Adını Koyalım (7) – Sedat Peker videoları: Muhalefet ne yapmalı? Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan Özpek, Kemal Can & Ruşen Çakır tartışıyor

Bu yayında Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan Özpek, Kemal Can ve Ruşen Çakır, Sedat Peker videolarına karşı muhalefetin tutumuna ek olarak Meral Akşener’in HDP’nin Millet İttifakı’ndan ayrı aday çıkarması önerisini ve HDP’ye açılan kapatma davasını da tartıştı.

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi akşamlar. Henüz adını koymadığımız dörtlü programımızda bu hafta yine Burak Bilgehan Özpek, Ayşe Çavdar ve Kemal Can ile birlikteyiz. Arkadaşlar merhaba, şimdi iyi akşamlar diyorum, ama bunu biraz erken kaydediyoruz. Kemal görüldüğü gibi zaten günlük güneşlik yerde, ama akşam primetime’da yayınlanacak. Henüz adımız yok, çok isim önerisi var, siz de görüyorsunuzdur. Kafam çok karıştı açıkçası. En son bizim Tanıl Bora “Dört yol ağzı” önerdi. Eğer mutabıksanız, onu verebiliriz, Tanıl’a da kıyak olur. O “İyi başlık atarım” dedi, ama ben çok emin olamadım. Her neyse, “Dört yol ağzı”nı bir kenara koyalım ve biz şimdi yine adsız olarak devam edelim. Bugün daha çok muhalefet konuşacağız ve ilk olarak Sedat Peker’i ve muhalefetin Sedat Peker’e bakışını konuşalım. Tam bu yayına karar verdik, konuyu saptadık; sonra Sedat Peker meğer muhalefete de çakmış. O tweet’leri yeni gördüm ben; yayına girmeden hemen önce gördüm. Diyor ki: “Organize suç örgütü lideri diyebilirsiniz, ama daha ileri gitmeyin; yoksa sizinle de uğraşırım” gibi, muhalefete doğrudan söylüyor. Her neyse, Ayşe sen şimdi Gazete Duvar’da çok kapsamlı bir yazı yazdın, tam da bu konuyu ele aldın. Zaten bu programın da ilhamı bu yazı oldu, açıkça söyleyeyim, teşekkürler onun için. Eleştiriyorsun ve sosyal medyada onu da görüyorum: “Yine muhalefeti eleştiriyorsun” diye itirazlar geliyor, “Evet” diyorsun. Şimdi nedir? Sedat Peker konusunda muhalefet… Tabii genel bir şeyden bahsediyoruz, ama sen onları ikiye de bölmüşsün grup halinde. Nedir? Muhalefet ne yapıyor? Ne yapmıyor? Ne yapmalı sence?

Ayşe Çavdar: Normal bir zamandaymışız gibi davranıyor. Muhalefet zaten bunu ne zamandır böyle yapıyor. Esasında 2018’den beridir bizim gayet olağanüstü bir dönemde olduğumuzun altını çizerek siyaset yapması gerekirken, normal koşullar altında siyaset yapıyormuşuz gibi yapıyor ve burada çok kötü bir şeye alet oluyor. Bütün bu koşulların, yani Türkiye’nin 2018’den beri, 2017’den beri içinde bulunduğu koşulların normalleşmesine katkıda bulunuyor. Bu anlamda da hakikaten iktidar koalisyonunun, MHP-AKP koalisyonunun işini çok kolaylaştırıyor. Şu anda ortaya çıkan şey; zaten geçmişe dönük olarak da hiçbir şeyin normal olmadığını, her şeyin gayet anormal olduğunu gösteriyor. Bundan kastım ne? Hukukun dışında, hukuk normlarının dışında gerçekleştiğini gösteriyor bana. O zaman buna göre bir pozisyon alması lâzım. Fakat şu anda zaten kendileri de söylüyorlar; yani “Bunu çok fazla şey yapmaya gerek yok”. Kendileri diyorlar ki: “Zaten gidiyorlar. Biz geleceğiz”. Peki, siz geldiğinizde ne olacak? Benim önermem şu: Şimdi yapacağınız muhalefet gelecekte nasıl iktidar olacağınızı, nasıl bir iktidar olacağınızı gösterir, nasıl hükümet edeceğiniz gösterecek bize. O zaman şimdi yapın bunu. Madem şimdi gidiyorlar, o boşluğu dolduracaksınız; şimdi yaptıklarınızla bize ne vaat ettiğinizi gösterin; bu sadece söylemekle olmaz. Medyascope’ta yine Yunus Emre’yi dinledim. Başlığı görünce bir şeyler yazdım, sonra haksızlık etmeyeyim diye oturdum gerçekten dinledim. Ve söylediği şey şuydu: “Bize destek olacaksınız, biz geleceğiz, her şey düzelecek”. Bunu CHP de söylüyor. Fakat nasıl düzelecek? Ayrıca biz o düzelmenin içinde nasıl yer alacağız? Birkaç ezberden hareket ediyorlar. Bir tanesi: Türkiye lider sever. İkincisi: Toplumumuz muhafazakârdır. Üçüncüsü: Bizden radikal çözümler beklemeyin, çünkü toplum radikal çözümleri onaylamaz. Fakat elimizde şu anda var olan durum, sadece siyasetin çöktüğü değil –siyaset zaten çökmüştü, onu geçen yayınların birinde söylemiştim; 7 Haziran 2015’te yenilgiyi kabul etmeyerek siyaseti ortadan kaldırmaya girişti zaten AKP– fakat devletin bütün kurumları ile çöktüğüne dâir de bir hayli işaret birikmiş vaziyette. Sedat Peker konusu bence burada devreye giriyor. Çünkü devletin nasıl işlediği konusunda bize bir hikâye sunuyor. Şimdi bugün gene şeyi yazdım, dedim ki: “Herhangi bir Avrupa ülkesinde –öyle acayip bir Avrupa ülkesi olmak zorunda değil, yani demokratik teamüller, meclisler vs. öyle bir yer olmasın; Yunanistan olsun, İtalya olsun mesela, onlar da mafyaları ile derin devletleri ile çok ünlüler–, öyle bir yerde bir mafya babası çıkıp, Sedat Peker’in yaptığı gibi, “Ben bu devlet için bu hükümet esnasında şunları şunları yaptım” deseydi ne olurdu? Muhalefet öyle bir ortamda ne yapardı? Muhalefet bize iki şey söylüyor; diyor ki: “Meclis çalışmıyor; zaten Meclis’te bir şey yapmıyoruz”. Peki, Meclis’i çalıştırmak için ne yapıyorlar? Bayağı ezberden, kötü yazılmış soru önergeleri veriyorlar. Sonra da diyorlar ki: “Bak, AKP-MHP oylarıyla reddedildi”. Bir kere o soru önergelerini iyi yazmaları gerekiyor, yani her şeyden önce. Gene reddedilecek ama, o soru önergelerini toplumla iletişime geçmek ve toplumla angaje olmak için kullanmaları gerekiyor. Bunu yapmıyorlar. Meclis çalışmıyor mu? Çalıştırılmadığını, nasıl çalıştırılmadığını herkesle beraber konuşmaları ve tartışmaları, göstermeleri gerekiyor. İkincisi, madem Meclis’te çalışmıyorlar, peki, öyle olsun, sosyalist partiler yaptılar, gördünüz, HDP de yaptı: Bir tür ortaklık kurdular ve “Biz bunu araştıracağız” dediler. Ahmet Şık senin programında söyledi, “Halkın iddianamesini yazacağız” diye. Bence CHP bir şey yapabilir, diyebilir ki: “Ana muhalefet partisi olarak madem bu Meclis’te bizi çalıştırmıyorlar, gelin, siyasî partiler Meclis’in dışında bir araştırma komisyonu kuralım. Biz bu bilgileri toplamaya çalışalım, Meclis’te yapmamız gereken şeyi yapalım; ondan sonra da seçimleri kazandığımızda ve Meclis’e geldiğimizde böylece kalmayacak, orada check ederiz, bir daha kurarız bu komisyonu ve biz bundan temizlenirken, yeni dönemi, bundan sonraki Türkiye’yi, AKP sonrasını kurarız.” Burada Sedat Peker’i aktör falan yerine koymuyorum; fakat Sedat Peker’in söyledikleri, kendisi de içinde bulunan birisi olarak devletin nasıl çalıştığını veya çalışmadığını, devletin neye dönüştüğünü bize söylüyor. O bilgiler çok kıymetli. Bir şey daha var: Herkes diyor ya? “Bilmediğimiz bir şey söylemiyor ki bize; tamam işte, biz zaten bunları biliyorduk.” Sedat Peker yüzünden değil, ama şimdi bir tane tanığımız var, sağlamasını yapabiliyoruz. Bize birtakım deliller sunan birisi var ve onları da hesabın içerisinde katarak daha evvel dinlenmemiş, dikkate alınmamış kim varsa onları dinleyebiliriz. Biz de çıkartırız bu raporu, bir Meclis dışı Meclis raporu çıkartırız, sonra da deriz ki: “Biz bununla ilerleyeceğiz”. Bunu yalnız bu konuda yapmak zorunda da değil üstelik muhalefet. Her konuda yapabilir; çünkü zaten işleyen tek bir konu yok ki. İşleyen tek bir kurum bile yok şu anda Türkiye’de. Bütün kurumlar aynı durumda. Büyük meseleler aynı durumda. Benim önerdiğim buydu sadece. Yani söylediğim: Muhalefeti eleştirmemek bir yere kadar. Şimdi, “armut piş ağzıma düş”, bunu bekliyor şu anda. “Zaten AKP-MHP koalisyonu kendini imha edecek, biz de şey yapacağız, işte seçim kazanacağız ve geleceğiz.” Bu bana çok romantik ve çok ütopik bir şeymiş gibi geliyor ve bu öyle olmayacak — çok belli öyle olmayacağı. Şu anda AKP ve MHP’nin… birazdan konuşacağız, mesela Bahçeli’nin Ahmet Şık hakkında söylediği şey, bu işin o kadar kolay olmayacağını gösteriyor. Peki, biz bu ağır şiddeti dengeleyebilmek için ne yapacağız? Mesela şey diyor: “Toplum muhalefet etmiyor, toplum harekete geçmiyor.” Harekete geçip toplum ne yapacak? Yani sen toplum harekete geçtiği hangi zamanda toplumun arkasında durdun? Tamam, muhalefette bile olsan, Meclis’teki varlığını ya da belediyelerdeki varlığını kullanarak ne zaman toplumun arkasında durdun ki, şimdi “Toplum muhalefet etsin de ben oradan güç alıp gideyim” diyesin. Yani bunu yapamayacağına göre, toplumun önüne düşmen gerekiyor. Yani bir adım atman gerekiyor? Nerede olacak? Herkesin konuşabileceği, herkesin olup biteni dinleyebileceği, her şeyin herkesin önünde olup biteceği, kendini böylece bir parçası hissedebileceği bir düzen, bir mekanizma kurması gerekiyor. Ama hayır. Şunu yapıyor yani: “Biz gelince işler düzelecek”. Nasıl düzelecek bilmiyoruz. Nasıl muhalefet ettilerse öyle iktidara gidecekler sonuçta. Bunun üstesinden nasıl geleceğiz? Yani biz muhalefetteyken bu insanlara güvenmedik, iktidarlarına nasıl güveneceğiz? Buna göre cevap vermeleri lâzım.

Ruşen Çakır: İstersen biraz nefes al.

Ayşe Çavdar: Teşekkür ederim, tamam. 

Ruşen Çakır: Burak, seninle devam edelim. Şimdi, başta Sedat Peker şöyle bir şey yapıyordu sanki — ben öyle algıladım: “Benim bir hesabım var, ben bu hesabımı göreceğim; sizler de izleyin, bakın, işte hakem olun ya da seyirci olun” falan. Ama sonlara doğru, özellikle son videoda, doğrudan oyuna katılmaya çağırıyor insanları ve hatta diyor ki: “40 yaşın altındakilere sesleniyorum; muhalefeti ya da gazetecileri harekete geçirin” diyor. O da artık oyuna insanların sokulması gerektiğini söylemeye başladı. Şimdi, Ayşe’nin de özetlediği gibi, hepsinde olmasa bile muhalefetin değişik kanatlarında birazcık şöyle bir hava var: “Yesinler birbirlerini. Dinsizin hakkından imansız gelir. Onlar aralarında nasıl olsa birbirlerini tüketecekler, biz de ortalık açıldıktan sonra ülkeyi alacağız, temizleyeceğiz” vs.. Bunu sen de mi böyle görüyorsun, yoksa aslında muhalefet o kadar da kötü değil mi diyorsun?

Burak Bilgehan Özpek: Ben o kadar da kötü olmadığı kanaatindeyim, eksik bulduğum taraflar var — buna rağmen. Mesela bütün bu meseleyi siyasetin finansmanı ve medyanın finansmanı gibi konuları meydana getirerek hakikaten daha farklı bir mecrada tartışabilirler. Ancak bu tartışmanın içerisine, yani Sedat Peker tartışmalarının içerisine girip ya da onun peşine takılıp bir siyaset üretmenin şu aşamada çok mantıklı olduğu kanaatinde değilim ben — onu açıkça söyleyeyim. Çünkü Sedat Peker bu otoriter iktidar mekanizmasının bir ortağıydı, bir üyesiydi. Ve bu konuşmalarının siyasî amacının ne olduğunu ya da kişisel amacının ne olduğunu hiçbirimiz bilmiyoruz. Yani Sedat Peker’in kişisel aile meselesi, birdenbire memlekette çok büyük bir değişim fırtınasına döndü ve bu bir ay içerisinde oldu. Dolayısıyla siyasî amacının ne olduğunu, sistem içerisine hangi aktörle münasebetinin olduğunu veya sistem dışında uluslararası düzeyde hangi aktörlerle münasebetinin olduğunu bilmiyoruz. Yani bunu itham etmek için söylemiyorum; bilmiyoruz hakikaten, siyasetçiler de bilmiyor. Dolayısıyla o söylemler üzerinden bir siyaset inşa etmek bence siyasetçilere çok mantıklı gelmiyor, çok riskli geliyor — bunu söylemek lâzım. İkinci olarak şöyle bir şey var: Yani hakikaten bunların hepsi biliniyordu; 17-25 Aralık gözümüzün önünde yaşandı ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin siyasî ikbaline bir halel gelmedi, tam tersine 17-25 Aralık’taki skandallar üzerine söylem üretenler, mesela Can Dündar yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Yine o konuda söylem üreten, röportaj yapan Devlet Bahçeli, sistemin çok önemli bir aktörü haline geldi. Burada aslında bu riskli işlerin sonrasında yaşananlar da hepimizin gözü önünde oldu. Dolayısıyla aldığımız pozisyon hakikaten çok ilkesel bir pozisyon olmak zorunda. O ilkesel pozisyon da hani çok kanlı canlı meselenin içerisine girmediğiniz için toplumsal muhalefeti pek tatmin etmiyor. Toplumsal muhalefete baktığınız zaman, yani Türkiye’de kuvvetli bir toplumsal muhalefet var mı? Ben bu konuda da çok emin değilim açıkçası. Yani toplumsal bir tepki var, bunu sosyal medya kanallarından görebiliyoruz; fakat insanların şu anda Sedat Peker’in söylediklerini bir şekilde kendi pratik hayatları üzerinden düşünmesi ve buna bu şekilde tepki vermesi gerekiyor. İnsanların şu anda uğraştıkları meseleler, hakikaten Marina’ya hangi derin devlet aparatının çöktüğü falandan ziyade, bir şekilde yaşadığı pratik hayatı sorgular, ekonomiyi sorgular; bunlar arasında korelasyonu kurmakta zorlanıyor bence insanlar. Siyasetçilerin burada belki bir tavrı olabilir. Yani bu ikisi arasında, Türkiye’deki kirli paranın temiz parayı kovduğu, servetin birkaç kişinin elinde toplandığı, dolayısıyla halka yansıtılmadığı gibi analizler yapılabilir. Fakat bu, Sedat Peker’in davası üzerinden meseleyi hükümetle muhalefet arasındaki bir meseleye dönüştürmeye gelmemeli bence.  Çünkü şunun için söylüyorum bunu: Sedat Peker aslında çok dar bir ajanda ile gidiyor. Ajandasını genişletemiyor Ruşen Abi. Yani mesela Tayyip Bey’i topa sokamıyor. Bence buna cesaret edemiyor. Çünkü Fethullahçılar gibi karikatürize olma ihtimali var. Açık söyleyelim: Yani Türk sağının, Sedat Peker’in Tayyip Bey’le hesaplaşması durumunda, onun Fethullahçı söylemlere hapsolmuş gibi görünme ihtimali var ve itibarsız gibi görünme ihtimali var. Burada öyle bir tehlike var. Yani o tehlike bence muhalefet partileri için de var, Sedat Peker için de var. Dolayısıyla meseleyi çok daha daraltarak mevzi mevzi giden bir Sedat Peker görüyoruz. Şimdi bu meseleyi aniden muhalefet-iktidar dikotomisine oturttuğunuz zaman, Sedat Peker’in söylemleri iktidar içerisinde murat edilen etkiyi yaratmayabilir. Sedat Peker’in andığı isimler teker teker gidiyor farkındaysanız, ufak ufak koparıyor. Yani bugün, AK Parti içerisinde Süleyman Soylu gibi bir mesele vardı bir ay öncesine kadar. AK Parti içerisindeki grupların da Süleyman Soylu gibi bir meselesi vardı. Bana sorarsanız Tayyip Bey’in de Süleyman Soylu gibi bir meselesi vardı. Artık Süleyman Soylu gibi bir meselesi yok bu insanların. Süleyman Soylu görevini korumuş olsa da, artık eski ağırlığında, eski otonomisinde hareket edemiyor; AK Parti içerisindeki siyasî kariyeri oldukça sınırlı bir hâle geldi, çok bağlam değişmezse. Süleyman Bey’in anlaşılıyor ki bir şekilde Türkiye’deki güvenlik atmosferini medya üzerinden yürütmek gibi bir planı da olmuş ve onunla işbirliği içerisinde olan gazeteciler de var — bunlar da teker teker gidiyorlar. Mehmet Ağar Marina’daki görevinden istifa etti; o da büyük ölçüde artık son derece itibarsız. Yani hiç kimse artık Mehmet Ağar’la, hiçbir siyasetçi Mehmet Ağar ile birlikte poz veremez. Dolayısıyla aslında bu cepheyi çok fazla genişletmediğiniz zaman, hükümet mekanizması kendi içerisinde daha hızlı ve daha hoyrat bir çatışma yaşıyor gibime geliyor bana açıkçası. O yüzden bu meselenin içerisine doğrudan dahil olmak yerine, yolsuzluklarla ya da bu tip mülkiyete el koyma, gasp etme faaliyetleriyle halkın yoksulluğu arasında korelasyon kurmaya gayret edebilir muhalefet partileri. Hukukun olmadığı ve kişilerden bağımsız bir devlet aparatının olmadığı bir durumda, devletin hızlı bir şekilde mafyalaşabileceğinin, mafyanın da hızlı bir şekilde devletleşebileceğinin altını çizebilir. Bu da hukukun üstünlüğü gibi, yargı bağımsızlığı gibi konuları bizim gündemimize getirir ve savcıların niçin harekete geçmediği şeklinde bir söylem üretilebilir; ama meselenin içerisine doğrudan dahil olup bu meseleyi bir iktidar-muhalefet zıtlığına, karşıtlığına oturtmanın ben çok da fayda sağlayacağı kanaatinde değilim açıkçası.

Ruşen Çakır: Kemal, seninle bir yayında –artık hangisi olduğunu karıştırıyorum, ama “Haftaya Bakış”taydı herhalde–, meâlen şöyle bir şey demiştin: “Artık bu olay Sedat Peker’i de aşan bir boyuta doğru seyrediyor”. Ama hâlâ bakıyoruz ki Sedat Peker tek başına uğraşıyor. Her ne kadar milyonlarca kişi izlese de, takip etse de, onun söylemini dolaştırsa da, deminden beri Ayşe’nin ve Burak’ın söyledikleri ve hepimizin gözlemlerine göre, suçladığı isimlerden çok azı topa girip, tatminkâr olmayan açıklamalar yapıyor. Genellikle, Erdoğan başta olmak üzere, doğrudan onu muhatap almama eğilimi çok fazla; ama o da her gün yeni yeni isimler, yeni ilişkiler veriyor. En son Yüksek Yargı’ya el attı, medyaya el attı ya da iş çevreleri, siyaset şu bu… Sürekli yeni aktörlerle, yeni iddialarla ortaya çıkıyor ve sanki tek başına gibi; hâlâ oyunun en önde gelen aktörü, belki de tek aktörü gibi. Ne dersin?

Kemal Can: Şimdi, böyle bir görüntü olduğu doğru; yani görünürde, biraz önce sen de işaret ettin, yani teke tek bir durum. Biraz önce Burak da bahsetti ilk girişinde. Hani böyle kendi meselesini yürüten bir aktör görüntüsü var ve karşısındaki muhataplar da ona cevap vermiyorlar, onun ortaya koyduğu iddiaları tatmin edici biçimde, mâkul biçimde cevaplandırmıyorlar. Ve bu iddialar hukukî zeminde de bir sonuç doğurmuyor, soruşturmalar açılmıyor. Şimdi bu işin bir tarafı; ama ben başından itibaren Sedat Peker’in aslında kendisine cevap verilmesi ya da kendisinin açtığı kişisel kavgada bir sonuç almaya dayalı bir strateji yürüttüğü kanaatinde değilim. Hatta daha önceki oturumda da konuşmuştuk; ben şöyle düşünmüyorum: Yani hep çok fazla dile getirildi, “pazarlık yapmaya çalışıyor” diye; işte, “bazı şeyleri söylemiyor ya da saklıyor” diye; bir kısmını kullanıyor diye. Bazen birtakım kapılar açıyor gibi görünmesi üzerine, “Ya, bir pazarlık yürütüyor” diyerek bunun üzerine çok yorum yapıldı. Ben böyle bir işin yürütüldüğü kanaatinde değilim. Stratejisi büyük ölçüde kendisine cevap verilmesi ya da kendisinin kişisel mücadelesiyle ilgili herkesin pozisyon almasıyla değil, ortaya attıkları ile süre içinde genişçe bir kesimin birbirine karşı pozisyonlarının açığa çıkması üzerine kurulu bir anlatı dizisi yürüttü. Ve ilginç biçimde aslında bunda da kısmen başarılı olduğu kanaatindeyim. Çünkü daha ilk başından beri, hemen Süleyman Soylu bir vaziyet almak durumunda kaldı; o pozisyon aldığı için devamında başka pozisyonlar geldi. Bunlarda kimin ne başardığı önemli değil; herkesin bu yeni durum karşısında pozisyonlarını bir gözden geçirmesi, kendi durumunu bir check etmesi ihtiyacı doğdu. Ve bunları izlediğimiz için biz daha genel bir resim gördük. Yani hakikaten ortaya konulan iddialarla ilgili çok açık birtakım cevaplar verilmiyor. Ama şunu biliyoruz: Bunu ciddiye alsın ya da almasın, birileri bir şeyler yapmaya başlıyor, birtakım pozisyonlar almaya başlıyor. Dolayısıyla aslında on küsur videoda ortaya çıkan ve birtakım kamuoyu yoklamalarında da yüksek inandırıcılık veren şey aslında bu. “Ya, adam bir şeyler söylüyor, savcılar harekete geçmiyor, kimse istifa etmiyor.” Hatta muhatap alınmadığı bile söylenebilir.

Ruşen Çakır: İstersen Kemal, burada araya gireyim, savcılar harekete geçmiyor derken bahsetmemiz gereken bir husus: Cumhuriyet gazetesine haberlerle ilgili soruşturma açıldı. Bir de biliyorsun Medyascope’ta yaptığımız yayından dolayı Ahmet Şık’a hem soruşturma açıldı, hem de Devlet Bahçeli bugün çok sert tehditler savurdu — onu da bir not olarak düşelim. Yani o kadar ciddi iddianın içinden bir tek Kutlu Adalı meselesiyle ilgili bir soruşturma açılmış gibi duruyor. Onun dışında hemen hemen hiçbir şey görmedik; ama bu olay üzerinden yapılan tartışmalara, bu olay üzerinden yapılan haberlere yönelik bayağı hızlı bir şekilde gidiliyor — Ahmet örneğinde gördüğümüz gibi. Bunu da bir not olarak muhakkak düşmemiz lâzım.

Kemal Can: Evet,  yani o Kutlu Adalı cinayetiyle ilgili soruşturma açılması mecburiyeti bile, Sedat Peker’in kardeşinin savcılığa gidip ifade vermesiyle ilgili, yani bir tür mecburiyetten açıldı o soruşturma, çünkü birisi gidip bir suç ikrarında bulunuyor. Ve o yüzden açılıyor. Demin dediğin örneklerde ise, aslında şunu doğruluyor: Pozisyona geçmek zorunda hissediyorlar; yani Bahçeli’nin bile hakikaten bütün ölçüleri zorlayan, hakikaten aslında kendisi suç teşkil eden bu konuşmayı yapması –işte, dediğin gibi Cumhuriyet’e ve Ahmet’e yine soruşturmalar açılması–, aslında bu bilgilerin kendisinin değil yarattığı etkinin nasıl sonuçlar doğurduğunu bize gösteriyor. Şimdi buradan yola çıkarak, hem Ayşe’nin hem Burak’ın söylediklerinin bir kısmına katılan, bir kısmına biraz eleştirel yaklaşan birkaç nokta söylemek istiyorum. Birincisi: Siyasetsizleştirme meselesi o kadar yakın tarihin işi değil. Yani evet, 7 Haziran 2015 önemli bir milattı ve Türkiye’de bu son iktidar döneminin siyasetsizleştirmesindeki kritik noktalardan, eşiklerden biriydi; ama Türkiye’de siyasetsizleştirme işlemi belki 40-50 yıllık bir şey, ama en kuvvetli biçimde yaslanacağı yer, 1980’in kurmak istediği, büyük ölçüde bugün son hâline gelmiş ve mükemmelleşmiş olan bu “güvenlik devleti stratejisi”. Güvenlik devleti şu anlamda: Sadece ülkenin güvenliğiyle ilgili değil; o hep önceliği olan çarkların güvenliğiyle de ilgili bir şey. Bunun açık veya karanlık bütün iktisâdî arka planının garantisini de oluşturan bir güvenlikten bahsediyoruz. O güvenliğe ilişkin devlet yapılanması, resmî, gayri resmî çeteler ve mafyatik ilişkileri de içine alan bir sistem. Ve bu sistemin üstündeki siyasetin, bildiğimiz siyaset işleyişinin dışında son derece teknik, işte, birilerinin sandıktan çoğunluğu sağlayarak bu güvenlik devletini yönetme ayrıcalığını sağlaması üzerine kurulu, teknik bir mesele haline geldi — neredeyse bir plebisitten ibaret, dolayısıyla bunun sadece kimlik sayımından ibaret bir şeye indirgenmesi. Galiba daha önceki oturumlardan birinde kim söyledi hatırlamıyorum, Ayşe ya da Burak, kaba bir siyaset algısı, yani siyaseti vülgerleştirme, siyaseti böyle çok dar bir alana sıkıştırma. Bu siyasetsizleştirmenin çeşitli sonuçlarını gördük. 90’larda hem 28 Şubat’ta hem Susurluk’ta yaşadığımız şey ise aslında bu siyasetsizleştirilmiş güvenlik devleti aygıtına siyasetin gösterdiği dirençle ilgili birtakım krizler. Ve bu her sefer, aslında bir toplumsal ve siyasal talep olarak, bir yenilenme, bir temizlenme, bir arınma, bir yüzleşme, bir hesaplaşma şeklinde yaşanmadı. Sadece oradaki aktörlerin, çalışmayan dişlilerin değiştiği; ama çarkın hep yenilendiği bir şey olarak karşımıza geldi. Aslında 2002 de böyle bir şeydi. 2002’de siyasette AKP’nin sağladığı şey, çok büyük bir kalabalığın rızasını getirmek. Bütün bunlara baktığımızda, bu siyasetsizleştirmeyi ve aslında toplumun siyasetle ilgisini kaybetmediği ama bağını kaybettiği süreci çok daha derin yaşadık. Ve bugün, işte muhalefet için zaman zaman gündeme getiriliyor ya? “Sine-i millete dönsünler” filan diye. Ya, siyasetin dönebileceği bir millet sinesi olup olmadığına çok emin değilim. Şimdi Ayşe, “Toplum ne yapsın?” diyor, haklı olarak; ama açıkçası şu anda siyasetle ilgili problemde, nasıl devletle ilgili problem sadece birtakım liyâkatsiz kişilerin sorunu değilse, siyasetle ilgili problem de liyâkatsiz bazı siyasetçilerin ya da beceriksiz aktörlerin sorunu değil, topyekûn bu toplumun siyasetle kurduğu ilişkiyle ilgili. Siyasetle kurulan bu ilişki değişmeden, devlet algısı ve devletle ilişki de değişmeyecek. Yani hep vurguladığımız, hukuka bağlı, kurumsal kapasitesi yüksek bir devlet işleyişini, toplumun denetimi altındaki bir devlet işleyişini sağlayacak mekanizma siyaset olduğu için, siyasetle ilişki düzelmeden, toplum kendi taleplerini siyaset üzerinde etkili kılmayı yeniden önemsemeden… — Sedat Peker’e tekrar döneceğim: Hani “Patron sizsiniz!” diye arada bir söylüyor ya? Aslında o çok temel bir şeye işaret eden bir nokta ve bence de önemli bir nokta hani; o söylediği için önemli değil, ama kırılan şey bu. Yani bu vekâlet ilişkisi, siyasetle kurulan vekâlet ilişkisi: “Biz birilerini iktidar yapacağız, onlar da bizim için bir şeyler yapacaklar. Ve onların yaptıkları, yeni bir itirazla başka birini getirene kadar sonsuz bir yetkiyle devam ettirilebilecek” kabulünün kırılmasıyla ilgili. Bu açıdan ben toplumsal talebin siyaset üzerindeki belirleyiciliğinin çok anahtar bir rolü olduğunu düşünüyorum. Burak’ın söylediği, “Bu işi muhalefet aktörleri doğrudan bir önemli argüman olarak kullanmalı mı kullanmamalı mı?” meselesini de, daha önceki başka oturumlarda da tartıştık. Bunu HDP’nin kapatma davası meselesinde tartıştık, Boğaziçi olayında tartıştık, hayat tarzıyla ilgili ya da başka konularda tartıştık, dış politikada tartıştık. Ben açıkçası burada da aynı noktadayım. Ben asla bu tür bir iktidar-muhalefet kutuplaşması çerçevesine oturan hassasiyetlere dokunduğu için, “Ya, bir tane mafya lideri söylediği için, bilmem ne olduğu için…” filan diye, öyle bir etiketle etiketlenmeden bu konulara girebilmenin yolunun ilkesel tutum olduğunu düşünüyorum. Aynı şekilde, HDP’yi destekleyip desteklememen, sevip sevmemen önemli değil; onun meşruluğunu savunmak temel bir siyasî gereklilik ve muhalefetin durabileceği çok sağlam bir pozisyon. Dış politika meselesi bu ülkenin çok temel birtakım genel çıkarlarıyla ilgili ilkesel bir çerçeve çizilebilecek bir alan. Ekonomi kezâ böyle. Üstelik bunu doğrudan, “128 milyar nerede?” diye sormanın bence hiç mahzuru yok. Sen mesela buna hiç katılmıyorsun, ama doğrudan da Erdoğan’a sormak. Çünkü Erdoğan bir şahıs değil; o şahsın dilini, kendi kurduğu şahsı kırması gerekiyor muhalefet liderlerinin. Geçen tartıştığımız şey, yani bence kişiselleştirmeyi terse çevirmektir; aynı şekilde salgın meselesi ve bugün Sedat Peker’in ortaya attıkları… İşte, Susurluk meselesi de bir tane kamyona çarpan bir Mercedes ile ortaya çıkmıştı. Nasıl ortaya çıktığının bir önemi yok. Kimin ağzından çıktığının da önemi yok. Ama çok açık biçimde hukuksuzluğun, fütursuzluğun ve çeteleşerek, tamamen yayılmış bir ortak suç organizasyonuna dönüşmüş siyasî pozisyonlar muhalefetin meselesi olmayacaksa, muhalefet bunları şu ya da bu nedenle bugünün rasyoneli içerisinde mesele edemeyecekse, işte Ayşe’nin yazısında eleştirdiği gibi, “Onlar kendi aralarında hesaplaşsınlar ve kalan hasardan ben yeni bir ev kurarım” iddiasını ortaya atarak sıyrılamaz. Bence dışında kalmaması gerekiyor; hiçbir sürecin dışında kalmaması gerekiyor. Şu olması gerekmiyor tabii ki: Sedat Peker bir şey söylüyor, hemen muhalefet aktörlerinin hepsi çıkıp o iddiayı konuşmaya başlıyorlar anlamına gelmiyor; ama çok açık biçimde, bu ülkede bir İçişleri Bakanı çıktı –şimdi Sedat Peker’i bir kenara bırakalım– ve İçişleri Bakanı çıktı, televizyon canlı yayınında dedi ki: “Ayda şu kadar ücret alan siyasetçi var kardeşim, elimde de belgesi var”. Sonra da dedi ki: “Savcı çağırırsa ben bunu söylerim”. Şimdi yani bu akıl alır bir şey mi? Yani şimdi burada, “Vay! Sedat Peker!” Sedat Peker bunu söylemedi, aslında bunu İçişleri Bakanı söyledi. Şimdi bu nasıl? “Ya, buna biz girmeyelim” diye bir şey olabilir mi? Yani ben bunu hakikaten ekonomide de, dış politikada da, salgın yönetiminde de, HDP’nin kapatılmasında da, diğer bütün temel yaşam hakkı ihlâllerinde de aynı çerçeveden ele alıyorum. Burada muhalefetin ilkesel bir tutum almak durumunda. Son bir şey daha söyleyeceğim: Bu eleştirilemezlik meselesi, muhalefet eleştirisi meselesi, aslında biraz önce söylediğim siyasetsizleştirmenin muhalefete de yapışmış olan çok temel bir şeyi. Yani nasıl bugünkü iktidar, “Ülke saldırı altında, bugünlerde bizi eleştirmek hak mı?” gibi, doğrudan bir şeyi bir yasaklama uygulaması olarak ortaya koyabilirken, muhalefetin tam da bunu alıp, “Ya, şimdi bu kadar zorluk var, bu iktidar gibi bir belâ ile uğraşıyoruz, şimdi muhalefeti eleştirmenin sırası mı?” demesi, aynı dilin, aynı aklın ürünüdür. Ve hakikaten, “eleştirilemezlik” lâfını söyleyenden uzak durmak gerek. 

Ruşen Çakır: Bu “Muhalefetin işi mi bu?” meselesinin bizi ilgilendiren bir boyutu da var: Medyaya yönelik olarak da, “Ya, yeter artık! Nedir bu Sedat Peker?” falan diyen bayağı bir insan olmaya başladı. Ama hâlâ insanlar çok ilgi gösteriyor bütün bu tartışmalara. Şimdi buradaki mesele, Sedat Peker’le başkaları arasında saf tutmak vs. değil ki! Buradaki mesele, Sedat Peker’in ortaya attıklarından hareketle Türkiye fotoğrafını daha da netleştirmek ve bunun üzerinden bir şeyler söylemeye çalışmak — ki gerçekten orada, hani ben ortaokul yıllarımdaki solculuğumdan beri okuduğum, devlet-egemen sınıflar ilişkisinin çıplak bir şekilde ve nasıl sakil bir şekilde olduğunu, şu son dokuz videoda net bir şekilde gördüm. Birçoğunu biliyorduk, ama bunları içeriden bir aktörün böyle peş peşe ve kendinden çok emin bir şekilde bunları dile getirmesi ve bir de bunu teatral bir şekilde anlatmasının farkı gerçekten başka oluyor. Neyse, şimdi Sedat Peker Türkiye’nin gündemini belirliyor ve Türkiye’de aslında geride çok da fazla bir şey yok; ama bu arada iki tane olay oldu. Birisi Meral Akşener’in “Millet İttifakı ortak aday çıkartsın, HDP kendisi adayını çıkartsın” önerisi; bir diğeri ise, tam da 7 Haziran 2015 seçimlerinin yıldönümünde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yeniden iddianame ile HDP kapatma davası için Anayasa Mahkemesi’ne başvurması. Her iki olayın da ortasında HDP var aslında, görüyoruz. Mesela Meral Akşener, açıklamasında, “Millet İttifakı ortak aday çıkarsın” deseydi, öyle konuşurduk; ama yanında, “HDP kendi adayını çıkarsın!” deyince, bir tartışma malzemesi çıkıyor. Ne olacak bu HDP meselesi? Yani şöyle söyleyeyim: Türkiye’nin iktidarının bir HDP meselesi var; bir de muhalefetin bir HDP meselesi var. Her an hep karşımıza çıkıyor. Ne diyorsun Burak? Seninle başlayalım.

Burak Bilgehan Özpek: Ben açıklamayı açıkçası o kadar da muhalefet blokunu parçalayabilecek bir açıklama olarak okumadım. Çünkü HDP’yi kriminalize etmedi, HDP’nin meşruluğunu sorgulamadı, bir siyasî parti olarak HDP’nin tek başına aday göstermesi gerektiğini söyledi. Bunu da matematiksel açıdan düşündüğünü görüyoruz. HDP’nin muhalif blok içerisinde yer aldığı zaman mı daha fazla seçmeni çekebileceğini, yoksa ayrı bir parti olarak aday gösterdiği zaman mı daha fazla oy alabileceğini hesaplıyor. Zaten konuşmada da o var. Ayrı bir parti olarak, müstakil bir parti olarak seçime girdiği zaman daha fazla oy alabileceğini, dolayısıyla aslında iktidar cenahının çok daha az bir oy toplayabileceğini düşünüyor. Aslında siyâseten şöyle bir îmâda bulunuyor: Bu HDP ile ittifak meselesi gerçekleşirse eğer, Cumhur İttifakı’nın seçim süreci boyunca bundan başka konuşacak hiçbir konusu olmayacak. Yani Cumhur İttifakı’nın yüklenebileceği tek yer, muhalefetin HDP ile ortak bir aday çıkarttığı ve HDP’ye bazı sözler verildiği ve HDP’nin Kabine’ye ortak olacağı şeklinde bir argümanı olacak. Zaten kriminalleştirme, yani HDP’nin meşruluğunu kabul etmeme üzerine bir politikası, bir söylemi var. Dolayısıyla hem Millet İttifakı partileri, hem HDP, birlikte aday çıkartıldığı takdirde, alması gerekenin çok daha altında bir oy alabilir. Yani işin matematik kısmında böyle bir hesap olabilir. Dolayısıyla ilk turda Millet İttifakı’nın ve HDP’nin ayrı ayrı adaylar çıkartması, aslında ortak adayda uzlaşılması çok daha iyi bir seçenek ancak matematiğin emrettiği üzere, seçimi ikinci tura taşıyacaktır tabii hâliyle. İkinci turdaki HDP’nin kararı ise, artık seçim öncesi yapılan bir anlaşmayı değil, seçim sırasında yapılan bir oy tercihi değişikliğini gösterir. Dolayısıyla HDP elitiyle yapılan bir anlaşmadan ziyade, HDP tabanının gösterdiği bir tavır anlamına gelir. Yani zannediyorum Akşener böyle bir mantıktan hareket etti. Öncelikli olarak matematiksel bir hesap yapıyor; sonra da seçim süresince Cumhur İttifakı’nın kendisine yönelmek için…

Ruşen Çakır: O zaman peki, şöyle bir soruyla devam etmeni isteyeceğim: O zaman ilk turda Millet İttifakı’nın çıkartacağı adayı saptarken, HDP tabanının da yüksünmeden oy verebileceği bir isim herhalde olacak mı diyorsun? Çünkü ikinci tura kalacaksa, yani normal şartlarda Cumhur İttifakı + Millet İttifakı + HDP girerse, muhtemelen ikinci tura kalacak ve en yüksek oy alan Cumhur ve Millet ittifaklarının adayları yarışacak. Dolayısıyla HDP’nin seçmeni belirleyecek seçimi.

Burak Bilgehan Özpek: Öyle gözüküyor. Orada da, HDP’yi ya da HDP seçmenini cezbedebilecek aday profilinin Tayyip Bey’den daha az korkutucu olması ya da tedirgin edici olması gerekir. Yani orada hakikaten, işte bu çift kutuplu seçim sisteminin böyle bâdireleri var. Yani çok istediğiniz adayı seçemiyorsunuz, istemediğiniz adayın seçilmesini önlüyorsunuz. O yüzden, çıkacak aday Erdoğan’dan daha az sevimsiz olduğu takdirde, HDP seçmeninin gidip oy vereceğini düşünüyor olabilir. Bununla birlikle bir de konuşulan, tabii sadece adaya odaklanmak yerine, adayın kabinesi ve programının da çok önem taşıyacağı. Yani kiminle çalışacağı, kabinede kimlerin olacağı ve nasıl bir geçiş programı uygulanacağı da önemli. Dolayısıyla Tayyip Bey’in karşısına sadece bir aday çıkmayacak, bir geçiş programıyla çıkılacak anladığım kadarıyla. O bakımdan HDP seçmeninin, günün sonunda Tayyip Bey’e oy vermek yerine, Millet İttifakı’nın ortak adayı kim olursa olsun ikinci turda yakaladığı potansiyeli oraya yönlendireceği gibi bir hesap söz konusu. Bir de bir şey daha söyleyeyim: İşin matematiği bu kısacası; yani “Bunları söylerken aklından ne geçiyordu?” diye sorduğunuz için söylüyorum. İkinci bir konu daha var, bu da muhalefet içerisindeki tek sağ parti olarak, tek güçlü sağ parti olarak İYİ Parti’nin kalmış olduğu gerçeği. Çünkü bir sene geçmesine rağmen, ne Gelecek Partisi ne DEVA Partisi çok beklenen performansı gösteremedi. Buna mukabil İYİ Parti’nin oy oranı, araştırma şirketlerinin sonuçlarına baktığımız zaman, %10’lardan %15’lere doğru hareket ediyor. Daha önce de söylemiştim: Sağ seçmen bu güç yoğunlaşmasını sever. Eğer iktidar gidecekse, iktidarın içerisinde güçlü bir sağ partinin olmasını da tercih eder. Dolayısıyla İYİ Parti aslında Cumhur İttifakı’ndan kendisine oy geçişini sağlayacak kanalları açmış durumda. O yüzden o kanallardan eğer oy gelecekse, yani AKP-MHP seçmeninin oyları gelecekse, bu kanallardan gelecek oyları kendisine çekebilmek için şu aşamada HDP ile bir arada görüntü vermemek gerekir.

Ruşen Çakır: Evet Ayşe, kaldığımız yerden seninle devam edelim. Evet, bu HDP’nin hem kilit olup hem de kenarda tutulması hâli… böyle bir sorunsalımız var.

Ayşe Çavdar: Ben HDP probleminin muhalefetin geç ve zor öğrenmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Çünkü geçen sene geçerli olan bazı argümanlar, aslında bu sene geçerli olmayabilir. Mesela Cumhur İttifakı’nın bir seçim propaganda süreci boyunca –ki öyle bir seçim de yok ortada şu anda–, propaganda süreci boyunca, “Ah bak! Bunlar da HDP ile iş tutuyorlar” demesi, şu an itibariyle… — çünkü dünkü Türkiye’de değiliz, geçen seneki Türkiye’de değiliz; bugün artık başka bir Türkiye var. Neden? Çünkü parçalanmakta olan bir AKP-MHP koalisyonu da var. Bugün mesela Devlet Bahçeli, “Siyasî etik yasasını da tekrar gündeme getirelim” dedi — ki o siyasî etik yasası, hatırlarsanız eğer, Davutoğlu ile Erdoğan arasındaki en büyük meselelerden bir tanesiydi. Niye şimdi durduk yere, geldi de söylendi? Atıyorum; Peker henüz Bahçeli ve MHP ve diğer ilişkiler hakkında konuşmaya bile başlamadı, falan filan. Dolayısıyla aynı yerde değiliz; şimdi artık başka bir yerdeyiz. Dolayısıyla burada belki de Cumhur İttifakı’nın, “HDP ile anlaşmanın bir yolunu buldular bak” demesi, Millet İttifakı’nın negatif hanesine, eksi hanesine yazılmak zorunda olmayabilir. Aksine, ben Akşener’in “HDP kendi adayını çıkarsın” lâfının, iki nedenle HDP hakkındaki kapatma davasını neredeyse teşvik ettiğini düşünüyorum. Çünkü Kürt meselesi AKP’nin de zayıf karnı aynı zamanda. Dikkatinizi çekerim: AKP MHP’ye mecbur değildi; açılımdı, çözüm süreciydi bilmem ne falan filan yürütülürken, o kadar da kendi tabanından kötü sinyaller almıyordu. Şimdi eğer AKP, HDP seçmeninin bir şekilde Millet İttifakı’na gidebileceğini, onların cumhurbaşkanı adayına destek vereceğini düşünmezse, HDP’yi kapatma konusunda eli kolaylaşacaktır. Çünkü o aslında MHP’nin talebi biliyorsunuz. Eğer bir şekilde Millet İttifakı HDP ile açık oynarsa, yani elini açıp oynarsa, şeyden bahsetmiyorum açık müzakereden bile bahsetmiyorum, açık bırakırsa elini, yani orada müzakereye açık olduğu izlenimini en azından bırakırsa, AKP’nin HDP’yi kapatma yolundaki iştahının kapanacağını düşünüyorum. Açıkçası işte o zaman Kürt seçmen elbette AKP ile kozunu başka türlü oynayacaktır. Millet İttifakı da ihtimallerden bir ihtimal olacaktır. Fakat geçen gün Meral Akşener “HDP kendi adayını çıkarsın” diyerek HDP ile Millet İttifakı arasına kendisini bir siper gibi, bir duvar gibi koydu ve bence 7 Haziran’da o iddianamenin Yargıtay Savcılığı’ndan tekrar çıkmasını kolaylaştırmış oldu, iktidarın elini güçlendirmiş oldu. Bundan uzak durması gerekiyor; yani bu olacak iş değil gerçekten. Çünkü Kürt oyları Millet İttifakı’na gitmezse, Millet İttifakı hiçbir şey yapamayacak. Ayrıca şunun da yanlış bir düşünce olduğunu düşünüyorum: İki aşamalı bir seçim — şimdi, Sedat Peker’in peşine takılmayalım diyoruz, ama Sedat Peker değil ki konuşan, konuşan AKP’nin hafızası, kara kutusu. O kutu açıldı ve nelerin nasıl yapıldığını gördük. Böyle bir ortamdayken biz ikinci bir tur bekleyecek miyiz gerçekten cumhurbaşkanlığı seçimlerinden? Yani ikinci turu nasıl garanti altına alacağız? Ya da iki tur arasında Türkiye’nin hâli ne olacak? Yani o 7 Haziran ile 1 Kasım arasında nasıl bir geçiş dönemi yaşadığımızı biliyorsunuz. O hal ne olacak? Yani bunu hesaba katmadan, sanki düzgün ve şiddetsiz bir seçim yapmak konusunda böyle AKP’ye ful güvenir gibi ikinci tur hesapları falan yapmak bana bayağı naifçe geliyor açıkçası, bu da bayağı romantik gelen bir şey. Onun yerine, müzakereye açık olun; ille de anması bile gerekmiyor, sadece müzakereye açık olduğunu söylesin yeter. Desin ki, “Tamam, –Kemal söyledi onu– HDP meşru bir partidir, bu sistemin içinde kurulmuş bir partidir” vs.. Ya, önceki turla ilgili bir iki bir şey söyleyeceğim, çok özür dilerim dönmüş olacağım çünkü: Şu toplumsal muhalefetin ne olduğu konusunda bir anlaşmamız gerekiyor. Toplumsal muhalefet siyasî partilerin içeremediği insanlardan mürekkep. Ve siyasî partiler ne kadar az kapsayıcılarsa, toplumsa muhalefet de o kadar kalabalık. Ama güçlenmeleri için hâlâ o partili muhalefetle bir şekilde ilişki içerisinde olması lâzım. Şu anda gerek İYİ Parti gerek CHP’ye baktığımızda, hatta DEVA ve Gelecek’e baktığımızda da gördüğümüz tuhaf bir şey var, hakikaten tuhaf: Toplumsal muhalefetin rahatlıkla üretebileceği bir dili üretip, sanki bu siyasî muhalefetmiş gibi davranmaları. Siyasî muhalefetin yerindeler ve işte, Meclis’te de varlar. İkisi Meclis’te de var; diğerleri sonuçta partileştiler, örgütlendiler, Türkiye’nin her yerindeler; ama sanki örgütsüz toplumsal muhalefetmiş gibi o türlü lâflar ediyorlar. Yani işte, gayet senin benim de söyleyebileceğimiz, hatta sokaktan geçen herhangi birinin de söyleyebileceği şeyler. Bu da toplumsal muhalefetin onlarla ilişki kurmasını zorlaştıran bir şey. Bize siyasî partilerin mekanizmalar, müzakereler… çok güzel söylüyor Hamit Bozarslan, bu pakt ve mukavele farkı, İrfan’a verdiği söyleşide. Şimdi bir pakt dağılıyor değil mi? “Bizim bir mukavele önermemiz lâzım, farkımız bu olacak” demesi gerekiyor siyasî muhalefetin — eğer siyasî muhalefetse. Neden siyasî muhalefet o? Çünkü partili. Değil mi? Kurumsallaşmış — hesapta öyle bir durum var. Dolayısıyla bunu sağlamadan, böyle bir mukaveleyi açıkça ve herkesin önünde tartışmadan ve imzalamadan… Çünkü biz neden bıktık? Yani Sedat Peker konuşurken aslında Sedat Peker konuşmuyor. Dolayısıyla “Arkasına takılacağımız şey Sedat Peker değil” derken demeye çalıştığım ne? Bu pakt yönetti değil mi bizi? Ve bu pakt konuşuyor; kırıldı ve konuşuyor şimdi. O zaman buna alternatif olarak biz ne önereceğiz? Açık müzakere, açık mukavele önereceğiz. Herkes kuralları bilecek, yerini bilmeyecek kuralları bilecek ve onun çerçevesinde konuşacak. HDP de o mukavelenin içerisinde müzakere gücü nispetinde olacak; DEVA da, Gelecek de, İYİ Parti de, CHP de. Bu kartları açık ve herkesin önünde konuşmadıkları müddetçe de kimseyi ikna edemeyecekler. Tamam, gidiyorum, uzattım, kapatıyorum.

Ruşen Çakır: Evet, çok güzel bir yere getirdi, tam Kemal’e sormayı düşündüğüm soru. Şöyle sormayı düşünüyordum, Burak’la konuştuğumuzdan hareketle, sonra Ayşe de devam etti: İktidarın şu haâliyle ilk turda seçimi kazanması zor gözüküyor kamuoyu yoklamalarına göre. Onun %50+1’i alamıyor olması muhalefetin alabiliyor olduğunu gösteriyor teorik olarak; ama %50+1’i alacak olan müzakereyi yapamıyor. Tam da onu soracağım Kemal. Şimdi Meral Akşener’in bu sözleri ortada, ama vakit var, ne zaman olacağını bilmiyoruz seçimin; neler yaşayacağımızı da bilmiyoruz. Türkiye’de muhalefet ilk turda seçimi kazanabilecek bir müzakere ve mukavele süreci yapabilir mi sence?

Kemal Can: Şimdi, galiba şöyle bir şey var: Son dönemdeki anketlerin çoğunda, daha önce 55-45, iktidarın 55’i, yani neredeyse 2015’ten 2020’ye kadar, hatta 2019 Yerel Seçimi’nde bile –Burak’la da sosyal medyada epey tartıştığımızı hatırlıyorum– aslında iktidar bloku çok oy kaybetti ve büyük şehirleri kaybetmek oy kaybı olarak sayılabilir mi? “Yine 52 aldık” dedi zaten hatırlarsanız iktidar. Ama şöyle bir şey var: Yani neredeyse 2015’ten 2020’ye kadar 55-45 dengesi iktidarın 55, muhalefetin ise –artı eksi tabii– 45 olduğu bir dengeydi. İki senedir ve özellikle son bir senedir pek çok ankette, bu 45-55 dengesinin ters döndüğü, yani artık iktidarın 45’ler –artı eksi tabii–, muhalefetin ise 55’ler seviyesinde bir oy topladığı görülüyor. Ve yine son dönemdeki anketlerin çoğunda, tek başına Millet İttifakı’nın, yani HDP’siz bir Millet İttifakı’nın neredeyse Cumhuriyet İttifakı ile kafa kafaya geldiği yolunda hem rakamlar ortaya atılıyor, hem de yorumlar yapılıyor. Bu dolayısıyla biraz önce Burak’ın söylediği, Akşener’in ya da muhalefet blokunda olan sağ politikacıların ve aslında pragmatik seçmenin bir kısmının da kafasında, bir başka aritmetik canlandı bir anda. Şimdiye kadar, yakın bir döneme kadar, “HDP olmadan muhalefetin kazanması imkânsız” tezi çok belirleyiciydi ve herkes şunu konuşuyordu: “HDP nasıl denkleme dâhil olacak ve HDP dâhil edildiğinde, sorun çıkmadan muhalefet nasıl bir arada duracak?” Şimdi giderek şunun ısıtılmaya başladığını görüyorum: Zaten muhalefet, yani Millet İttifakı blok olarak neredeyse iktidarla kafa kafaya; dolayısıyla biraz daha şey olursa, HDP’ye ihtiyaç duymadan bile sanki kazanabilir. Zaten HDP seçmeni de, Burak’ın Akşener’in düşündüğünü varsaydığı aritmetikte ne olacak? “Zaten HDP seçmeni ikinci tura kalsa nasıl bir tercih yapacak, nereye gidecek? AKP’ye mi oy verecekler? Zaten yerel seçimde de olduğu gibi gelecekler buraya verecekler. Gidecek bir yerleri yok” mantığının işlemeye başladığını görüyorum. Bu çok problemli bir şey. Şuradan da problemli: “Bu siyasî matematiği hangi aday kazanır? Erdoğan’ı indirecek kim olur?” aritmetiği üzerinden kurulduğunda, kâğıt üzerinde işleyen, ama bu iktidar değişiminin yaratması beklenen şeyin içerisinde bir o kadar tehlikeli bir şey olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu iktidar, Erdoğan’ı devirecek bir tane aktör bulunmasıyla çözülecek bir mesele değil. Çünkü daha önceki bir oturumda da… (Kulaklık düştü)

Ruşen Çakır: Kemal, seni artık emekliye ayırma zamanı gelmiş ve geçiyor. Yerine bir başka dördüncü bulacağız Z kuşağından.

Kemal Can: Olur, 40’tan küçük olsun. Şimdi yani, daha önce bir yerde daha söyledim, şimdi bu aritmetikle kazanacak bir muhalefet, iktidar olsa bile neredeyse sıfır sonuç alınabilecek bir iktidar anlamına gelir. Ne anayasayı değiştirme çoğunluğuna sahip olacak, ne de birlikte yeni bir şeyi kurma enerjisine ve ortaklığına sahip olacak. Bu çok temel bir şey. Dolayısıyla HDP’nin başka bir bağımsız cumhurbaşkanı adayı çıkartıp çıkartmamasının hiçbir önemi yok. Muhalefetin yeniden demokratik parlamenter bir sistemi inşa edecek olma iddiasında kimlerin ortak olduğu, kimseyi dışarda bırakmayan, hatta tezini AKP’nin seçmenine de konuşabilen bir ortaklık. Yani oradan ayrılmamış, ama memnuniyetsiz olanlara da lâf söyleyebilecek ve toplumun herhangi bir kesimini dışarda bırakmayacak bir ortaklık. Bunun formülasyonu çok; yani Burak’ın söylediği gibi, aritmetiği yapılabilir. Bağımsız aday olursa ne kadar alır? O mu efektif bu mu efektif? Ama bu rasyonellikte konuşulmadığı, bir fırsat penceresi olarak açıldığı görülüyor. Hatta o kadar kaba ki, Ayşe’nin söylediği, o kapatma davasıyla kurduğu bağdan daha ileri bir şey söyleyeyim: Şu anda pek çok insan için, sanki muhalefet aktörleri HDP’nin kapatılmasını daha çok ister durumda gibi bir tabloya varılıyor.  Çünkü hep konuşuldu ya? “Aslında iktidarın yararına mı HDP’yi kapatmak? AKP’nin ya da iktidarın ne işine yarayacak HDP’yi kapatmak?” denmişti. Şimdi ise şöyle bir şey var: Yani HDP olmasa, ne güzel! “HDP ile birlikte davranıyorsunuz” deme vesilesi de ortadan kalkacak. “Hazır HDP seçmeni boşa çıkacak, bizim de aritmetiğimiz tıkır tıkır işleyecek.” Sonuçta bunu diyorlar ya da demiyorlar. Ama bu dışlayıcı tutum devam ettiği sürece, buna bir formül arama gereği duymadan hareket ettiği sürece, bu sorunla baş başa demektir muhalefet. Muhalefetin şu andaki en temel meselesi, kimseyi dışarıda bırakmadan, kimsenin meşruluğunu sorgulamadan, iktidarın senelerdir yaptığı her türlü siyasetsizleştirme, siyasî alanı daraltma hamlelerinin tam tersini yaratacak bir alan açma iddiasını dolduracak şey bu olamaz. Yani aritmetik olarak çok başarılı bir şey olsa bile, tam tersine muhalefetin bu formülü değil, aslında iktidarın saldırılarını kesecek, kendisine meşru ve ilkesel düzeyinde savunabilir bir ortaklık zemini inşa etmesi. Bunu taktik hamlelerle aşmaya çalışması değil. “Efendim, HDP bağımsız olur, daha fazla oy olur.” Evet, olabilir; bu teorik olarak mümkündür. Ama bu buradan başlayarak yürütülecek bir işlem değil. 

Ruşen Çakır: Kemal, istersen yavaş yavaş…

Kemal Can: Aslında buradan başlamamak gerekiyor. 

Ruşen Çakır: Senin zaten kulaklığınla sorunun var, bizim de zamanla ilgili bir sorunumuz var. İstersen seninle cuma günü yine bu konuyu “Haftaya Bakış”ta tamamlayalım. Oldu mu?

Kemal Can: Tamam, peki.

Ruşen Çakır: Adı olmayan ama Tanıl’ın gönlünü yapalım diye “Dörtyol Ağzı”nda mutabık kalabileceğimiz programımızı burada sonlandıralım. Yarın akşam Can Kozanoğlu ile bir yayın yapacağız. Onu da şimdiden duyurayım, Sedat Peker’in gösterdikleri ve gizledikleri diye. Onu da şimdiden söyleyip, yarın Can Kozanoğlu’nu izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Bakalım neler anlatacak? Evet, Ayşe’ye, Burak Bilgehan’a ve Kemal Can’a çok teşekkürler. İzlediğiniz için izleyicilerimize de ayrıca teşekkür ediyoruz. Haftaya yine buluşuruz diye tahmin ediyorum. Şimdilik dörtlü olarak aranızdan ayrılıyoruz, iyi günler.

Kemal Can: İyi günler. 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus