Samuel Beckett: Sessiz röportaj (1969)

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Samuel Beckett’ı anladığımı sanıyorum. Sevginin ve hayranlığın ötesinde bir şeyden bahsediyorum burada. Yazdıklarına saygı duymaktan biraz daha farklı bir şey bu. Beckett’ın zihninde dönüp dolaşanları, her zaman büyük bir gıptayla olmasa bile, anladığımı sanıyorum. Bundan da haz alıyorum. Kocaman bir bilinmezlik olan bu evreni yakasından nasıl kavradığına şahit olduğumu hissediyorum. Bu sonsuz ihtimaller yığınını iyice bir silkelerken onu izlediğimi hissediyorum. Onun bu soğuk, uzak, absürt ama canlı başkaldırısını köşe başından belli belirsiz bir gülümsemeyle izliyorum.

Elbette “Godot’yu Beklerken” ve “Oyun Sonu” gibi oyunlarından uzun uzadıya bahsetmek isterdim, ancak bahsedilen hemen her şeyde olduğu gibi, anlattıkça eksileceğini düşünüyorum anladıklarımın. Daha doğrusu, kadim bir boşluğun aynı yerinde durup sonsuz uzaklıktaki aynı boşluğa bakmayan iki insanın birbirine aktarabileceği çok az şey olabileceğini düşünüyorum. Bu iki insan tam da dediğim yerde tam da dediğim şeye tam da dediğim biçimiyle bakıyorsa, o halde ortada anlatacak bir şey de kalmıyor artık. Demem o ki, Beckett’ı anlıyorsanız beni de anlıyorsunuzdur, neyi neden anlatamadığımı hiç olmayacak bir şekilde kavrıyorsunuzdur zaten.

“Eşlik” veya “Dünya ve Pantolon” gibi eserlerini anlamadığımı, onların dünyamda hiçbir şeyi değiştirmediklerini de ayrıca itiraf etmeliyim. Sanki Beckett’ın her yazdığıyla mest olduğum sanılsın istemem; kandırmış olurum sizi. Daha doğrusu, sizi kandırdığımı zannederek kendimi kandırmış olurum. Ancak buna rağmen, Dünya ve Pantolon’un yanılmıyorsam hemen başında geçen ve yüzümde kocaman bir gülümseme oluşturan, hatta zaman zaman aklıma gelen şu anektodu buraya taşımak istiyorum:

MÜŞTERİ: Tanrı dünyayı altı günde yarattı, ama siz, altı ayda bana bir pantolon dikmeyi beceremediniz.

TERZİ: Ama, bayım, bir şu dünyanın haline bakın, bir de pantolonunuza.

Her neyse, geleyim bu “sessiz röportaj”ın ne olduğuna, zira bir miktar açıklama gerektirdiği aşikar. Samuel Beckett’ın yayımcısı Jérôme Lindon, 23 Ekim 1969’da bir telgraf alır. Bu telgrafta İsveç Akademisi’nin Samuel Beckett’ı Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık gördüğünü yazmaktadır. Lindon da durumu Beckettgile bildirir: “Sevgili Sam ve Suzanne, her şeye rağmen sana Nobel Ödülü’nü verdiler. Saklanmanı tavsiye ederim.”

Neden saklanmalıydı Beckett? Çünkü hem o hem de eşi, gözlerden ırak münzevi bir yaşamı yeğliyorlardı aslında. Böyle bir ödülün getireceği ün onlar için bir bakıma dehşet vericiydi. Yaşanan bu ikircikli hali işte bu röportajda görüyoruz. Şöyle ki, 1969’da Tunus’ta bir otelde kalan Beckett, Nobel sebebiyle kendisiyle bir röportaj yapmak isteyen İsveç Televizyonu’nun bu teklifini kabul eder, ancak tek bir şartla: Kendisine hiç soru sorulmayacaktır.

Son olarak, kanalda bulunan diğer Samuel Beckett kayıtlarına ulaşma gibi bir gayeniz olursa şayet, bu linki kullanabileceğinizi hatırlatmak isterim size: https://www.youtube.com/playlist?list…

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus