Geleceğimiz hakkında Çernobil’in bize öğrettikleri

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayımlanmamış arşivlerle ve saha soruşturmaları desteğiyle beslenen hummalı bir kitap bu. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü MIT’de profesör tarihçi Kate Brown, 1986’daki nükleer felâketin bilançosunu küçültmek ve sivil ahâli üzerindeki uzun vâdeli etkilerinin araştırılmasından kaçınmak için işleme konan stratejinin kabuğunu sıyırıyor. François Bougon’un mediapart’ta çıkan yazısını Haldun Bayrı çevirdi.

Birisine “nükleer felâket” deyin. Kesinlikle 1945’te Nagazaki ve Hiroşima’ya atılan iki H bombasını zikredecektir. Ya da, 26 Nisan 1986’da Çernobil’deki ve 11 Mart 2011’de bir depremin ardından gelen tsunaminin akabinde Fukuşima’daki kazâları. Atomun yol açabildiği ve muhayyilemize derinlemesine damga vurmuş yıkımlarla ilelebet birleşmiş olan iki santralin adları.

Her halükârda, bilhassa doğrudan kurban olanlar kalmıştır aklımızda. İlkinde, büyük çoğunluğu sivil olan on binlerce kişi — en ağır bilanço ise 250 binden fazladır.

Çernobil ile Fukuşima’ya gelince; Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı şubelerin verdikleri sayılar son derece düşüktür. Nitekim Çernobil’deki resmî ölü sayısı 31 ilâ 54’tür. 

Fakat Kate Brown’ın kitabı Manual for Survival. A Chernobyl Guide to the Future’ı (“Hayatta Kalmak İçin Elkitabı: Çernobil’den Görünen Gelecek”; Fransızcası: Tchernobyl par la preuveActes Sud) okuyunca, öncelikle, hakiki bilançonun asla bilinmeyeceği anlaşılıyor —  35 000 ilâ 150 000 ölüm arasında değişebileceğini söylüyor. İkinci olarak ise, bir bilanço çıkarma yönünde de, sivil ahâlinin sağlığı üzerindeki uzun vâdeli etkilerine ilgi gösterme yönünde de –ne Sovyet yetkililerin, ne Batılılar’ın, ne de BM şubelerinin– hiçbir irade beyan etmedikleri anlaşılıyor. Maksatları, durumu önemsiz göstermek ve radyasyonların gerçek etkileriyle ilgilenilmemesi için ellerinden geleni yapmak olmuştur. Askerî-sınâî komplekse bağlı nükleer sanayinin hedefleri aşırı yüksektir.

Kate Brown bir nükleer-karşıtı militan değil. O bir tarihçi, çevre tarihi uzmanı; Massachusetts Institute of Technology’de (MIT) bilimler, teknoloji ve toplum profesörü. Önceki kitabı Plutopia: Nuclear Families, Atomic Cities, and the Great Soviet and American Plutonium Disasters (“Plütopya: Nükleer Aileler, Atom Şehirleri ve Büyük Sovyet ve Amerikan Plütonyum Felâketleri”) akabinde, Çernobil’deki kazayla ilgilendiğini açıklıyor Mediapart’a. O kitapta plütonyum ütopyasını –ve bunun nükleer sanayide çalışanlarla çevre sâkinlerinin sağlığı üzerindeki sonuçlarını– anlatıyordu. Bütün bunu, biri Amerikan diğeri Sovyet iki kentin yazgısı üzerinden yapıyordu. O iki kent, en büyük sır –askerî sır– hâlesiyle çevrelenmişti; atom bombası yapımında gerekli plütonyum üretimine tahsis edilmişlerdi.

“Fütursuzca bir yıkım”, diyor Kate Brown Mediapart’a, bu bölgelerden yayılan ve ödenmesi gereken bir bedel gibi telakki edilmiş olan radyasyonları zikrederek. Araştırmacı Brown daha sonra bu plütonyum santrallerinin çevrede oturan ahâlinin, özellikle de tarımla uğraşanların sağlığı üzerindeki etkileriyle ilgilendi. İster SSCB’de ister ABD’de olsun, hepsi aynı hastalıklardan muztariplerdi. Ama bu insanların karşısına, her şeyin yolunda olduğunu söyleyen hekimlerin görüşleri çıkarılıyordu…

Kate Brown, bu yalan duvarında bir gedik açmayı denemek için Ukrayna’da ve Belarus’ta Çernobil felâketinden etkilenen bölgelere gitti. Yayımlanmamış arşivlere girdi, saha soruşturmaları yürüttü. Kitabını sürükleyici ve eşsiz kılan da bu: O dönemin belgelerinden alınan olaylar ile kendisinin sahaya yaptığı ziyaret ve görüşmelerin tasvirleri. Bölge sâkinleriyle, bilim insanlarıyla, hekimlerle görüşüyor. Felâketin insan varlıkları için, ama aynı zamanda bitki ve hayvan varlıkları için de yaratacağı etkiler hakkında dünyayı alarma geçirmeyi deneyenlerle görüşüyor. Yıkımın kapsamını ufak göstermek için ellerinden gelen her şeyi yapanlarla da — bunlar arasında Birleşmiş Milletler şubeleri görülüyor.

Bu açıdan bakınca, bu çalışma özel bir biçimde dehşet verici de: Birleşmiş Milletler şubelerinin bu meseleye ahâlinin korunması için değil, nükleer enerjinin himâyesi için el attıkları anlaşılıyor. “Bunlar siyasal şubeler” diye vurguluyor Kate Brown. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) da olsa, veya onun “kafa dengi” UNSCEAR (İyonlaştırıcı Işınımların Etkisini Araştırma Bilimsel Komitesi) de olsa, “o Çernobil batağından galip çıkmışlardır” diye yazıyor. “Uzun süre, hiçbir şey yapılmamasını tavsiye ettiler; çünkü, onlara göre, teşhis edilen sorunlar sadece korku ve bilgisizlikti.”

Fukuşima kazası vesilesiyle BM şubelerinin aynı manevralarıyla karşılaşacağızdır: MIT profesörü bunların bilimsel yöneticilerinin “felâketten etkilenen bölgelerdeki sayısız sağlık sorununu tasvir eden raporları ortadan yok etmek maksadıyla başlı başına bir taktik cephanelik” oluşturduklarını gösteriyor. “Daha önce kurşun, tütün ya da zehirli kimyasal ürünler hakkındaki tartışmalar sırasında test edilmiş çok çeşitli yollara başvurdular: verileri sınıflara ayırmak, soruların kapsamını sınırlamak, soruşturmalar sırasında engeller çıkarmak, bazı araştırmalara mâlî kaynak vermemek, hatta rakip araştırmaları teşvik etmek, tehlikeleri risklerle bir tutmak, sadece felâkete yol açan etkileri ortaya çıkarmaya yönelik araştırma protokolleri tasarlamak, genellemelere gitmek ve hata ya da belirsizlik payını gizleyen rakamlar üretmek için tahminlerde bulunmak, el altından gıybette bulunmak ve yola gelmeyen araştırmacıları tehdit etmek; son olarak da, araştırmacıları gereğinden fazla pahalı olan beyhude tahkikatlar yürütmeye mecbur bırakmak maksadıyla bilinen gerçeklere itiraz etmek”.

ABD’de daha önce sınanmış uygulamalardır bunlar.

Zira Çernobil bir kazâ değildir, diye belirtiyor yazar; hem ABD ya da Fransa gibi Batılı ülkelerdeki, hem Sovyetler Birliği’ndeki “bir hızlanmanın dışavurumudur; manzaraları, bedenleri ve politikayı dönüştüren bir kirlenme silsilesinin doruk noktasıdır”. Bu ülkelerdeki sivil ahâliler ordular tarafından açık havada gerçekleştirilen denemelerin kurbanı olmuşlardır (Polinezya’daki Fransız nükleer denemelerinin zehirli mirası üzerine Disclose soruşturmasını buradan okuyabilirsiniz); fakat açılabilecek dâvâların, dolayısıyla da radyasyonların uzun vâdedeki etkisi üzerine gerçek araştırmaların önünü kesmek için her şeyi yapmaları gerekmekteydi.

Kısacası, bu çalışmanın bilhassa anlattığı, Çernobil’den gereken tüm dersleri çıkarmadığımızdır. Radyasyonların uzun vâdedeki etkilerini önemsizleştirme mekanizmalarının aynılarının üretildiği Fukuşima’yla görmüşüzdür bunu.

“Maalesef, Çernobil’in derslerini özümsemedik. Hâlâ ve hâlâ aynı hataları işliyoruz; Fukuşima ise, bu hatanın tekrarıdır” diyor bize Kate Brown, ona sorularımızı Skype üzerinden yönelttiğimizde. Üstelik, iklimdeki ısınmaya çözüm olarak bazıları tarafından nükleer enerjinin pekiştirilmesinin savunulduğu bir anda, radyasyonların etkisi üzerine ışık tutmak ve hakikati aramak her zamankinden fazla elzem. Bu kitap güçlü bir biçimde katkıda bulunuyor buna. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus