Öz yurdunda garip, öz vatanında parya olmak

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

İktidarın salgınla mücadele için devreye soktuğu tedbirleri kendi taraftarları için yok saymayı alışkanlık haline getirmesi Türkiye’de vatandaşların kanun karşısında hiç de eşit olmadıklarını gösteriyor. Bunlara ek olarak devletin yabancı turistlere izin verdiği şeyleri kendi vatandaşlarına yasaklaması durumu daha da acı hale getiriyor.

Yayına hazırlayan: Senem Görür

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Öncelikle şunu söyleyeyim: Bugün benden kurtulmak yok; çünkü 17.00’de “Transatlantik” var, ama öncesinde bir yayın daha yapmayı düşünüyorum, muhtemelen saat 15.00’te olacak. Orada da Sedat Peker’in son videosundan hareketle Türkiye’deki “derin devlet” meselesine bir bakmak istiyorum. Ama şu anda konuşacaklarım, aslında birçok kişinin gündeminde olan bambaşka bir konu. O da, Türkiye’de en çok zedelenen olayın eşitlik olduğu gerçeği ve salgınla beraber, salgınla mücadele iddiasıyla beraber, devlet eliyle ülkeyi yönetenlerin nasıl Türkiye’de bir ayrımcılık yaptıkları ve Anayasa’nın 10. maddesine aykırı hareket ettikleri üzerine. Öncelikle Anayasa’nın 10. maddesine bakalım: “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.” 

Birçok konuda şunu zaten yaşıyoruz: En temel, Cumhuriyet’in en önemli ilkelerinden birisi olan, “yasalar karşısında eşitlik” ilkesinin nasıl çiğnendiğini Türkiye’de biliyoruz. Salgınla beraber bunun had safhaya varmış olduğunu ve göstere göstere yapıldığını da yaşıyoruz. Hatırlayalım: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mitinglerde dağıttığı çaylar, daha sonra lebâleb kongreler, cenaze namazları; bir yanda, sıhhî nedenlerle, yani salgının yayılmasını engellemek için cenaze namazlarının alabildiğine sınırlı bir şekilde yapılması, cenaze definlerinin alabildiğine sınırlı bir şekilde yapılması kararı var –ki herhalde isabetli bir karar–; ama buna karşılık, iktidar mensuplarının, bazılarına Cumhurbaşkanı’nın bizzat kendisinin, bazılarına bakanların katıldığı birçok cenazede, bütün bu kuralların göstere göstere ihlâl edilmesi olayı var — ki en son Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katıldığı, Ümraniye Belediye Başkanı’nın babasının cenazesindeki, İstanbul’da sokağa çıkma yasağının olduğu bir zamanda bu cenazedeki görüntüler de bunlara yeni bir ek oldu. Bu arada Adana Demirspor maçında tribündeki yüzlerce, hatta bir iddiaya göre binlerce taraftar meselesi ve buna itiraz eden, bundan Süleyman Soylu’yu ve oğlunu sorumlu tutan Samsunspor Başkanı’nın daha sonra hemen geri adım atması olayında da görüyoruz. Yani bu olay sadece siyasî parti faaliyetlerinde ya da iktidara yakın kişilerin cenazelerinde değil, böyle futbol karşılaşmalarında da, hayatın birçok alanında da karşımıza çıkıyor ve göstere göstere yapılıyor. Yani öyle, gizlenme gibi bir şey yok. Hatta kongreler zamanı da, hatırlanacaktır, Cumhurbaşkanı bize o “lebâleb” kavramını hediye etti ve bundan övünçle bahsetti. Yani burada ilginç bir olayla karşı karşıyayız. İlginç dediğim, çok sıkıntılı bir durum tabii ki; ama Cumhuriyet’in bu kadar temel ilkelerinin, Anayasa’nın en temel ilkelerinin doğrudan onu korumakla yükümlü kişiler tarafından ihlâl edilmesi ve hiçbir şey olmuyormuş gibi hareket edilmesi de var. 

Bu arada çıkartılan yasakların –örneğin mesafe yasağı, toplanma yasağı–, bunun da her türden iktidar dışı gruba karşı çok sert bir şekilde uygulanması – 1 Mayıs’ta bunu gördük, birçok yerde bunu gördük, Boğaziçi Üniversitesi’nde de gördük–sendikaların, derneklerin, siyasî partilerin basın açıklaması yapma çabalarının engellendiğini de görüyoruz. Çok normal bir şeymiş gibi yapılıyor bu. Bir de üstüne, biliyorsunuz en son olarak, güvenlik güçlerinin vatandaşa müdahalesi sırasındaki görüntülerin alınması da, tamamen Anayasa’ya aykırı bir şekilde bir genelgeyle yasaklanmaya kalkıldı. İçişleri Bakanı televizyon kanallarına bağlanarak, bunun özel hayatın gizliliği kapsamında olduğunu da ileri sürebildi —bütün bunlar yaşanıyor. 

Şimdi bu yayını düşünürken, birden bugün önüme bir video düştü — birçoğunuz da sosyal medyada görmüşsünüzdür. Gaziantep’te bir camide Furkan Vakfı’nın gönüllüleri – kendilerini öyle tanımlıyorlar–, yani Alparslan Kuytul’un takipçileri diyelim, bunlar camide kendi tâbirleriyle “îtikâf” hâlindeyken polis müdahale etmiş, “Oruçlu insanlara biber gazıyla ters kelepçe taktılar” diye sosyal medyada bir kampanya yürütüyorlar; bu da günün en çok dikkat çeken olaylarından birisi. Ve sosyal medyada beni de etiket diyerek paylaşmışlar; bu arada, etiketlendiğimiz için de buna yönelik diğer takipçilerin tepkileri de önüme düştüğü için görüyorum. Burada bir kere daha şunu görüyoruz ki: Türkiye’de herkes kendine Müslüman. Şu görüntüler üzerine birçok kişi “Oh olsun!” diyor, oh olsun demesinin gerekçesi de bu kişilerin daha önce Türkiye’de yapılan benzer polis müdahalelerine karşı seslerinin çıkmaması, ki doğru. Türkiye’de herkes kendisine dokunulduğunda ama temel hak ve özgürlükleri savunuyor — herkes diyorum ama, büyük bir çoğunluk en azından. Kendilerine dokunulmadığı zamanlarda en azından sessiz kalıyorlar, hatta belki onlar da memnun oluyorlardır, devletin polisinin görevini yaptığını düşünüyorlardır. Böyle bir şeyin içerisine girmiş durumdayız. 

Herkes kendisine dokunulduğu zaman –ya da “büyük çoğunluk” diyelim, herkes demeyelim yine–, büyük çoğunluk kendisine dokunulduğu zaman sesini çıkartıyor. O ses çıkarttığı zaman da diğer kesimler, “Ama başkalarına sessiz kalmıştınız” diyerek böyle bir olayı neredeyse meşrulaştırıyorlar. Burada bizi devlet eşitliyor; yani farklı mağduriyetler yaşayan, şikâyet eden insanlar, aralarındaki farkları vs. bir kenara bırakıp, devlete karşı temel hak ve özgürlüklerini birlikte savunmak yerine, herkes kendisine yönelik mağduriyeti dile getirip diğerlerini de kendisine destek olmaya çağırıyor. Burada mesela etiketleyenlerden birisi, Furkan gönüllülerinden birisi, gazete Sözcü’yü de etiketlemiş. Bir vatandaş da diyor ki: “Niye gazete Sözcü’yü etiketliyorsunuz? Yeni Şafak‘ı ve diğer gazeteleri etiketlesenize.”

Bazı kişilerin çok dile getirdiği, beğenmediği, benim dün evden yaptığım, “Türkiye’de dindarlar ve vicdan” üzerine yayını izleyenleriniz olmuştur. Buna tepki veren çok kişi oldu. Ben orada olayın bir din meselesi değil, iktidar ve vatandaş ilişkisi meselesi olduğunu söylemeye çalışmıştım. Ama bunun ötesinde, çok sayıda takipçiden bunun böyle olmadığı yolunda tepkiler gelmişti. Dün Furkancılar’a yapılan muamele, aslında buradaki meselenin din iman meselesi değil, iktidarla ilişki meselesi olduğunu bize bir kere daha gösteriyor. İktidarın hoşlanmadığı kişi iseniz, isterseniz İslamcı olun, bu çok fark etmiyor; iktidar size, boyun eğmediğiniz için, ona tâbi olmadığınız için, o yasakları, mesela camide toplanma yasağını, ânında size karşı uygulayabiliyorlar. Ama bir başka yerde, iktidara yakınsanız o topluluğa müdahale edilmiyor. Böyle bir ayrımcılık var. 

Bu yayının başlığı: “Öz yurdunda garip, öz vatanında parya olmak.” Aslında bu, Necip Fazıl Kısakürek’in meşhur “Sakarya Türküsü” şiirindeki bir bölüm. Bu da neden oldu? Datça’da bir olay yaşandı: Bir vatandaş denize girmek istiyor, çünkü turistler denize giriyor. O da denize giriyor. Ve tabii ki hemen kolluk kuvvetleri gelip kendisine ceza yazıyorlar. Önce pasaportunu soruyorlar, tabii ki pasaportu yok ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğu için ceza yazılıyor. Oradaki olay da nedir? Necip Fazıl’ın bu “öz vatanında parya olmak” lâfı bunun üzerine çok dile getirildi ve aslında hiç de yanlış değil. Şöyle bir olay var: Türkiye’de turist olarak zaten böyleydi; sokağa çıkmak da serbest, denize girmek de serbest ve tabii ki içki içmek de serbest. Ama bu arada biliyoruz ki içki satışına yasak getirdi “tam kapanma” döneminde iktidar. Bunun hiçbir hukukî dayanağı olmadığı söylendi — ki yoktu. Bunun üzerine apar topar İl Hıfzıssıhha Kurulları’ndan kararlar çıkartıldı ve hatta bu kararlara belediye başkanları, CHP’li belediye başkanları da sanki onay vermiş gibi birkaç yerde onların adına imzalar da atıldı. O da ayrı bir abeslik olarak Türkiye’nin kayıtlarına geçti. Şimdi içki yasağı da aslında Anayasa’nın eşitlik ilkesine taban tabana zıt bir yasak ve vatandaşların doğrudan yaşam tarzına müdahale. Bunu geçen hafta çok sık ele aldık, konuştuk. Bunun salgınla mücadele anlamında açıklanabilecek hiçbir yönü yok. Örneğin Bakan, “Seyahat özgürlüğü de kısıtlandı, ne olacak?” dedi. Seyahat özgürlüğünü kısıtlamanın salgınla bir alâkası var, çünkü seyahat özgürlüğünü kısıtlamazsanız virüsün bir yerden bir yere yayılımına da izin vermiş oluyorsunuz. Ancak içki içmekle, insanların alkollü içki tüketmesi ile salgın arasında hiçbir bağ yok. Dolayısıyla bu tamamen, arada fırsattan istifade insanların özel hayatına, yaşam tarzına müdahale olarak kayıtlara geçti. Ve tabii ki turistlere içki yasağı yok; nitekim vatandaşa kesilen ceza fotoğraflarına ek olarak da bir tatil köyünde maskeli otel görevlilerinin turistler için nasıl şampanya patlattıkları görüntülendi. Burada tabii çok ciddi bir sorun var; o da Türkiye Cumhuriyeti’nin içerisinde kendi vatandaşına yasak olan bir şeyin kendi vatandaşı olmayana serbest bırakılması. Bu sanki ilk başta çok mâkulmüş gibi görülebilir ve mâkullüğü de özellikle ekonomik nedenlerle açıklamak isteyebilir insanlar. Zaten bizim devletin ilan ettiği bu “tam kapanma” –ama ne kadar tam olduğu İstanbul trafiğine bakıldığı zaman da gözüküyor–, her neyse, bu tam kapanma kararının esas amacının turizm sezonuna kadar vaka sayılarını düşürmek olduğunu da biliyoruz. Yani rakamları olabildiğince indirmek için kendi vatandaşlarını kapatıyor, zira ekonominin biraz olsun, bir nebze olsun nefes alabilmesi için turizm gelirlerine ihtiyaç var. Yani bir anlamda kendi vatandaşını gözden çıkartıp, yabancıların Türkiye’ye gelip tüketim yapması gibi bir perspektifi var devletin, iktidarın; bunu da ekonomik gerekçelerle anlatmaya çalışıyor. Buna eyvallah diyenler de var tabii ki. Bir zaten iktidarın her söylediğine eyvallah diyenler var; ama bir de “Eh, neden olmasın? Ekonomi kötü” vs.. diyenler var; fakat Datça’daki turistlere imrenip sudan kendi de nasibini almak isteyen vatandaşa –ki iddiaya göre işsizmiş ve parası da yokmuş–, ona bu muamelenin yapılması, ceza kesilmesi, yani “Giremezsin kardeşim!” demenin de ötesinde ceza kesilmesi, gerçekten üzerinde çok durulması gereken bir husus. 

“Yerli ve millî” olma iddiasındaki iktidarın, kendi vatandaşına revâ gördüğü bu muamele üzerine aslında çok şey söylenebilir — söylenmesi de lâzım. Fakat işin içerisine birçok şey girdiği için, doğrudan siyaset girdiği için, birçok insan bunda imtinâ ediyor; ama aslında o fotoğrafın başlı başına çok önemli bir tartışmayı; daha doğrusu bir yanda denize girebilen turistler bir yanda ceza yiyen vatandaş fotoğrafının, Türkiye’nin ülkeler liginde hangi kümede yer aldığını göstermesi anlamında çok mânîdar olduğunu düşünüyorum ve bu anlamda Necip Fazıl’ın –ki Erdoğan’ın da çok okuduğu bir şiirdir, Türkiye’de İslâmî hareketin en çok şiirlerinden birisidir– bu “Sakarya Türküsü”ndeki “öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya” cümlesinin AKP iktidarı döneminde insanların karşısına çıktığına böylece tanık oluyoruz. İnsanın aklına George Orwell’in o meşhur Hayvanlar Çiftliği kitabı geliyor. Orada şöyle bir cümle vardı — herkes bir şekilde duymuştur: “Bütün hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar daha eşittir”. Orwell bu kitabı komünist rejimi eleştirmek için, dünyadaki komünist rejimleri eleştirmek için kaleme almıştı; ama bütün bu türden otoriter ve totaliter rejimlerin temellerinin de aslında eşitlik iddiası ile bir eşitsizlik olduğunu çok iyi biliyoruz ve maalesef şu anda Türkiye’de de bunu en şiddetli bir şekilde yaşıyoruz. Türkiye’de tekrardan eşitliğin hâkim olduğu –tekrardan diyorum, ama hiçbir zaman tam anlamıyla bu olmadı, onu da biliyorum–, ama eşitsizliğin bu kadar aleni bir şekilde gözlere sokulmadığı, eşitliğin bu kadar aleni bir şekilde çiğnenmediği ve bunun bir maharet gibi gösterilmediği günlerde buluşmak dileğiyle diyorum. Ve dediğim gibi, bugün daha sonraki yayınlarda da ben yine burada olacağım, beklerim. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus