Ne olacak bu dindar gençliğin hali?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, Diyarbakır’da bir toplantıda “irşat çalışmalarının artırılması gerektiği”ni belirterek şöyle konuşmuş: “Gençlerimizi batıl anlayışlara kaptırmayalım. Çocuklarımızı İslam’ın dışındaki ideolojilere, inançsızlığı pompalayan, ateizmi, deizmi, zerdüştlüğü pompalayan birtakım örgütlere, yapılara kaptırmayalım. Kaptırırsak bu bizim için çok büyük bir vebal olur.” Gençlerde deizm ve ateizmin yaygınlaştığı ne zamandır söyleniyor, fakat bu gidişatın sorumlusu olarak bazı örgüt ve yapıları göstermek ne derece isabetli? Sorumluyu içeride aramaları gerekmiyor mu?

Yayına hazırlayan: Senem Görür 

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Bakanlar Kurulu, daha doğrusu kabine değişikliği beklemeye devam ediyoruz. Geceleri Resmî Gazete beklemekten biz gazeteciler  –ama gazeteci olmayanlar da herhalde bunu yapıyorlardır– helâk olduk; ama kabine değişikliği olacak, her an açıklanabilir. Belki de biz bu yayını yaparken açıklanır. Belki yine geceyi bekleriz. Belki ilerideki günlerde olur. Bütün bunlar geçen haftaki bir yayında da söylediğim gibi Türkiye’de işlerin ne kadar demokrasiden, şeffaflıktan uzakta cereyan ettiğini gösteriyor. Türkiye’nin açık toplum olmaktan iyice uzaklaştığını gösteriyor. Bugün normalde bunları konuşuyor olmamız lâzımdı, ama beklemeye devam ediyoruz. 

Tam da bu arada Diyânet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın sözleri çıktı karşıma. Diyarbakır’da birtakım sivil kuruluşların temsilcileriyle ve kanaat önderleriyle –“kanaat önderi” dendiğinde büyük ölçüde daha çok din insanları geliyor; din insanları diyoruz ama, kadın olduğunu sanmıyorum, din adamları var– bunlarla buluşmuş. Bu arada Ali Erbaş’a geçmiş olsun diyelim. O da koronavirüsten etkilenmişti. Hastaneye kalkmıştı. Belli ki iyileşmiş, atlatmış ve tekrar mesâisini yapmaya başlamış. Diyarbakır’a gitmesi tabii ki şaşırtıcı değil. Çünkü özellikle Kürtler’de, gençler içerisinde Diyânet’in etkisini artırmaya çalışıyorlar. Bir sorun görüyorlar. Nitekim konuşmasında şöyle diyor: “İrşat çalışmalarının artırılması gerekiyor, gençlerimizi bâtıl anlayışlara kaptırmayalım; çocuklarımızı İslam’ın dışındaki ideolojilere, inançsızlığı, ateizmi, deizmi, zerdüştlüğü pompalayan birtakım örgütlere, yapılara kaptırmayalım. Kaptırırsak, bu bizim için çok büyük bir vebal olur.” 

Bilenler bilir. Defalarca burada gerek kendim yorumladım, gerekse konuklarla konuştum. Gençlik içerisinde deizmin, ateizmin yaygınlaşması iddiaları ile ilgili yayınlar yaptık. Bunun bir nedeni Milli Eğitim Bakanlığı’nda yapılan bir çalışmaydı. Başka nedenleri de değişik vesilelerle iktidar temsilcilerinin –ki Ali Erbaş’ı da Diyânet olarak görmemek lâzım, iktidarın bir temsilcisi olarak görmek lâzım; çünkü Diyânet tam anlamıyla iktidarın bir organı olarak çalışıyor– açıklamalarından çıkarttık ve kimi zaman bu yaptığımız yorumlara çok sayıda tepki geldi. Bunların abartılı olduğu yolunda, işlerin tıkırında gittiği yolunda. Yani nedir? Erdoğan’ın vaat ettiği o dindar neslin gerçekleştiğini iddia ettiler. Fakat en son bu Diyarbakır’daki konuşmayı da bir tür îtiraf gibi görmek lâzım. İşler iktidarın istediği gibi yolunda gitmiyor. Bu benim kendi gözlemlerime, okuduklarım ve duyduklarıma da dayanıyordu. Ama bizim gözlemlerimizin ötesinde, doğrudan kendi ifşâları ve îtirafları bunu gösteriyor. Peki neden böyle oluyor? Yine burada bir “dış güçler” meselesi var. Ali Erbaş’a göre birtakım örgütler, yapılar var, bunlar pompalıyor — pompalama lâfını nereden bulduysa. “Ateizmi, deizmi ve zerdüştlüğü pompalıyor” derken PKK’yı kastediyor herhalde. Çünkü PKK içerisinde bir kesim Kürtler’in daha eski diye zerdüştlüğünü gündeme getirdiğini biliyoruz. Ama çok önemli olduğu kanısında değilim. 

Her neyse, birileri bunları pompalıyormuş. Acaba öyle mi? Değil. Birilerinin hiçbir şeyi pompalamasına gerek yok. Türkiye’de ateizmi, deizmi, hatta diğer dinlerin misyonerlerinin çok ciddi faaliyetleri var, biliyoruz, her türlü engellemeye rağmen diğer dinleri örgütlemeye, yaymaya çalışanların ateizmi, hele deizmi, ateizmin bir derneği vs. var — ki onların da gücü sınırlı; etkili bir örgütlü çalışmadan söz etmek mümkün değil. Hani birileri Türkiye’de gençleri İslam’dan uzaklaştırmaya çalışıyor, buralara çok büyük paralar akıtılıyor, insanları kandırıyorlar vs., gençleri kandırıyorlar vs. değil. Tam tersine, gençlerin daha da dindar olması için devlet eliyle çok büyük imkânlar seferber ediliyor. Okullarda imam-hatiplerin sayısı artırılıyor, Kur’an kurslarının sayısı artırılıyor. Buralara her türlü teşvik veriliyor. Bu konuda faaliyet gösteren vakıf, dernek vs. her bir şeye çok ciddi imtiyazlar sağlanıyor. Şu oluyor, bu oluyor; ama bütün bunlara rağmen bir bakıyoruz: Şikâyet eden, yine dindar nesil isteyenler. Buradaki mesele birtakım dış güçlerin ya da onların içerideki uzantılarının kötü niyetli faaliyetleri falan değil; böyle bir şey varsa bile bunun etkisinin binde bir bile olduğunu sanmıyorum. Böyle bir şeyin olduğunu da çok sanmıyorum. 

Buradaki bütün olay, şikâyet ettikleri bir husus varsa –ki ediyorlar, bunu görüyoruz, her fırsatta ediyorlar–, bu şikâyetlerinin birinci derecede sorumluları kendileri. Öncelikle siyâsî iktidar ve siyâsî iktidarın bu alanda özellikle faaliyet gösteren kişi ve kurumları — tabii ki Diyânet İşleri Başkanlığı ve Diyânet İşleri Başkanı’nın bizzat kendisi. Şu âna kadar insanların gerçekten yaşadığı dinî sorunlara ilişkin samîmî, inandırıcı, iknâ edici, yol gösterici herhangi bir açıklamaları, hutbeleri ya da fetvaları olmuş mu? Onun yerine genellikle iktidarın doğurduğu sorunlara karşı insanları tevekküle çağıran birtakım açıklamalar oldu. Siyâsî iktidar gel dediği zaman gelen, dur dediği zaman duran bir yapıdan bahsediyoruz. Dolayısıyla Diyânet İşleri Başkanı’nın ve Diyânet yetkililerinin gençlerdeki ateizme, deizme ve diğer dinlere –onların tâbiriyle “İslam dışı ideolojiler”e– yönelmelerinden şikâyetleri varsa –ki var–, bunun sorumlusu olarak aynaya bakmaları gerekiyor. Ama onun yerine ne yapıyorlar? Sanki bilinmeyen birtakım özneler bu haltları karıştırıyor, çok kötü şeyler yapıyorlar. Dolayısıyla bunları engellemek lâzım. Bunları kim engelleyecek? Diyânet İşleri Başkanlığı, din adamları vs. ve bu konuda faaliyet yürüten vakıf, dernek, cemaat, şu bu. Yani kendi yaptıkları ya da yapmadıklarının çözümü olarak kendilerinin daha fazla desteklenmesi, önlerinin açılmasını söylüyorlar. Bu da aslında çok garip bir kısırdöngüyü beraberinde getiriyor. 

Yani şöyle bakalım: İşler kötü gidiyor, neden kötü gidiyor? Aslında biliyoruz ki o işlerden sorumlu olan insanların kötü örnek olmasından gidiyor. Tamam, işler kötü gidiyor. Dolayısıyla bize daha fazla kaynak aktarılsın, bizim önümüz daha da açılsın. Tamam bu kaynaklar aktarılıyor, önleri iyice açılıyor ve dolayısıyla işler daha da kötüye gidiyor. Böyle bir sarmalın içerisine yuvarlanmış bir yapı söz konusu. Neden böyle oluyor? Gençlerde neden, özellikle dindar ailelerin çocuklarında neden bu tür eğilimler var? 

Biz Medyascope’ta bir süredir insanların, özellikle gençlerin öykülerini yayınlıyoruz. Genellikle isimlerini de vermiyoruz, ama kim olduklarını bildiğimiz, yüzde görüştüğümüz –çoğu kadın, ama hepsi değil–, kimileri radikal birtakım İslâmcı örgütlerin içerisinde yer almış, kimileri daha kendi hâlinde bir İslâmî çevre içerisinde bulunmuş, özellikle aile çevresi. Ama bir yerden sonra kendilerine yeni yol çizmişler. Bunların her birinin ayrı ayrı çok çarpıcı öyküleri var ve hemen îtirazlar geliyor; özellikle birtakım İslâmî iddialı kişiler ve kurumlardan. Bir kere bunların senaryo olduğunu söylüyorlar — ki değil; kendileri de çok iyi biliyor. Kendilerinin de yakın çevrelerinde böyle çok öyküler var. Bunlar senaryo değil. İkincisi: “Neden sadece bunları anlatıyorsunuz? Hidâyet öykülerini anlatsanıza” diyorlar. Hidâyet öykülerinden kasıtları da İslâmî çevrelerden gelmeyip İslâmiyet’i seçmiş olanların öyküleri. Böyle öyküler kaldı mı? Çok emin değilim. 

Gazeteciliğe ilk başladığım yıllarda bu tür öyküleri çok yapmıştım. Hatta ilk 85’te başladım. 86 yılında yanılmıyorsam, “Hidâyete Erenler” diye bir kapak dosyası hazırlamıştık. Esas olarak ben çalışmıştım üzerinde ve orada çok sayıda insanla –ki bunların bir kısmı Güneydoğu’daydı– görüşmüştüm. Diyarbakır’a gitmiştim. Bir grup cezaevine girip çıkmışlar da vardı içlerinde. Sonradan sol ideolojiden diyelim, daha materyalist çizgiden İslâm’a dönen bir grupla da konuşmuştuk Nur Vergin’le — Allah rahmet eylesin, yakınlarda kaybettik. Onunla da konuşmuştum. Başka isimler de vardı. O tarihteki, o günün Türkiye’sinde İslâm dışı çevrelerden gelip ya da İslâm’a mesafeli çevrelerden gelip dini yaşamaya başlayanların bir anlamı vardı. Bugün böyle insanlar var mı? Çok emin değilim. 

Şunlar vardır tabii: İktidardan pay kapabilmek için böyle görünen, belki de böyle yaşamayı tercih eden insanlar vardır. Çünkü AKP iktidarında biliyoruz ki çok ciddi bir kayırmacılık var. Dolayısıyla dine mesafeli olan insanların, meselâ namaz kılmayan ya da oruç tutmayan insanların bu iktidardan pay alma ihtimalleri sıfır olmasa bile epey azalıyor. Bunun karşılığında tersine daha dindar ve bunu kamusal alanda gösterenlerin şansının daha da arttığı muhakkak. Ama günümüzde ilginç ve çarpıcı olan, İslâmî iddialı bir iktidara rağmen gençlerin içerisinde ve hatta yaşını başını almışların içerisinde olanlar. Bugün meselâ, yurtdışından biriyle telefonda uzun uzun sohbet ettik. Yıllarını İslâmî hareketin içerisinde geçirmiş bir kişi. Öyküsünü anlattı. Hatta kendisiyle belki ileride bir röportaj, yayın da yapabiliriz. Adıyla sanıyla, gizlemeden ve bu tür öykülerin de arttığını görüyoruz. Benim de bu süreç içerisinde İslâmî hareketin içerisinden tanıdığım birçok insanın da süreç içerisinde dindarlıktan değilse de İslamcılık’tan uzaklaştığını ve çok ciddi sorguladığını da görüyorum. Bunun kademeleri var; daha gençlerde dinden soğuma da olabiliyor. Deizm, bir anlamıyla Tanrı’ya inanmak ama dinlere mesafe koymak oluyor. Ateizm bir sonraki aşama oluyor ve bütün bunların birinci derecede sorumlusu da aslında iktidar oluyor, iktidarın uygulamaları oluyor. O çok meşhur söz var ya: “Dinimiz var diye ahlâkı bir kenara attılar”. Tam cümle böyle değil, biliyorum. Özellikle ahlâkî anlamda yaşanan büyük çözülme, kokuşmuşluk, –yolsuzluk iddiaları demeyeceğim artık– yolsuzluklar, kayırmacılıklar, liyâkatin iyice geri plana atılmış olması, demokrasiden, temel hak ve özgürlüklerden her geçen gün daha da uzaklaşmak, adaletin söz konusu olmaması. Bütün bunlar…  

Özellikle gençlere bakacak olursak, daha Z kuşağı –ya da hangi harfi tercih ederseniz–, bu gençlerin yöneldikleri alanlar üzerine örneğin sosyal medya üzerine getirilen ve getirilmek istenen yasaklar… Bütün bunlar çok büyük kırılmalar yaşatıyor ve artık dünya küçük değil. Anadolu’nun en ücra köşesindeki bir genç de, çocuk da, dünyanın dört bir tarafına ulaşabiliyor. Her türlü bilgiye ulaşabiliyor. Bunlara açık; belki ailesi kapatmak isteyebilir, bunları kısıtlamak isteyebilir, ama kendisi olmasa bile yakınlarından bunları öğrenebiliyor. Bir cep telefonuyla olabilecek bir şeyden bahsediyoruz. Eskiden böyle değildi. Yakın bir zamana kadar, yani bu sosyal medyanın, internetin bu kadar gelişmediği dönemlerde, haber alma, görüşlere, dünyaya ulaşma imkânları çok kısıtlı idi. Buna rağmen insanlar yine de kendi çevrelerinin dışındaki çevrelere ulaşabiliyorlardı. 

Şu hâliyle baktığımız zaman, İslâm’ı ihya etme iddiasıyla yola çıkan ve birtakım kazanımlar elde eden kişilerin eliyle Türkiye’de İslâmiyet’in etkisinin, gücünün, îtibarının alabildiğine azaltıldığı bir süreç yaşıyoruz. Bu sürecin sorumluları da İslâm düşmanları değil. Aslında Türkiye, bir zamanlar, AKP iktidarının ilk yıllarında, İslâm’la demokrasinin pekâlâ bağdaşabileceğinin bir örneği, laboratuvarı olarak tarif ediliyordu Batı’da. Şimdi de Türkiye örneği, İslâmiyet’in ya da İslâmcılık iddialı siyasetçilerin diyelim, nasıl İslâmiyet’in en önde gelen tahripçileri olduğunu bize gösteriyor. Dışarıdan birisinin gözlemi, dışarıdan birisi olarak benim gözlemim bu yönde. Onu özellikle vurgulayayım. Yıllarca bu olaya tanıklık ettim. Birçok meslektaşım bambaşka alanlarda uğraştılar. Ben hasbelkader bu konularla uğraşmaya çalıştım ve o yaşanan değişimi, dönüşümü artık hayret etmeyi bırakarak izliyorum. 

Ve şuna hayret ediyorum. Ali Erbaş Diyarbakır’da gidip hâlâ “İrşat çalışmalarını artıralım” diyor. Türkiye’de İslâmiyet denince akla gelen ilk yer bence Güneydoğu’dur, Kürtler’dir. Bir ülkenin Diyânet İşleri Kürt gençlerine irşat yapıyorsa burada sorun bu Kürt gençlerinde ya da onları zehirleyen, onlara bir şeyler pompalayan örgütlerde değildir. Nasıl oluyor da muhafazakârlıkları, dindarlıkları ile tarih boyunca öne çıkmış bir halk, bir kesim ve bunların gençleri, –nasıl diyelim?– dinin kurumsallaşmış hâlinin, yani dinî kurumsallaşmanın en başındaki insanı bu kadar paniğe sevk ediyor? Bunun özellikle altını çizmekte yarar var. Evet, söylenecek çok şey var ama nasıl olsa yine 6 ayda bir ya da senede bir, belki de ayda bir bu tür yakınmalara, yakınayım derken, suçlayayım derken aslında kendilerini ifşâ etmelere tanık olacağız ve denk geldiğinde bu konuyu konuşmaya devam ederiz. Çünkü çok bereketli bir konu ve anlaşıldığı kadarıyla artık önünde duramadıkları bir eğilim söz konusu. Her seferinde ağızlarını açtıklarında bunu söylediklerine göre olay gerçekten vahim. Evet, son olarak tekrar son günlerde söylediğim bir hususu tekrar vurgulamak istiyorum. Medyascope ve diğer özgür ve bağımsız gazetecilik için çaba gösteren medyada sizlere doğru haberleri ve özgür yorumları ve özgün yorumları aktarmaya çalışan kişi ve kurumlara destek vermenizi ve varsa desteklerinizi onları sürekli kılmanızı ve artırmanızı rica ediyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus