Muhalefet liderini mi arıyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

2017 seçimlerinde Fransa’da Emmanuel Macron’un çıkması gibi Türkiye’de de hiç akılda olmayan bir isim yönetimin başına geçebilir mi? Ya da muhalefet Erdoğan’ın karşısına tek aday çıkarmada uzlaşabilir mi? Bu kişi hangi özelliklere sahip olmalı?

Yayına hazırlayan: Senem Görür

Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Seçimin ne zaman olacağı belli değil. Ama diyelim ki 2023; 2023’e de çok fazla zaman kalmış değil. Bir tarafta Recep Tayyip Erdoğan’ın olacağı anlaşılıyor. Devlet Bahçeli de baştan itibaren, Erdoğan’dan daha yoğun bir şekilde hep bunu vurguluyor. Diğer tarafta, muhalefetin ne yapacağı konusunda hâlâ bir tartışma var, belirsizlik var. Fakat bunun ötesinde başka bir soru var. Şu anda insanların daha çok tartıştığı: İlk seçimde muhalefetin cumhurbaşkanı daha doğrusu başkan adayı kim olacak? Bir önceki seçimde ayrı ayrı girildi. Muharrem İnce, Meral Akşener ve Selahattin Demirtaş, Temel Karamollaoğlu. Erdoğan’ın karşısında ilk turda kaybettiler. 

Şimdi adayın kim olacağı meselesi bir belirsizlik içerisinde; ama bir diğer önemli soru da şu: Muhalefetin cumhurbaşkanı adayı ötesinde bir lider ihtiyacı var mı? Muhalefet kendi içerisinden bir lider çıkartabilir mi? Ve bu lider bir şeylerin rengini tam olarak değiştirebilir mi? Böyle bir soru var ve genellikle de akıllara gelen, 2017 Fransa cumhurbaşkanlığı seçiminde Emmanuel Macron’un yepyeni bir hareket ile çıkması ve geçmişte merkezde yer almış birisi, daha çok solda, merkez solda yer almış birisiyken, kendi bağımsızlığını ilan edip adaylığını koyması ve net şekilde kazanması. Ama aradan geçen süre içerisinde durumunun o ilk çıkışındaki parlaklıkta olmadığı muhakkak. Ama uzun bir süre dünyada, hep bu ülkeler bazında ve Türkiye’de de bir Macron çıkar mı? Türkiye Macron’unu çıkarır mı? Diyelim ki, “Gürcistan Macron’unu çıkarır mı?” şeklinde konuşuldu. Türkiye’de de hâlâ akla bu gelmiyor değil. 

Burada tabii çok önemli bir fark var. Macron’un ortaya çıkışı, Fransa’da merkez siyasetin çökmesi, merkez siyasetin çökmesiyle beraber iktidarın aşırı sağ tarafından ele geçirilmesi kaygısı sonucunda çıktı. Yani merkezin kendi içerisinden ürettiği bir isimdi. Merkezi korumak için çıkan birisiydi, yani sistemin devamını sağlamak için çıkartılan bir isimdi. Şimdi Türkiye’de başka bir şey yaşanıyor. Türkiye’de AKP ile beraber yeni bir sistem oluştu; AKP, devleti ve sistemi kontrolüne aldı — yanında müttefikleriyle beraber tabii ki. Şimdi o sisteme karşı, onu değiştirebilecek bir güç, lider çıkabilir. Yani burada, Fransa örneğinde aslında Macron’un çıkışı, sistemin bir savunması olarak çıktı. 

Şu anda sisteme bir saldırı olarak bir adayın çıkması lâzım. Zaten adı üstünde, “muhalefet”in çıkarabilmesi lâzım. Macron iktidarın ismiydi, şimdi muhalefetten bir ismin çıkıp çıkamayacağına bakmamız lâzım. Şu hâliyle baktığımız zaman böyle bir isim yok. Adı geçen isimlerin –ki bunların büyük bir kısmını biz de bu yayınımızın kapak fotoğrafı olarak yan yana getirdik–, diyelim ki Ali Babacan ya da Ekrem İmamoğlu ya da Mansur Yavaş ya da Meral Akşener ve Selahattin Demirtaş, bunların hepsi ayrı ayrı bir liderlik potansiyeli görülen ve aday olma potansiyeli bir şekilde görülen isimler — tabii ki Selahattin Demirtaş herkesin ortak adayı olarak söz konusu olmuyor, ama HDP’nin içerisinde en öne çıkan isim ve daha önce de iki kez cumhurbaşkanı adayı olmuş birisi. Bu isimlerden hiçbirisi muhalefetin lideri olabilecek isimler değil. Zaten böyle bir iddiaları da yok. Şu hâliyle onlar, muhalefetin ortak adayı olup olmama tartışmasının özneleri. 

Açık açık söylemeseler bile, Ekrem İmamoğlu’nun, Mansur Yavaş’ın, Meral Akşener’in, hatta Ali Babacan’ın ve hatta Ahmet Davutoğlu’nun muhalefetin bir mutabakatı hâlinde cumhurbaşkanı adayı olmak istemelerine herhalde hiç kimse şaşırmayacaktır. Ama “Bunlardan hangisi olursa muhalefet daha çok oy alır?” tartışmasına gelince, işler orada çok ciddi bir şekilde karışacaktır. En son olarak Kemal Kılıçdaroğlu da, “Eğer mutabık kalınırsa ben de aday olabilirim” dedi; buna çok kişi ihtimal vermiyor. Ancak Meral Akşener’in ismi ne kadar söz konusuysa, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ismi de en az onun kadar söz konusu olabilir pekâlâ. Fakat bu isimlerin hiçbiri, şu hâliyle baktığımız zaman, muhalefetin içinden geçtiği sorunları tek başına çözebilecekmiş gibi bir intibâ yaratmıyor. 

Buradaki temel sorunlar, öncelikle muhalefetin, yani Cumhur İttifakı dışında kalan partilerin ve hareketlerin bir araya gelebilmesi ve artık mâlûm, uzun uzun konuşmaya gerek yok, en kritik mesele de HDP seçmeninin ne olacağı, bu ittifaka dahil olup olmayacağı, dahil olursa bunun ne şekilde olacağı. En önemli sorun bu ve bu anlamda bakıldığı zaman örneğin Ekrem İmamoğlu daha avantajlı gözüküyor. Şu aşamaya kadar HDP tabanı ile hep ortalamanın üstünde, diğerlerine kıyasla daha iyi bir ilişki içerisinde olması nedeniyle. Ali Babacan’ın da partisi kurulduktan bu yana kadar HDP ile olan ilişkilerinde çok ciddi bir sorun yaşanmadı. Ama onun dışında, mesela bir Meral Akşener ve İYİ Parti’nin hâlâ çok ciddi bir sorun potansiyeli var. Mansur Yavaş’ın şu aşamaya kadar HDP konusunda herhangi bir şekilde açık, bağlayıcı bir açıklamasını, duruşunu görmedik. Onun da siyasî geçmişi nedeniyle HDP oylarını alabilme ihtimalinin çok da kuvvetli olmadığı söyleniyor. Bütün bunlar bugünün tartışması. Tabii bir seçim atmosferine girildiği zaman neyin ne olacağı, nasıl şekil alacağı o günün koşullarında belirlenecek. 

Fakat şu hâliyle bakıldığı zaman, bana göre bugünün meselesini, muhalefetin muhtemel bir seçimde kimi aday çıkaracağı meselesini daha geniş bir ölçekte tartışmak gerekiyor. Kim aday olur ve yanında kimler olur? Bir ekipten söz etmemiz gerekiyor. Bir tür, buna bazıları rahatsız olabilir ama siyasî literatürümüze Türkiye de en azından HDP’nin soktuğu “eş başkanlık” sistemi gibi bir şey olabilir. Yani diyelim ki, Ekrem İmamoğlu ya da Mansur Yavaş aday olur, fakat adaylığı ilan edildiği andan itibaren onun yanında diyelim ki Meral Akşener, Ali Babacan, CHP’den bir isim vs., hatta HDP’den bir isim hep birlikte yer alırlar ve burada o isimleri seçerken de birtakım alanlar belki gözetilir — ekonomi, dış politika, iç politika, vs. gibi. Böyle bir formülde, Erdoğan’ın karşısına bir ismi değil de bir ekibi, bir ittifakı, bir blok çıkartabilmek bence muhalefetin öncelikli meselesi olması gerekir. Yoksa, isimler üzerinden gidildiği zaman, açıkçası bu isimlerin hepsinin, sadece bir “Erdoğan ve X mücadelesi”nde, çok dezavantajlı durumda olacağı kanısındayım. Bu hatayı zamanında Muharrem İnce çok kötü bir şekilde yaptı. Erdoğan’la baş edebileceğini düşündü ve bir hezimetle karşı karşıya kaldı. Orada Muharrem İnce, Erdoğan ile kendisi, Muharrem İnce olarak mücadele edeceğini sandı. Ama şimdi bugün Erdoğan’ın karşısına aday olarak kim çıkarsa çıksın bir ekip olarak, Erdoğan’ın dayattığı otoriter tek adam sistemine karşı çoğulculuğu, yeni adıyla güçlendirilmiş parlamenter sistemi ve diğer değerleri –hukuk devletini, temel hak ve özgürlükleri– savunacak bir ekibin, bir ruhun adayı olarak çıkması ve bir anlamda da “eşitler arasında birinci” isim olarak çıkması daha akıl kârı olur. Aksi takdirde, adayın karşısına aday, Erdoğan’ın karşısına aday çıkardığınız zaman, Erdoğan’ın çizmiş olduğu sınırı kabul etmiş oluyorsunuz ve o sınırın içerisinde mücadele ettiğinizde, Erdoğan elindeki o devlet imkânlarını, yargıyı şunu bunu kullanarak o karşısındaki rakibi ya da rakipleri çok kolaylıkla alt edebilir. 

Bir diğer konu da şu: Lider — yeni bir lider. Yeni bir liderin olabilmesi için bir heyecan gerekiyor. Ya var olan heyecanının kendi içerisinden bir lider çıkartması ya da bir ismin kendisiyle beraber ülkeye bir heyecan getirebilmesi gerekiyor. Şu hâliyle bakıldığı zaman Türkiye’de iktidar, özellikle son birkaç yılda, kelimenin gerçek anlamıyla tel tel dökülüyor. Özellikle ekonomide, siyasette, demokrasi konusunda, dış politikada… birçok alanda tam bir iflas hâli var. Normal şartlarda böyle iflas hallerinde, muhalefetin içerisinden birileri ne kadar güçlenirin de ötesinde bir güçle gelebilir, gelir. Mesela Özal’ın 12 Eylül’ün ardından gelmesi gibi. Ya da o üçlü Ecevit-ANAP-MHP koalisyonunun, ekonomik krizle beraber gümbür gümbür gitmesinin üzerine AKP’nin gelmesi gibi. 

Şu hâliyle bakıldığı zaman Türkiye’de, AKP’nin geldiği dönemi neredeyse aratmayan bir dönem yaşanıyor. Ama oradaki çöken koalisyonun, yani Ecevit-Bahçeli-Yılmaz koalisyonunun yerine, şu hâliyle baktığımız zaman Erdoğan-Bahçeli koalisyonu çökmemiş gibi duruyor; çünkü çok ciddi bir otoriterlik var ve her şeye rağmen, bütün sorunlarına rağmen kendisi ayakları üzerindeymiş izlenimi vermeyi becerebiliyor. Şimdi normal şartlarda Türkiye’de bu çöküşe paralel olarak, çöküşün doğal bir yansıması olarak, ona bir doğal tepki olarak, çok ciddi bir muhalif atmosferin olması gerekirdi. Çok ciddi bir hareketliliğin olması gerekirdi. Bu hareketliliğin olmamasının tek nedeni iktidarın baskıcı uygulamaları değil bence. Burada büyük ölçüde hâlâ, muhalefete sinmiş olan Erdoğan’ın yenilmezliği algısı çok önemli bir yer tutuyor. Her şeye rağmen Erdoğan’ın, gerek kendi gücünü toparlayarak gerekse karşı tarafa zâyiat vererek, karşı tarafı bölerek, ne yapıp ne edip bunları aşabileceğini düşünen, adı konmayan, belki açıkça söylenmeyen, ama Erdoğan’la olan mücadeleye baştan bir tür yenik başlama hâli var. Bunu 31 Mart yerel seçimlerinde gördük. Kazananlar bile kazandıklarına, kazanmakta olduklarına kolay kolay inanmadılar. Hele İstanbul’da yenilenen seçimin ardından, seçimin yenilenme kararının Erdoğan’ın bir hamlesi olduğunu ve Erdoğan’ın oyunu değiştirebileceğine inanan ve kendini muhalif olarak tanımlayan çok geniş kitleler var ve Erdoğan ikinci turda çok daha büyük bir farkla kaybetti. 31 Mart yerel seçimlerinin yarattığı o atmosferi, o heyecanı hâlâ kullanamayan, onu yakalayamayan bir muhalefet var. 

Buradaki mesele esas olarak Erdoğan’ın başarısı değil. Muhalefetin hâlâ kendi gücüne inanamaması, kendi gücünün farkına varamaması bana göre. Dolayısıyla bugün var olan partilerin içerisinden ya da partilerin dışından gelip, Türkiye’de Erdoğan’ın yıkılmakta olduğunu, yıkılışının kaçınılmaz olduğunu ve bu sistemin daha fazla yürüyemeyeceğini, yerine gelmesi gerekenin daha iyi olacağını kendinden emin bir şekilde, güçlü bir şekilde ve tabii ki hitabetiyle vs. anlatabilecek herhangi bir kişinin şansının yüksek olduğu kanısındayım. Var olanların içerisinden de çıkabilir, dışarıdan da çıkabilir bu. Şu hâliyle bakıldığı zaman, bunu kimsenin yapabileceği gözükmüyor. Dolayısıyla şu aşamada söz konusu olacak olan, böyle bir kurtarıcı beklemek yerine içeriden ya da dışarıdan kendi kurtuluşunu hep birlikte, kolektif bir şekilde muhalefetin yapabilmesidir. Bunun çalışmasını şimdiden, seçimi beklemeden yapabilmesidir ve zaten en son emekli amiraller açıklamasında gördüğümüz gibi iktidarın da kendince her türlü fırsatı muhalefeti bölmek için kullanmakta olduğunu görüyoruz. Ama aynı şekilde, iktidarın da, 128 milyar dolar olayında olduğu gibi sahici sorulara verilebilecek inandırıcı cevabı olmadığını da biliyoruz. Çoktan bitmiş bir iktidar söz konusu. Onun yerine çıkabilecek olan yapıyı, tek bir parti, tek bir lider, tek bir siyasetçi yapmayacaksa, işte bu kolektif iradeyi, bu ortaklığı, temel meselelerde anlaşarak, tâlî meseleleri daha sonraya bırakarak yapabilme, beraber çözüm üretebilme, beraber hareket edebilme iradesini muhalefetin gösterip gösteremeyeceğine bakacağız. 

Önümüzdeki dönemde artık Türkiye’de sistem değişse de, tekrar parlamenter sisteme dönülecek olsa da, anladığım kadarıyla Türkiye artık bir koalisyonlar döneminde. Ne zamandan beri? 2015 Haziran seçiminden beri böyleydi. Erdoğan tekrar tek başına iktidara getirdi partisini; ama orada gördük ki, MHP ile adı konmamış bir ittifakla bunu yapabildi. Daha sonra bu ittifakın Cumhur İttifakı olarak adı da konuldu. Artık Türkiye önümüzdeki dönemde ittifaklar Türkiye’si olacak, ittifakların yarışacağı Türkiye olacak. Ve burada ittifakların da temel bileşenlerinin iki ana eksende olacağını söylemek mümkün. Şu andaki Cumhur İttifakı’nın dayattığı gibi bir güvenlik ya da karşısında Millet İttifakı’nın ve bu ittifak dışında kalan diğer muhalefet üyelerinin öne çıkartmaya çalıştığı gibi özgürlük ve demokraside eğer birleşebilir ise bu muhalefet partiler ve hareketleri, o zaman Türkiye’de bir şeylerin değişmesi mümkün olabilir. Bir kurtarıcı olmayacak. Kurtarıcı çıkabilme potansiyeli, zemini var; ama şu hâliyle bakıldığı zaman bir kurtarıcı çıkacak gibi gözükmüyor. Çıkmasına da aslında ihtiyaç yok ve bu var olan aktörler, var olan partiler ve siyasetçiler, liderler, kendi aralarında taviz vermeyi öğrenerek, bazı ısrarlarından vazgeçmeyi öğrenerek birleşirlerse, ortak bir geleceği, yeni bir Türkiye’yi yeniden inşa etme şansına sahipler. Bu kiminle olur? İmamoğlu ile mi olur? Mansur Yavaş ile mi olur? Babacan’la ya da Meral Akşener’le mi olur? Bunlar şu günde, şu ânın meselesi değil. Şu ânın meselesi, bu ayrı ayrı partilerin hangi zeminde, nasıl, nereleri öne çıkartıp, nereleri geri plana atarak mutabık kalabilecekleri meselesi. 

Bitirmeden tekrar vurgulamak istiyorum. Bağımsız ve özgür medyaya ve bu bağlamda Medyascope’a da desteklerinizi artırarak sürdürmenizi temenni ediyoruz. Evet, iyi pazarlar diliyorum, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus