ın o katı merkeziyetçiliğine karşı bir çıkış olarak başlamış bir hareket. Ama dün burada Atilla Kaya, MHP üyesi olarak, Eski Genel Başkan Yardımcısı ve Ülkü Ocakları Başkanı olarak, yarım saat bir yayın yaptık ve Devlet Bahçeli’yi, Devlet Bahçeli’nin özellikle Cumhur İttifakı içerisinde yer almasını, açık, net bir şekilde eleştirdi ve yalnız da değil. Özellikle bu “ülkücü tavır” diye adlandırdıkları bir platform vardı, biliyorsun. Referandum döneminde “Hayır” için çalıştılar. Çok etkili olamadılar belki. Sonra o platformdan bazıları İYİ Parti’ye geçti. Bir iki tanesi Mansur Yavaş’la beraber hareket ediyor — Servet Avcı mesela… Şimdi ama bu son kongrenin ardından, bu eski Ülkü Ocakları kökenli kesimlerin içerisinde, partide kalma, yani MHP’de kalmakta ısrar edenler içinde rahatsızlık iyice artmış durumda. Hatta biliyorsun, Suat Başaran ihraç edilmiş yakın bir zamanda. Atilla Kaya ve başkaları da –Azmi Karamahmutoğlu filan–, bunlar da seslerini çıkartıyor gibi. Açıkçası buradan bir şey çıkacağını çok fazla sanmıyorum. Yani yeni bir parti arayışı ya da başka bir partiye geçmek gibi bir dertleri olduğunu sanmıyorum. En azından Atilla Kaya bunu çok net bir şekilde söyledi. MHP’de kalmak olarak söyledi. Ayrıca yayında söylediği birkaç tane husus var. Onları izlemeyenler için de hızlıca özetleyeyim. “İddia edildiği kadar devlet içerisinde ülkücü kadrolaşma yok. Velev ki olsa bile, son sözü yine Erdoğan ve AKP’liler söylüyor,” dedi. Bir diğer husus da, “Bizim tabanımızda AKP ile, AKP tabanında bizimle koalisyon, ittifak yapılmasından rahatsız olan, ideolojik nedenlerle rahatsız olan çok insan var. Ama bunlar mecburiyetten bu durumu kabulleniyorlar,” diye söyledi. Tanıl Bora ile siz yıllar önce Devlet, Ocak, Dergâh’ı yazdınız ve şimdi üçüncüyü hazırlıyorsunuz, değil mi? Ne durumda o? Sen vazifeni yapmadın hâlâ galiba… Tanıl yapmış. İkinciyi yaptınız, üçüncüyü yapıyorsunuz değil mi şimdi?

Kemal Can: Evet.

Ruşen Çakır: Üçüncüyü yapıyorsunuz. Bu insanları da tanıyorsun. İtiraz edenleri, Atilla Kaya’yı ya da Suat Başaran’ı… Alişan Satılmış mesela ayrıldı, bir hayli yüksek sesle. Bunların bir sembolik anlamı da hâlâ var mı? Buradan örgütsel anlamda çok ciddi bir şey olacağını sanmıyorum açıkçası, ama… sembolik olarak bu söyledikleri bir karşılık buluyor mu? Yoksa tamamen bunlar bireysel, fevrî birtakım itirazlar mı?

Kemal Can: Şeyde oldu bu… Suat Başaran’ın çıkışından sonra, ona dönük biraz örgütlü görünen bir sosyal medya taarruzu olunca, Şefkat Çetin de onu destekleyen bir mesaj attı.

Ruşen Çakır: Onu görmedim. Şefkat Çetin Suat’ı mı destekledi?

Kemal Can: Evet. Yani şöyle destekledi; Suat Başaran’a “terbiyesiz, hain” filan denmesine, “O önemli bir ülküdaşımızdır” diye sahip çıktı. Böyle bir linç kampanyası düzenlenmesine karşı çıktı — ki Şefkat Çetin, Devlet Bahçeli’nin 97 kongresinde Genel Başkan seçilmesindeki kritik insanlardan biri, daha sonra teşkilat yönetiminde önemli rolü olmuş bir isim; zaten o da eski Ülkü Ocakları yöneticilerinden. Şimdi bu saydığın isimlerin çoğu, hareketin özü olan Ülkü Ocakları kökenli isimler… ve tabii ki sen de biliyorsun işte, AKP’de de, Milli Görüş içerisinde, İslamcılık’ta da, MHP ve milliyetçiliğin kendisinde de çok da yeni olamayan bir ideolojik kriz var aslında. Bir siyasî krizin ötesinde, bayağı derine giden ve aslında cevapları üretilememiş bir ideolojik kriz var. Bu ittifakla birlikte, bu daha da belirginleşmiş durumda. Zaten bu iki hareketin ideolojik olarak yan yana durmasındaki sıkıntılar, aynı zamanda pratik olarak bu hareketlerin dava özelliklerini, dava iddialarını ve geleneklerini bir tür inkâr eden tutumlara dönüştüğü için burada sürekli bir reaksiyon çıkıyor. İYİ Parti kopuşu ve İYİ Parti ile davrananlar, daha pragmatik siyasî gerekçelerle açıklanabilir. Hatta onun oy profili bile farklı. Ağırlıklı olarak “90’lar milliyetçiliği” diyebileceğimiz daha orta sınıf, kentli, daha eğitimli birtakım kesimlerin, haklı birtakım politik tercihle kopmasıyla neticelendi. Ama o ayrışmaya, yani MHP’de bir dönüşüm talebine katılanların bir kısmı MHP’de kalmaya devam etti. Bir kısmı da biraz kenara çekildi. Şimdi MHP’nin artık çok angaje biçimde iktidarın bir parçasına dönüşmesi ve geçen kongre yayınında kısaca değindim ya; biraz MHP’nin AKP’lileşmesi, AKP’nin MHP’lileşmesi meselesi… İki tarafın daha ideolojik çekirdeklerinde büyük bir rahatsızlık yaratıyor. Aynı şey AKP’nin içerisinde de var. Yani MHP’lileşme… Hem tabanın MHP’lileşmesi hem partinin genel politikasının bu rotaya girmesi büyük sıkıntı yaratıyor. Aynı şey bence MHP’de de var ve bu dediğin gibi çok kuvvetli etkiler yaratacak bir şey olmayabilir. Çünkü hâlâ her iki tarafta da parti kontrolü, merkezî olarak liderlerin elinde. İki partinin de kongresini gördük. Mutlak bir hâkimiyetleri var. Dolayısıyla orada bir şey yaratmak artık kolay değil. Çünkü her ikisi de, Erdoğan da Bahçeli de, hem kontrolü güçlendirdiler hem bir tür partileri de temizlediler aslında. Hani itiraz edebilecek herkesi tasfiye ederek, aslında bir tür o kontrollerini de sağlamlaştırmış durumdalar. Dolayısıyla oralarda yeni bir şey üretilmesi zor. Yani bu çatlak iddialarına da ben zaten o yüzden çok prim vermiyorum. Ama bu daha derinde, bunların çok yerleşik ve uzun bir arka planı olan dava hareketleri olması dolayısıyla, kalıcı ve daha orta vâdede etki yaratabilecek meseleler olduğunu da görmek lâzım. Çünkü bu aslında tamamlanmayan ama derinleşen bir ideolojik kriz. Yani milliyetçiliğin de bir ideolojik krizi var, İslamcılığın da bir ideolojik krizi var. Bunlar güç olarak politik etkinliklerini büyütmekle birlikte, ideolojik etkinliklerini ve fikrî etkinliklerini sürekli kaybediyorlar ve bu derin bir tartışmayı da beraberinde getiriyor. Bu gelişme, öyle yeni bir kopma dalgası yaratır mı bilmiyorum, ama zeminde, yani o taban içerisinde soru üretmeye aday bir mesele olduğunu düşünüyorum. 

Ruşen Çakır: Her hâlükârda herhalde Devlet Bey rahatsız oluyordur. Çünkü o böyle şeyleri, biliyorsun Almanya’daki Sol Parti’nin demeçlerine bile yakından şey yapıyor. 97 kongresi dedin. Orada biliyorsun Atilla da bayağı Ülkü Ocakları olarak Bahçeli’nin yanında pozisyon alıp… Tuğrul Türkeş olayını kastediyorsun değil mi daha çok? O kapışmayı…

Kemal Can: Tabii tabii… Daha sonra, seçim yenilgisinden sonra, 2002 seçim yenilgisinden sonraki 2003 kongresini de kazandıran ekip bunlar yani. Çünkü Bahçeli bir tür istifa edip… Seçim yenilgisinden sonra genel başkanlıktan istifa etmişti ve aday olmayacağını söylemişti. Tekrar genel başkan olması sürecinde de…

Ruşen Çakır: Çok etkiliydiler, evet… Burada tabii şöyle de bir husus var, hakkını vermek lâzım: Benim mesela yıllardır tanıdığım, AK Parti içerisinde şöyle ya da böyle en azından üye olarak yer alan ve gidişattan memnun olmayan epey tanıdığım insan var. Ama bir tanesi bile gelip burada yayında bunları yüksek sesle söylemez. Onu da yani çok ilginç bir örnek olarak… Normalde bilmeyenler için hani, “MHP’de böyle şeyler olmaz, orada bir şey vardır” diye bir algı var. Bu istisnâî bir şey de olabilir belki; ama bu notu da düşmek lâzım. Evet Kemal, toparlayalım. Bir şey söylemek istiyorum. Şu ana kadar “Haftaya Bakış”ta pek yapmadığım bir şeyi yapmak istiyorum. İzleyicilerimizden Medyascope ve Medyascope gibi özgür ve bağımsız gazetecilik yapmak isteyen kurum ve kişilere –yapmak isteyen ve yapan diyelim– sahip çıkmalarını özel olarak tekrar vurgulamak istiyorum. Çünkü böyle bir ülkede gazetecilik yapmak için her şeyden önce finansal olarak belli bir bağımsızlığı sağlayabilmek lâzım. Bunu da esas olarak vatandaşların katkıları belirleyecek diyelim. “Haftaya Bakış”ı sonlandıralım Kemal. Ama her an kabine değişebilir. Yine seninle her an bir yayın yapabiliriz. Artık ne denir? Âcil müdahale ekibi olarak hazır olalım. Akşam Resmî Gazete’mizi okumadan yatağa girmeyelim. Tamam mı? 

Kemal Can: Tamam, peki…

Ruşen Çakır: Bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler…

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus