Ömer Faruk Gergerlioğlu, cezaevinden Medyascope’un sorularını yanıtladı: “Hiçbir gücün değiştiremeyeceği bir yönetim sistemi oluşturmadığımız sürece daha çok yolsuz bakan, devlete yaslanan dolandırıcı tüccar, iltimasla yükselen bürokrat çıkar”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir sosyal medya paylaşımı nedeniyle 21 Şubat 2018 tarihinde “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan iki yıl altı ay hapis cezası verilmişti. Yargıtay’ın bu cezayı onamasının ardından hakkındaki karar, 17 Mart günü Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu’nda okundu ve Gergerlioğlu’nun milletvekilliği düşürüldü.

17 Mart’ta “Adalet Nöbeti” başlatan Gergerlioğlu, 21 Mart sabahı hakkında başlatılan başka bir soruşturma nedeniyle Meclis’te gözaltına alındı. Aynı gün serbest bırakılan Gergerlioğlu’na 18 Mart’ta Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hakkında kesinleşen hapis cezası uyarınca 10 gün içinde teslim olması gerektiğini bildiren bir tebligat gönderildi. Bu gelişmelerin ardından Meclis’te başlattığı Adalet Nöbeti’ni HDP Genel Merkezi’nde devam ettiren Gergerlioğlu, teslim olmayacağını söyledi. Hakkında 10 günün sonunda yakalama kararı çıkarılan Gergerlioğlu, 2 Nisan’da tutuklandı.

2 Nisan’dan beri kesinleşmiş hapis cezasını çekmek üzere Ankara Sincan Cezaevi’nde bulunan Gergerlioğlu, avukatları aracılığı ile Medyascope muhabiri Özgür Özdemir’in sorularını yanıtladı:

Size verilen tebligat süresinin bitmesinin ardından polisler sizi tutuklamak için evinize geldi. Bize o günü anlatır mısınız? Neler yaşadınız?

10. gün bitip, 11. günün akşamı olunca polisler eve geldi. Kapıyı açtığımda onlarca polis arasından bir tanesi kamerayla çekmeye başlamıştı. Onları çay içmeye davet ettim, “Hazırlanmam gerekir, biraz bekleyin” dedim, kabul etmediler, dışarıda beklediler. Bunun üzerine tuvalet ihtiyacımı gidermek ve akşam namazımı kılıp çıkmak için lavaboya gittim. Namazı kılıp odadan çıkmıştım ki evin içine izinsiz girdiklerini gördüm. Paltomu giydim, ayakkabılarımı aldım ve bu arada kameralara son kez bir-iki cümle söylemek istedim. Çünkü süreç en baştan sona kadar hukuksuzlukla doluydu ve bana özel bir yargı ve yürütme, hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığı (yasama) faaliyeti vardı. Halkın hakkı haramice çiğneniyordu. Polis, Abdullah Koç vekilimiz ve oğlum Salih’in kamera çekimlerinden rahatsızdı ve Salih’in kamerasını özellikle engellemeye çalışıyordu. Ayakkabıyı elime alıp kapı önüne çıkıyordum ki koluma giren uzun saçlı polis amiri beni sürükleyerek, iterek, bağırarak kapıdan dışarı attı. Diğer polislerin marifetiyle asansöre bindirildim ama ayakkabımın tekini giyemedim. Asansördeki polis yakama yapışarak, küfür ve tehditlerle direnmemi -zaten kaç gündür direndiğim için kendilerine iş çıktığını söylüyorlardı. Aşağı indiğimde ayakkabımın tekinin getirilmesini istedim ve yürümedim. Polisler tek ayakkabıyla araca binmem için zorlama yaptı, kabul etmedim. 

Ayakkabım gelince giydim, arabaya bindim. Arabada küfür ve hakaretler devam etti. Onlara Meclis’te polisin bir rezalet yaşattığını, bunu evimde, çocuklarımın gözü önünde yaşatmalarının büyük bir ayıp, suç olduğunu söyledim. Hakaretlerine “Terbiyesiz, terörist, b.k” diyerek devam ediyordu uzun saçlı polis amiri. Daha sonra bu kişiyi Meclis’te yaptığı bir işkenceyi teşhir ettiğim ortaya çıktı. Bütün intikam duygularıyla bana hakaret ediyordu. “Asıl terörist insan kaçıranlardır, işkence yapanlardır” diyordum. Her sözüne cevap verip alta kalmayınca, amir yumruğunu kaldırıp yüzüme indirme tehdidinde bulundu. Onlara, “Bir gün size de insan hakları lazım olabilir” diyordum. “Bu güce aldanmayın, yarın güçsüz durumuna düşerseniz, yine insan hakları savunucuları yardıma koşar” diyordum. Ama söylediklerimi umursamayıp çok rahattılar. Sonunda birisi “Bizi tehdit mi ediyorsun?” dedi. Çünkü suç duyurusu yapacağımı söylemiştim. Onlara “Evet sizi hukukla tehdit ediyorum, başka hangi gücüm var ki?” dedim. 

Hastaneye geldiğimiz zaman da doktor darp raporu verdi ve “Nasılsın” dedi. Tartışma ve darptan dolayı kendimi kötü hissediyordum. Göğsümün ağrıdığını söyleyince müşahadede oksijen aldım. Fakat ağrım geçmeyince Elektrokardiyografi (EKG) ve kan tahlillerim alındı. Nabzım 148 tansiyonum ise 140/90 idi, tansiyon düşürücü ve kalp krizi ihtimaline karşı aspirin verilerek kalp krizi tahlilelerim alındı. Sonuçlarım çıkmadan polisin baskısıyla hastaneden ayrıldık. Beni anjiyoya sevk edeceğini söyleyen doktor, tahlil sonuçlarımı görmeden beni hastaneden gönderdi. Hastaneye gideceğimi düşünürken savcılık için adliyeye getirildim. Sıkıştığım halde uzun süre tuvalete götürülmedim, bu işkence gibiydi. Ardından adliyedeki polis tutanağına imza atmam istendi. Tutanağa göre güya polisi ben itmişim, gerçeği yazan şerhi düşerek tutanağı imzaladım. Oradan da yine hastaneye değil cezaevine götürüldüm. Cezaevine girişim yapıldı. Doktor tavsiyesinin üzerinden altı saat sonra geçtikten sonra hastaneye götürüldüm. Orada doktorlar anjiyo kararı aldı. Anjiyo sonrası silahlı jandarma tarafından ön kapıda bekleyen milletvekilleri ve medya kalabalığı atlatılarak kelepçeyle cezaevine götürüldüm.

Hapishanede bir gününüzü anlatır mısınız? Gününüz nasıl geçiyor, neler yapıyorsunuz? Ramazan ayı ve koronavirüs süreci cezaevinde nasıl hissediliyor?

Cezaevindeki ilk günümde karantinaydım. Sabah kahvaltısını yaptıktan sonra avluda biraz volta atıyor ve kitap okuyordum. Sonra günlük tutmaya başladım. Şiir ve makale yazıyor, toplumsal meseleler üzerine muhasebe yapıyorum. Ramazan ayında iftar yemekleri erken verildiği için hep soğuyor. Sabaha kadar televizyon izleyerek, kitap okuyarak ve gelen birçok mektuba cevap vererek vakit geçiriyorum. Buradaki tek canlı sesi avludaki serçe sesleri. Onun dışında mekanik görevli sesleri. Hapishane insani bir yer değil, ruhen zayıf ve iradeniz güçsüzse depresyona girersiniz. Ben ruhen oldukça güçlüyüm. Bu dönemin geçeceğine inanıyorum ve hedeflerim var. Burada 20 günde dokuz kitap okudum. Bayağı bir metin yazdım, dışarıda sosyal medya için avukatlarım aracılığıyla mesajlar gönderdim. Hem iç muhasebemi yapıyor hem de vekilliğimi cezaevinde sürdürmek için okuyor, düşünüyor, yazıyor ve projeler düşünüyorum. Kitap yazma düşüncem olduğu için şu an yalnız kalıyorum, bu benim kendi tercihim oldu. Zorluğa alışkınım, burası bana ideallerimden vazgeçirecek bir yer değil. Tek endişem dışarıya mesajlarımı iletmemek. Bunu şimdi tam istediğim gibi olmasa da yapıyorum. İlk defa ramazanda ailem ile birlikte değilim ancak ailemde haklı bir dava için cezaevinde olduğumun bilincinde. 

Sizinle 4 Kasım 2019 tarihinde Meclis’teki odanızda “Dünden bugüne insan hakları mücadelesi” isminde bir mini belgesel çekmiştik. Orada bize cezaevlerinden size gönderilen hak ihlallerini içeren mektupları göstermiştiniz. Bugün siz de cezaevindesiniz, neler hissediyorsunuz? Cezaevinden Türkiye nasıl görünüyor?

Maalesef daha kötü görüyorum. O gün Meclis’ten eleştiriyordum. Bugün o da elimden alındı. Haramilikle vekilliğim düşürüldü, cezaevine atıldım. Tek başıma yaşadığım tecrübe bile ülkenin hali konusunda fikir verebilir. Zaten subjektif verilerin ötesinde, tüm objektif insani hukuki gelişim endeksleri, demokrasi, hukuk ve ekonominin kötüleştiğini gösteriyor. İyiye giden bir şey yok. Merkez Bankası’nın rezevlerini gizli satılsa bile iyiye giden bir şey yok. Halkın cebinden kalıcı olarak alınan paralarla iktidar saltanatı devam ettirilmeye çalışılıyor. İktidar hakikaten bir aile şirketine dönüşmüş durumda. Denetlenebilirlik ve hesap verilebilirlik kalmayınca yaşanan bu. 

Bana gelen mağdur mesajları bitmedi, şimdi Meclis yerine cezaevine gönderiyorlar. Umut azalmış, karamsarlık artmış durumda. Ama ben yine iyimserlik dostuyum. Bu ülkeyi bu halde bırakırsak kurtaracak kimse kalmaz. Millet, devlete sorgulanamaz bir güç olmadığını demokrasi ile söylemelidir. Ülke tek adam ve ortağı tarafından uçuruma sürükleniyor. Çıkar ve ideolojilerinden başka düşündükleri bir şey yok. Tüm ilkeler ayaklar altında, muhalefet ise yetersiz kalıyor. Daha aktif ve siyasi üretkenlik lazım. Yoksa laf ebeliğinden başka bir şey cıkmaz ortaya. Düşünsel, sosyolojik ve ekonomik üretimi, muhalefet tüm toplumu ekseninde toplamadan yapamaz. Bunu hep ön planda tutmalı. 

Partinizin adalet nöbetinde size destek verdiğini belirtmiştiniz. Cezaevi sürecinde de partinizden güçlü destek hissediyor musunuz? Diğer muhalefet partileri ve milletvekilleri sizinle iletişime geçiyor mu? Kimseye bir kırgınlığınız var mı?

Partim baştan beri bana tam destek verdi. Yargıtay kararı açıklanınca Meclis’te kararın okunması süresinde tavrım ne olacaksa destekleyeceklerini söylediler. Direneceğimi söyleyinece hep yanımda oldular. Meclis’teki, Halkların Demokratik Partisi grup odasınde ve HDP Genel Merkezi’nde sürdürdüğüm Adalet Nöbeti’me hep imkan sağlayarak yanımda durdular. Cezaevinde arkadaşlarımın Meclis’te yaptığı konuşmalarda bana yönelik desteklerini izliyorum. Parti avukatımız her hafta görüşmeye geliyor ve polisler hakkında suç duyurumuzun takibini yapıyor. CHP Milletvekili Yıldırım Kaya ziyaretime geldi, Sezgin Tanrıkulu’nun yapmak istediği ziyarete ise Adalet Bakanlığı izin vermemiş. Adalet Nöbeti’mde siyasi partilerden güçlü destek bekledim, maalesef biraz korku, önyargı ve bazı nedenlerden dolayı tedirgin davrandılar. Sayın Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan ve Temel Karamollaoğlu açıklamalar yaptı. Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ise telefon ile aradı ama bunlar daha etkili ve kamusal görünürlükte olmalıydı. Adalet Yürüyüşü’ne tam destek vermiş biri olarak daha güçlü muhalefet desteği beklerdim. Burada mesele sadece ben ve HDP değil, demokrasi meselesidir. Meclis’ten ortaoyunuyla bir vekilin ekarte edilmesidir. Toplumun her farklı kesiminden daha güçlü destek aldım. İşin doğrusu toplum siyasetin önünde.

Tutuklandığınız gün sağlığınızla ilgili sorunlar yaşamıştınız. Sağlığınız nasıl? Cezaevi koşullarında yeterli sağlık hizmeti alabiliyor musunuz?

Tutuklandığımda göğüs ağrısı nedeniyle anjiyo yapılmıştı. Acil patoloji çıkmamıştı. Ama tansiyonum var ve düzenli kullandığım ilaçlara cezaevinde devam ediyorum. Koğuşlar rutubetli ve güneş ışığı yetersiz. D vitamini gibi ihtiyaçlarımı gidermek için daha dikkatli olmak zorundayım. İlaçlarımın temininde sorun yaşamıyorum.

Sincan Cezaevi’nde kitap sınırlamasının olduğunu paylaştınız. İstediğiniz ve alamadığınız kitaplar nelerdir? Şu aralar okuduğunuz kitaplar nelerdir? 

Cezaevinde kitap sınırlaması var. 12 kitabın üstüne çıkamıyoruz. Bu diğer cezaevlerine göre daha kısıtlı bir hali gösteriyor. Altı çizili diye geciktirerek verdikleri kitaplar oldu. 20 günde dokuz kitap okumuş birisi olarak bu sınırlama beni biraz daraltacak gibi duruyor. Kalın kitap tercihinde bulunmaya zorlanıyor insan. Cezaevlerinde insanların kitap okuması teşvik edilmesi gerekirken engellenmesi, kısıtlanması ne üzücü. Vekilken de 12 kitap uygulamasıyla ilgili soru önerisiyle sormuştum. Şimdi ben mağdurum.

Yukarıda bahsettiğim gibi Meclis’teki odanızda cezaevlerinden gelen yüzlerce mektubu bize göstermiştiniz. Size mektup gönderen oluyor mu? 

Cezaevinde bana epey mektup geliyor. Eş genel başkanlarımız, mahpus vekillerimiz ve farklı cezaevlerinden birçok mektup alıyorum. Mektup okumasını severim. Onları okuyup canlandırıyorum. Kimisi eskiden yardımcı olduğum mahpuslar vefa duygusuyla hemen göndermişler. Kimi cezaevindeyken cıkmış, ben içerideyken yani durum tersine dönmüşken gönderen kişiler. Kimi hiç tanışmadığımız halde beni severek takip eden, farklı kesimlerden insanlar. Yurdun dört bir tarafından herkesten geliyor. Bu da beni mutlu ediyor. Çünkü ben sadece bir kesimin değil, mağdur olan herkesin sesi olmaya çalıştım. Karşılık almak için yapmasan da şimdi önemli bir kalpten, gönülden destek yağıyor. O mektuplardaki sorunları sosyal medyadan ihlal olarak duyurabiliyorum. 

Türkiye’de birçok farklı konuda güncel siyasi tartışmalar devam ediyor. Siz cezaevinden Türkiye siyasetine baktığınızda hangi mesele dikkatinizi çekiyor?

Televizyon ve gazetelerden kısıtlı olsa da Türkiye siyasetini takip ediyorum. 128 milyar dolar skandalı, yolsuzluktan istifa eden bakan, Bitcoin hırsızlığının yapılmasının ve hâlâ toplumun bu iktidara destek vermesi çok üzücü. Ben bunun nedeninin muhalefetin etkin bir alternatif üretememesine bağlıyorum. İç ve dış politikada çöken bir iktidarın yüzsüzlüğü, çöreklenmiş çıkarperestler dikkat çekiyor. Tek adamlığın kötülüğü ortadayken etkin bir demokrasi yönelişinin toplum tarafından yapılmaması dikkat çekiyor. Bence sorun yeterli vicdan oluşmaması. Dini, mezhebi, siyasi, etnik kimliklerin bizzat kendisi bir vicdan toplumu olmamızı engelliyor. Zulüm gören güçlenince vicdana göre değil kimliğe göre bakınca, yeni zalimler ürüyor. Siyaset bu kısır döngüden çıkmalı. 

Son günlerde Türkiye’de en çok konuşulan olaylardan biri Malatya Yeşilyurt Belediyesi aracılığıyla Almanya’ya gidenlerin Türkiye’ye dönmediğinin ortaya çıkması ile başlayan “insan kaçakçılığı” tartışması. İktidar partisine ait başka belediyelerin de bu yolla yurtdışına yüzlerce insan gönderdiği iddia ediliyor. Belediyeler eliyle “insan kaçakçılığı” yapıldığı iddialarına Elazığ-Arıcak, Akçakiraz, Baskil, Ordu-Korgan, Tokat-Erbaa ve Bursa-Yıldırım ilçeleri de eklendi. Siz bu gri pasaportla yapılan ve insanların 6 ile 20 bin euro arasında paralar ödeyerek, belediyeler eliyle yurtdışına kaçması olaylarıyla ilgili neler düşünüyoruz?

Yeşilyurt Belediyesi’nde ortaya çıkan, bir süredir çıkar ilişkilerinin ürettiği bir pasaport skandalının varlığı, ülkedeki gerilemeyi baskıcılığı, çürümeyi ve yozlaşmayı göstermesi açısından çarpıcı. Gücün egemen kılındığı, bizzat İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun lümpen ve hakaret dili kullandığı bir bakanlıkta herkes işi ahbap-çavuş ilişkileri ve güce yaslanmayla götürür. Bitcoin sahtekarlığının da AKP’deki “pudra şekeri” kullananın da İçişleri Bakanı’yla fotoğrafı çıkıyor. Demek fotoğrafı çektiren güç devşiriyor. Gücün, zulmün, hakaretin hakim olduğu bir toplumda daha başkası çıkmaz. Ne ekerseniz onu biçersiniz. Boşuna mı hak, adalet diyen bizler cezaevinde, para ve güç diyenler iktidarda? Türkiye’de hiçbir gücün, kimliğin değiştiremeyeceği bir yönetim sistemi oluşturmadığımız sürece daha çok tek adamcılık, yolsuz bakan, devlete yaslanan dolandırıcı tüccar, iltimasla yükselen bürokrat çıkar. 

Son olarak sizi sevenlere ne mesaj verirsiniz?

Ülkede zaten olağanüstü hal (OHAL) döneminde çok artan bir beyin göçü vardı. İnsanlar ne yapıp edip Türkiye’den ayrılmak istiyor. Bir de böyle yolsuzluklar zemini varsa insanlar topluluklar halinde yurtdışına gidiyor. Hukuk devleti olmazsanız, devleti çeteler yönetir. İşte şimdi çeteler ve belediyeler versiyonu sahnede. Daha gizlenen nice devlet eliyle oluşturulmuş sahtekârlıklar var. Bilemiyoruz ama hissediyoruz. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus