Transatlantik: ABD açısından Sezgin Baran Korkmaz olayı, Biden-Erdoğan görüşmesinden ne çıktı? İran seçimleri neyi değiştirir?

Transatlantik’te bu hafta Gönül Tol, Sezgin baran Korkmaz dosyasının ABD açısından neden önemli olduğunu ve bu konuda neler yaşanabileceğini; Biden-Erdoğan görüşmesinin Türk-Amerikan ilişkilerinde herhangi bir değişikliğe yol açıp açamayacağını ve İran’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin neden içeride ve dışarıda heyecan yaratmadığını anlattı.

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz 

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Transatlantik”le karşınızdayız. Bu hafta sadece Gönül Tol’la yapabiliyoruz. Gönül, merhaba.

Gönül Tol: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Evet, Türkiye’ye geldiniz ve seni yakaladık bu hafta — dün teknik sorunlar nedeniyle olamadı. Galiba bir süre “Transatlantik”i Türkiye’den yapacağız. Hoşgeldiniz, iyi tatiller; öncelikle onu söyleyeyim, ama arada çalıştıracağız, onu da söyleyeyim. Şimdi konuşacak epey bir mesele var; ama en önemli mesele tabii ki Erdoğan’ın Biden ile görüşmesi. Bizim en son yaptığımız yayında söylediklerinizin üç aşağı beş yukarı hepsi çıktı zaten, onu biliyoruz. Ama bunun yansımaları… biz çünkü ardından konuşamadık, öncesinde konuştuk. Gerek senin gerek Ömer’in söyledikleri çıktı; ama yine bir üzerinden geçelim istiyorum. Nasıl bir görüşme oldu? Böyle arada şey mi savıldı, yoksa gerçekten burada Türk-Amerikan ilişkileri ve Erdoğan-Biden ilişkileri için pozitif yönü güçlü bir görüşme mi oldu?

Gönül Tol: Bence dramatik hiçbir şey olmadı Ruşen. Zaten konuşmuştuk. Aslında Amerikan tarafından ziyade Türk tarafının çok yüksek beklentileri vardı bu toplantıda; fakat ben o beklentilerin hiçbirinin karşılandığını düşünmüyorum. Aslında çok da değişen bir şey yok. Bazıları, özellikle Washington’da Biden’ın böyle pozitif bir resim verilmesinden, pozitif sözler sarf edilmesinden büyük çıkarımlar yaptı. “Acaba ilişkilerde yeni bir sayfa mı açılacak?” çıkarımı yaptı. Ben buna kesinlikle inanmıyorum. Ve şu çerçeveyi hatırlatmak istiyorum izleyicilerimize: Biden seçildiğinden beri söylediğimiz bir şey vardı, neydi o? Türk-Amerikan ilişkilerinde başka bir sayfa açıldı; fakat Erdoğan’ın istediği türden bir sayfa değil bu. Nedir o sayfa? Artık Türkiye’nin bölgesel öneminin düştüğüne inanan bir Amerikan yönetimi var. Bunun üzerine otoriter gidişatı da önemseyen ve bu nedenle Türkiye’ye alternatifler bulmaya çalışan bir Amerikan yönetimi var ve bence tam olarak da zirvede onu gördük. Ve burada aslında daha büyük bir konuya bağlamak istiyorum. Yani Biden yönetimi nasıl bir dış politika izleyecek? Hepimizin beklentileri, mesela insan hakları konusunda daha güçlü bir vurgu yapacağı için o anlamda beklentilerimiz yüksekti. Fakat bugün, mesela Biden-Putin görüşmesine bakalım: Çok önemli bir görüşmeydi ve ben baktığımda çarpıcı bulduğum birkaç şey var o görüşmede. Nedir o? Yani dış politikayı böyle bir skala olarak, bir uçta değerler öbür uçta çıkarlar olarak düşündüğümüzde, Biden’ın dış politikasının değerlerden ziyade jeo-stratejik çıkarlara daha yakın olduğunu görüyoruz. Gerektiğinde değerleri jeo-stratejik çıkarlar uğruna harcamaya yatkın bir Biden yönetimi var. Bu şu demek değil; insan hakları konusu hep gündeme geliyor, fakat anlamlı bir şekilde gündeme gelmiyor. Mesela Biden-Putin görüşmesinde de o vardı, ne oldu? Mesela Navalny’nin –biliyorsunuz hapiste–, Navalny’nin salıverilmesini talep etmedi Biden. Neyi talep etti? “Aman hapishanede öldürmeyin adamı, bunun sonuçları olur” dedi. Ya da mesela Ukrayna konusunda, Rusya’ya Ukrayna’da, “İşgal ettiğin yerlerden çık” demedi mesela. Dedi ki: “Minsk Anlaşması’na sadık kal”. O anlaşmada ne diyor? Yani bir ateşkes sağlıyor; fakat Rusya’nın işgal ettiği yerlerin Ukrayna’ya verilmesini talep etmiyor. Bu bana neyi hatırlatıyor? Bu arada tabii insan hakları ihlâllerini de gündeme getirdi Putin’le; fakat aslında Rusya’dan çok Çin’i bir tehdit olarak görüyor Biden. Ve o nedenle de Rusya’yı yanına çekme stratejisi var. Ve bu yanına çekme stratejisinde de Rusya için önemli, Amerika için de çok önemli olan konularda –Ukrayna gibi– çok dramatik adımlar atmak istemiyor. Yani bir anlamda Putin’i yeterince kendine yakın tutarak Rusya’ya karşı bir blok oluşturmak istiyor ve bu çerçevede de insan hakları gündemi alt sıraya düşüyor. Yani Navalny’nin salıverilmesini istememesi bana bunu anlatıyor. Şimdi bu çerçevede Türk-Amerikan ilişkilerine ve Erdoğan-Biden görüşmelerine baktığımızda, şimdi Türkiye’nin şöyle dezavantajlı bir tarafı var: Eğer Türkiye jeo-stratejik olarak hâlâ Amerika için önemli olarak görülseydi, belki Amerikan yönetimi otoriterleşme konusunda geri adım atabilirdi ya da bunu daha az eleştirebilirdi; ama bir taraftan da Türkiye’nin Amerikan yönetiminin gözünde azalan bir ağırlığı var bölgede; problem yaratan bir dış politika aktörü olarak görülüyor. Bunun üzerine bir de Ortadoğu’daki varlığını… –yani şöyle diyelim: Diplomatik enerjisini–, Ortadoğu’ya harcadığı diplomatik enerjisini azaltan bir Amerikan yönetimi var; bu da Türkiye’nin önemini azaltıyor. 

Ruşen Çakır: Burada tabii bir Afganistan istisnası var, onu konuşmuştuk ve sonuçta orada bayağı bir gelişme olacağa benziyor. Bu kabaca, NATO’nun jandarmalığı olarak aslında kimsenin istemediği bir şeye talip oldu. Normal şartlarda Ortadoğu’da birtakım şeylere talip olması beklenirken, oralarda kendisinden hiçbir ciddi bir beklenti olmadığı için ta Afganistan’a kadar gitmek isteyen bir Türkiye izlenimi var. Katılıyor musun? 

Gönül Tol: Yani Afganistan konusunda şimdi Türkiye buna çok mesai harcadı. Afganistan konusunda, hani Amerika’ya yardımcı olan, NATO’ya yardımcı olan ülke resmi vermek için çok çabaladı; bu da Amerika ile, Biden ile diğer dosyalarda kendisine bir şey elde etmek, yani elini güçlendirmek için attığı bir adımdı. Amerikan tarafı da bunu önemsiyor; yani Türkiye’nin tarihî ilişkileri düşünüldüğünde, Afganistan’la yumuşak gücü düşünüldüğünde bu Türkiye’nin attığı adımı çok önemsiyor; ama Biden yönetimi yetkililerinde, Türkiye eğer bu rolü üstlenmezse bütün bu süreç sekteye uğrayacak görüşünü de ben çok hâkim görmüyorum; ama buna önem atfedildiği de açık.

Ruşen Çakır: Burada dün Cumhurbaşkanı bir Ulusa Sesleniş’inde, Biden görüşmesini uzun uzun anlattı ve Türkiye’nin NATO’ya bağlılığını, NATO içindeki önemini çok öne çıkardı. Sanki böyle yeniden bir NATO, Batı ve ABD gazı verdi, yani bütün bu anti-Amerikanizm vs. söylemlerinin hepsini boşa çıkartacak şekilde çok güçlü bir gaz verdi. Ama orada, bütün bunların başka ülkelerle ilişkilerini gölgelemeyeceğini de bir şekilde söyledi ve benim aklıma tabii ki başta Rusya, sonra Çin gibi ülkeler geldi. Ama son dönemde çok sayıda yorum görüyorum, analiz görüyorum. Yeniden çokkutuplu dünya meselesi, Biden’ın Batı’yı, özellikle Avrupa’yı bu konuda kendi yanına çekme gayreti vs.. Şimdi Türkiye’nin hem ABD ile çok iyi olup, NATO ile çok iyi olup, hem de Çin’le ve Rusya’yla çok iyi olabilme gibi bir şansı var mı?

Gönül Tol: Yani var aslında Ruşen. Çünkü mesela Avrupa’yı hatırlarsan, geçen haftaki zirveyi düşünelim; Biden’ın oradaki Batılı müttefikleriyle anlaşamadığı en temel konulardan bir tanesi Çin’di mesela. Yani Biden yönetimi bastırıyor; mesela “Çin’e karşı çok kuvvetli bir tek ses olalım” diyor Avrupa’ya. Fakat Avrupa, ekonomik çıkarları gereği Çin’le bu kadar çatışmacı bir ilişkinin içine girmek istemiyor — ayrışıyorlar. Aynı şekilde, Rusya konusunda, yani hatırlayalım: Amerika bu Kuzey Akımı nedeniyle Almanya üzerinde baskı yaratıyordu. Çünkü Avrupa’daki çeşitli ülkelerin Rusya ile kurduğu bir ilişki dinamiği var. Dolayısıyla burada artık o Soğuk Savaş’taki gibi, “Bir Batı bloku olalım, demokrasi bloku olalım ve her alanda buna uygun ortak politikalar geliştirelim” mantalitesini bir kere Avrupalılar reddediyor. Mesela Amerika ve Avrupa arasında bir ayrışma var. Bu da tabii Türkiye gibi ülkelere alan açıyor; yani Türkiye sırıtmıyor tek başına. Fakat sırıttığı nokta neresi? Yani Türkiye’nin Rusya ile enerji ilişkisi geliştirmesi, ticarî ilişkiler geçirmesi, bunlar artık problem olarak kabul edilemeyecek kadar Avrupalı, Batılı diğer ülkelerde de olan şeyler. Fakat problem nedir? S-400 meselesi. O nedenle hem Amerika’nın hem Avrupalı ülkelerin, NATO ülkelerinin kafaya taktığı temel konu bu. Onda mesela herhangi bir çözülme sinyali verilse, bence diğer konularda ne Amerika, ne diğer Batılı ülkeler Türkiye ve Rusya ilişkilerinin diğer ayaklarına kafayı takmazlar gibi geliyor. 

Ruşen Çakır: Gönül, biraz İran’dan konuşalım. Şöyle itiraf edeyim: Ben İran’ı çok önemseyen, seven birisiyim ve ilk defa bir İran seçimini olduktan sonra fark ettim, hiç heyecan duymadım. Çok garip bir şekilde, yani kendimi ayıplıyorum; ama böyle oldu. Ve bir seçim sonucu muhafazakâr bir aday açık ara kazandı; ama seçime ilgi yoktu, bir heyecan yoktu. İşte Ahmedinejad’a izin verilmedi vs.. Bu ne anlama geliyor? Yani benim yaptığım bir hata mı, yoksa İran seçimleri dünyanın çok ciddi bir şekilde gündeminde olmadı mı? Ve tabii ki yeni yönetim, reformcudan tekrar muhafazakâra, orada böyle sanki sırayla yapıyorlarmış gibi bir şey var: Reformcu bilinen birisi oluyor, bir süre sonra yerini muhafazakâra bırakıyor, sonra belli bir süre sonra tekrar reformcu oluyor, şimdi yine muhafazakâr bir isim geldi. Ne diyorsun, bu seçim nasıl bir seçim oldu?

Gönül Tol: Aslında her şeyden önce bu bir seçim değildi Ruşen; o yüzden çok da kötü hissetme. Çünkü bir kere katılım tarihî düzeyde düşüktü: %48 idi — ki bundan önceki seçimlerde %80’e dayanan bir katılım oranı vardı. Dolayısıyla bu, aslında çok ilginç bir şekilde bu rejimin meşruiyetinin ne kadar yara aldığını gösteriyor. Çünkü toplumun reformcu kesimleri tarafından boykot edildi ve bunu üzerine şunu da ekleyelim: İbrahim Reisî kazandı. İbrahim Reisî, dinî lider Hamaney’in desteklediği muhafazakâr bir isim. Fakat hem katılım rekor düzeyde düşüktü, hem de bu âdil ve usûle uygun bir seçim değildi. O kadar çok şey yapıldı ki: Mesela adaylar belirlenirken pek çok isme yer verilmedi, yani aday olmalarına izin verilmedi. Sonra seçime günler kala, bazı muhafazakâr olmayan, reform yanlısı isimler diskalifiye edildi seçimlerden ve bunun üzerine de boykot çağrısı yapıldı ve toplumun büyük bir kısmı seçimleri boykot etti. Tahran’da bile mesela, inanılmaz, yani şu söyleniyor: Devrimden bu yana, 79’dan bu yana en düşük katılım oldu Tahran’da. Bu şunu gösteriyor: Rejimin hem meşruiyetinin düştüğünü gösteriyor, hem de bir taraftan rejimin aslında toplumdan ne kadar korktuğunu da gösteriyor, zayıfladığını da gösteriyor. Aslında pek çok anlamda Reisî rakipsiz yarışmış oldu bu seçimlerde. Şimdi, Reisî kim? Reisî 2019 yılından beri yargının başında olan bir isim. Dinî lider Hamaney’e çok yakın; fakat insan hakları örgütleri tarafından, çok ciddi insan hakları ihlâlleri yaptığı için eleştirilen ve bu nedenle de Amerika’nın yaptırım listesinde olan bir isim Reisî. Ve şimdi onun cumhurbaşkanlığı altında muhtemelen çok da bir şey değişmeyecek. Belki muhafazakârlar sosyal alanda etkilerini artıracaklar; basın daha susturulacak, toplumsal baskı daha artacak vs.. Fakat aslında politikayı belirleyen dinî lider Hamaney. O yüzden de İran’daki seçimlere…, Biden yönetimi bile mesela, işte, soru soruldu galiba, yönetimden bir sözcüye soruldu galiba; yani “Seçimler sonucunda muhafazakâr bir isim geldi, nükleer müzakereler konusunda endişe duyuyor musunuz?” diye. Biden yönetimi dedi ki: “Hayır, çünkü zaten Hamaney belirliyor her şeyi”. O yüzden de çok bir şey yaratmadı; ne bir endişe yarattı ne bir heyecan yarattı. Asıl önemli olan, Reisî’nin cumhurbaşkanlığının İran içerisindeki sonuçlarından daha önemli olan bir şey var; İran halkı için de daha önemli olan bir şey var. Nedir o? Batı ile ilişkiler nasıl olacak? Nükleer müzakereler konusunda nasıl bir tutum alacak? Çünkü Trump’ın o maksimum baskı politikası sonucunda yürürlüğe soktuğu yaptırımlar vardı. Bunlar İran ekonomisini çökertti. Ve İran halkının temel ıstırabı bu aslında: Ekonomik mesele. İstedikleri ise: “Müzakereler yapılsın, anlaşmaya varılsın, yaptırımlar kalksın, biz de bir nefes alalım”. Dolayısıyla herkes bu soruya kilitlenmiş durumda; şimdi Reisî ne yapacak? Daha muhafazakâr bir isim geldi, Batı’ya karşı çok daha güçlü bir düşman söylemi olan bir lider geldi. Ne olacak? Evet, Batı karşıtı söylemi çok kuvvetli Reisî’nin; fakat hem Hamaney hem Reisî nükleer müzakerelere dönmek istiyor aslında. Çünkü ikisi de farkında; yani rejimin meşruiyetinin özellikle ekonomideki gidişat nedeniyle eridiğinin farkında. Bu nedenle onlar da Amerika ile anlaşmak istiyorlar. Biliyorsun bir süredir Viyana’da görüşmeler oluyor İran’la Batılı ülkeler arasında, nükleer müzakereler konusunda. Şimdi, birkaç problem var o süreçte. Nedir o problem? İran tarafı diyor ki müzakere sürecinde: “Bize garanti verin” diyor. Yani: “Biz nereden bilelim bir sonraki Amerikan başkanının gelip anlaşmadan çekilmeyeceğini, bize bunu garantisini verin” diyor. Amerika da tabii bunun garantisini veremez. Neden veremez? Çünkü bu nükleer müzakere, nükleer anlaşma bir uluslararası anlaşma statüsünde değil. Uluslararası bir anlaşma statüsü kazanabilmesi için Senato’nun üçte ikisinin desteğine ihtiyaç var, Biden’ın bu desteği almasına imkân yok. Nedir peki bu anlaşmanın statüsü? Bu anlaşma başkanlık kararnamesiyle yürürlüğe giriyor. Bu da ne demek? Bir sonraki Amerikan başkanı geldiğinde, anlaşmadan çekilebilir demek. Dolayısıyla bunun garantisini veremiyor. Amerikan tarafı ne istiyor İran tarafından? Diyor ki: “Siz de, tamam, şimdi nükleer anlaşmaya imza atın; ama bize daha büyük bir anlaşmanın garantisini verin. Balistik füze programınızı hedef alan, terörist faaliyetlerinizi hedef alan daha kapsamlı bir anlaşmanın sözünü verin” diyor. İran da onun sözünü vermiyor. Hatta Reisî açıklama yaptı; kesinlikle bunların müzakere konusu edilmeyeceğini söyledi. Dolayısıyla tıkanmıştı aslında müzakere süreci. Fakat çok ironik bir şekilde, Reisî’nin seçilmesi müzakerelerin birkaç hafta içerisinde onaylanması sonucunu doğurabilir. Nasıl bu sonucu doğuracak? Altı hafta var, yani Reisî’nin görevi devralması için altı hafta var. Bu süre içinde Hamaney, “Ben hemen buna onay vereyim, bu anlaşma yürürlüğe girsin, anlaşma onaylansın” diye düşünebilir. “Eğer bu anlaşma sonucunda, yaptırımlar da kalktıktan sonra, ülkenin ekonomisi toparlanmazsa, o zaman derim ki: ‘Zaten ılımlılar, reform yanlıları imzalamıştı, Reisî imzalamadı’. Reisî’yi böylece eleştirilerden korurum. Eğer pozitif sonuçlar doğurursa bu anlaşma, o zaman da, ‘Bakın işte, sonunda kuvvetli bir cumhurbaşkanı geldi ve ekonomi toparlandı’ derim”. Dolayısıyla biz birkaç hafta içinde aslında bütün bu pürüzlere rağmen bu sürecin ilerlediğini görebiliriz.

Ruşen Çakır: Yani geçiş sürecinde olabilir diyorsun — ki İran için böyle şeyler çok sık yaşanan olaylar tarih boyunca, onu biliyoruz. En son olarak şu Sezgin Baran Korkmaz’a biraz değinelim. Yeni bir Zerrab olayımız oldu diyen çok. Şimdi Avusturya’da gözaltına alındı. ABD talep etti. O talep edince Türkiye de talep etti ve orada süren bir dava var. Biliyorsun iddianame de açıklandı; artık resmen kamuya da açıldı. Yani Türkiye’de o kadar büyük rakamlar duyuyorduk ki, şimdi insanlara çok büyük gelmiyor: 500 milyon dolar. Şimdi daha yeni “128 milyar dolar nerede?” sorusunun ardından 500 milyon dolar insanları çok da heyecanlandırmıyor olabilir. Galiba ABD için önemli bir dava bu — anladığım kadarıyla. Doğrudan devletin dolandırılması söz konusu ve de o paranın, sonra büyük ölçüde Türkiye’de ve belki başka yerlerde aklanması söz konusu. Ne diyorsun? Sezgin Baran Korkmaz’ın kendisi Türkiye’ye iade edilmesini istiyor. Çünkü Türkiye’de az ceza var; ama ABD’de çok ceza var. Bir diğer husus da şu: ABD’ye iade edilirse de Zerrab gibi işbirliği yapma ihtimali var. 

Gönül Tol: Ama şöyle, şimdi o Türkiye’ye iade edilmek istiyor; muhtemelen Türkiye de onun Türkiye’ye iade edilmesini istiyor; çünkü söyleyebileceklerinden korkuyorlar. Şimdi dedin ya: Amerika’ya gönderilirse Zarrab gibi bir anlaşmaya varabilir; ama eğer Türkiye’ye gönderilirse onu çok daha mutlu edecek bir sonuç da olabilir. Çünkü bugüne kadar yargıyı nasıl manipüle ettiğini de gördük Sezgin Baran Korkmaz’ın. Yani yargıdaki kontaklarını kullanarak, mesela Borajet gibi rüşvet vererek –ki Borajet’in sahibi Amerika’da yaşayan bir iş adamı; hatta geçenlerde Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan bir fotoğraf verdi bütün bunlar patlamadan evvel ve ben fotoğrafı görür görmez ilk düşündüğüm şey şuydu: Yani bu isim (Yalçın) Ayaslı, hani FETÖ’cülükle suçlanıyordu, adamcağızın başına neler geldi, ben şahsen de tanıyorum onu. Ve şey diye düşündüm Murat Mercan’ı görünce: “Sezgin Baran Korkmaz bugün yarın tutuklanacak herhalde” diye.
Nitekim de öyle oldu. İşte, Borajet’i ne yaptı? Sezgin Baran Korkmaz, yargıdaki kontaklarını kullanarak soruşturma açtırıyor ve bu insanın bu tür şirketlerini değerinden çok daha düşük fiyata alıyor. Şimdi yargıda bağlantısı olan bir insanın da tabii kendini Türk yargı sistemine emanet etmek istemesi çok doğal. Şimdi tabii Amerika ayağı önemli. Öncelikle şunu söyleyeyim: Yani Sezgin Baran Korkmaz’ın bir sürü fotoğrafı var, biliyorsun — Erdoğan dâhil, bir sürü insanla fotoğrafı var. Gerçi Erdoğan sildirtmiş anladığım kadarıyla o fotoğrafları; ama bu Amerikan medyasında çok yer aldı. Yani Erdoğan’a yakınlığı vurgusu çok rol aldı. Sezgin Baran Korkmaz’ın bir de şöyle bir tarafı var, Türkiye adına lobicilik faaliyetini de yürüten bir isim. Mesela Gülen karşıtı faaliyetlerde direk kendisini öne atmış, bunları organize etmeye çalışan bir isim; hatta 2018’de Andrew Brunson’ı kurtarmak üzere kendi jetini tahsis ediyor. Kime tahsis ediyor? CIA’in eski Direktörü James Woolsey ve Trump’ın kampanyasına çok büyük destek veren Tommy Hicks, böyle isimleri bindiriyor jetine, Türkiye’de misafir ediyor. Ve o toplantıda, o görüşmede ya da seyahatte, Brunson’ın salıverilmesi için Erdoğan’la da görüşüldüğü söyleniyor. Ve bir ay sonra Brunson salıverildi. Şimdi bilmiyoruz tabii o ziyaretle salıverilmesinin bir ilişkisi var mıydı? Ama mesela Brunson’ın avukatı, “Hayır, böyle bir bağ yok” dedi; “ama gerçekten Korkmaz hep bir şekilde iletişim kurmaya çalıştı, Brunson’ın eşiyle iletişim kurmaya çalıştı, bana yaklaştı ve şey dememi istedi: “Bak işte Brunson salıverildi, Korkmaz’ın çok büyük desteği oldu, teşekkür ederiz” — kameraların önünde bunu söylememi istedi. Kendi uçağını tahsis etmek istedi, onunla dönsün istedi Brunson. Muhtemelen Korkmaz şunu düşündü: Hani bu şekilde böyle bir iyilik, güzellik yaparak da herhalde Amerika’daki yargı sürecinden paçayı sıyırmaya çalıştı, ama beceremedi. Fakat bunun artık kaçarı yok, çok ciddi suçlamalar var iddianamede. Hatta kara para aklamaktan sonra, neredeyse on ayrı dolandırıcılık suçundan ve yargıya müdahale etmekten yargılanıyor — iddianame bu. Ve eğer bunların hepsinden suçlu bulunursa 225 yıla kadar hapis yatabilir. Benim ilginç bulduğum bir şey Amerikan Adalet Bakanlığı web sitesinde dün çıktı, detaylandırıyordu; diyor ki: Yani işte, Kingston Kardeşler var biliyorsun, Amerika’da bir bio-enerji firması kuruluyor ve Baran Korkmaz’la bunlarla iş ortağı. Bu Kingston Kardeşler 2019 yılında kara para aklama suçundan tutuklanıyorlar Amerika’da ve itiraf ediyorlar; diyorlar ki: “Biz bu akladığımız paranın çok büyük bir kısmını Baran Korkmaz üzerinden Türkiye’de akladık”. Yani onun sahip olduğu şirketler üzerinden böyle bir aklama olduğunu söylüyor. Bunun üzerine Utah Federal Savcılığı da Korkmaz’ın Türkiye’deki varlıklarının Amerika’ya iade edilmesi için bir adım atıyor ve bunun üzerine gelişiyor aslında olaylar. Şimdi, yani Amerikan Adalet Bakanlığı’nın talebi üzerine tutuklandı. Aslında bu tutuklama, şimdi ben birkaç soru gördüm mesela: “Tam da Baran Korkmaz konuşmak üzereyken” – —biliyorsun Halk TV’ye bağlanmıştı.

Ruşen Çakır: Evet.

Gönül Tol: “Tam işte açılmıştı bir şeyler açıklayacakken susturuldu, şimdi de tutuklandı. Ne kadar hoş bir şey oldu. Tam işte siyasi ayağını deşifre edecekken tutuklandı. Şimdi bu zaman nasıl manidar” diyenler var. Aslında bana bu şey gibi geliyor daha çok Amerikan yargı sisteminin işleyişi ile alakalı bir durum gibi geliyor. Çünkü bu iddianame, aslında Avusturya’daki bu tutuklama 28 Nisan’da Utah Federal Mahkemesi’nde jürinin Korkmaz aleyhine kararının bir sonucu. Yani böyle bir karar alınıyor ve bunun sonucu olarak bugün aslında biz tutuklamayı görüyoruz. Ve dediğim gibi iddianamenin içinde çok ciddi suçlar var, işte, 133 milyon doların aklandığını ve bunu Türkiye ve Lüksemburg’daki bankalar üzerinden yaptığını söylüyor Amerikan Adalet Bakanlığı’nın web sitesinde. Yani bu iddianameye referans veriyor. Ve diyor ki: “Bu Kingston Kardeşler ve Lev Aslan Dermen’in davaları ile ilintilidir” diyor. Ve bunların üzerindeki gizlilik kararı kalktı ve diyorlar ki: “Bu paraları kullanarak Korkmaz Borajet’i satın aldı, oteller satın aldı” diyor; “Türkiye ve Lüksemburg’da oteller satın aldı Korkmaz. İşte, yat ve Boğaz’da bir yalı satın aldı”. Dolayısıyla şimdi bütün bu ilişkiler, ha bir de şunu söylüyor bir başka şey suçlama da şu, Korkmaz Kingston Kardeşler’e şunun sözünü veriyor kod şeklinde İngilizce “grandpa” diye kullanıyor Korkmaz bunu yazışmalarında, “dede” diye çevirelim onu. Kingston Kardeşler’e diyor ki “ ‘Grandpa’ üzerinden yani devletteki yüksek kademeli insanlar üzerinden ben onlarla ilişkimi kullanarak sizi kurtarabilirim” diyor. Şimdi bunu bilmiyoruz hani Türkiye’deki “grandpa”dan mı bahsediyor, yoksa Amerika’dakilerden mi bilemiyoruz. Gizlilik kararı kalktı; fakat henüz iddianame üzerine bir şey yok. İşte bütün bu ilişkiler ağı açığa çıkacak. Ve ilginç bulduğum bir şey benim: savunma Bakanlığı, Amerikan Savunma Bakanlığı’nın kriminal soruşturma bürosu da bir soruşturma yürütüyor. Şimdi nedir bu kurum? Amerikan Savunma Bakanlığı Kriminal Soruşturma Bürosu ne iş yapar? Amerikan ordusuna ekipman veren şirketlerdeki olası yolsuzluk vs. suçlamalarını araştırı. Şimdi onların da kendi soruşturmasını yürütüyor olması bana ilginç geldi. Şimdi Avusturya’da yakalandı, Türkiye’nin Avusturya Büyükelçisi Korkmaz’ın iadesini isteyecek, bunu söyledi Büyükelçi. Korkmaz’ın avukatı da senin söylediğin gibi müvekkilinin Türkiye’de yargılanmak istediğini söylüyor; fakat muhtemelen Amerika’ya iade edilecek. Çünkü Amerika bu başvuruyu yaptı. Tabii biraz da siyaset de işleyebilir. Hani Avusturya-Türkiye ilişkilerini düşündüğümüzde, Amerika’ya iade edilmesi yüksek olası Baran Korkmaz’ın. O durumda da, hiç şüphem yok ki Ankara’da bir sürü insan çok tedirgindir, bu ilişkilerin açığa çıkacağını düşünerek. 

Ruşen Çakır: Burada bugün Tolga Şardan’ın yazısındaydı eğer yanlış hatırlamıyorsam, T24’te ilginç bir ayrıntı var. Normalde İsviçre’de yaşıyormuş Sezgin Baran Korkmaz. Hatta Halk TV’ye İsviçre’den bağlanmış, sonra yeri tespit edilir diye yani bağlantı yaptığı için Avusturya’ya geçmiş. Amerikan yetkililer de onu İsviçre’den almanın çok kolay olamayacağını –çünkü İsviçre’nin statüsü biraz farklı ya–, düşünüp ona başvurmamışlar, onun Avusturya’ya geçtiğini saptayıp –belli ki takipte– onun üzerine başvurmuşlar diye bir ayrıntı var. Eğer bu ayrıntı doğruysa ki çok kesin bir şekilde yazmışlar haberde. O zaman Amerikalı yetkililer bu olayın bayağı peşini bırakmayacak, öyle gözüküyor. Peki, buradan şimdi mesela Zerrab’ı o kadar konuştuk ettik, adam sırra kadem bastı. Ne oldu, ne yaptı, ne yapıyor, neler söyledi, o söylediklerinden ne oldu? Hepsi bunların hepsi birer muamma, öyle değil mi?

Gönül Tol: Yani muamma çünkü şöyle, Halk Bank davası sonuçlanmadı. Şunu bilmiyoruz,
Halk Bank davası çerçevesinde kırk tane ayrı dosyanın gizli dosyanın olduğu biliniyor. Şimdi o dosyalar açığa çıkacak mı? Açığa çıkarsa çok nahoş gelişmeler olacak. Ankara’daki devletin tepesindeki isimler için çok nahoş şeyler açığa çıkacak. Ve bence aslında Türkiye’nin, Erdoğan’ın en çok korktuğu şey, yani Halk Bank’a şu kadar ceza gelir, Türk ekonomisi bu kadar sarsılır, eminim bundan da endişe ediyordur, fakat o kişisel ilişkilerin, Zarrab’ın ele verdiği kişisel ilişkilerin açığa çıkmasından daha çok korkuyor gibi geliyor bana. Ve çıkabilir de; çünkü hâlâ o nihayete ermiş bir durum değil. Bunun üzerine bir de Baran Korkmaz’ı ekleyin, benzer süreçler yaşanacak. Muhtemelen Baran Korkmaz da bir şeye varmaya çalışacak, bir anlaşmaya, uzlaşıya varmaya çalışacak Amerikalı yetkililerle ve bunun sonucunda o ilişkiler ifşa olacak ve bunların ne kadarını biz bileceğiz? Bütün bunlar şu anda soru işareti, ama Erdoğan ve çevresindeki herkes için çok tedirgin edici şeyler. 

Ruşen Çakır: Eyvallah. Gönül, noktayı koyalım burada. O zaman haftaya yine Türkiye’den bağlanacağız. Bir gün eğer İstanbul’a gelecek olursanız stüdyoda bir yayın yaparız. Tamam?

Gönül Tol: İnşallah.

Ruşen Çakır: O zaman çok teşekkürler. Gönül Tol’a çok teşekkür ediyoruz. “Transatlantik”e burada nokta koyuyoruz, izleyicilerimize de teşekkürler, haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler. 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus