Lağım patladı: Kim, nasıl temizleyecek?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Mayıs ayı başında Sedat Peker videolarıyla birlikte Türkiye’nin tepeden tırnağa nasıl bir kirlilik içinde debelendiği ortaya çıktı. Fakat her yeni bilgi, ifşa edilen her yeni kirli aktör, ülkenin temizleneceği duygusunu güçlendirmek yerine tam tersi sonuçlara yol açabiliyor. Zira toplumun bu kadar pisliği, kimin nasıl ve neden temizleyeceği konusunda kafası net değil.

Yayına hazırlayan: Kubilayhan Kavrazlı

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Dün evden yaptığım yayında Sedat Peker’in Deniz Baykal ile ilgili iddialarını neden ciddiye almamız gerektiğini anlatmaya çalıştım. Bayağı da bir ilgi gördü, izleyicilerin bayağı yoğun bir tartışması oldu. Orada gözlediğim bir husus — ki aslında bu ne zamandan beri yaşanan bir husus: Bu ilişkiler, gerçekler, gayrimeşru ilişkiler, özellikle çıkara dayalı ilişkiler ortaya saçıldıkça, bir taraftan insanlar memnun oluyorlar. Tabii ki gerçekleri bilmek, kendilerine rağmen yapılan birtakım gizli kapaklı işlerden haberdar olmak hoşlarına gidiyor; ama bir diğer yandan büyük bir umutsuzluk ve kötümserlik var. “Bütün bunları diyoruz da ne oluyor?” diye bir ruh hâlinin insanlarda çok fazla egemen olduğunu görüyorum, baskın olduğunu görüyorum. Bu anlaşılır bir şey; çünkü Türkiye’de yıllardır zaten hep böyle şeyler dönem dönem ortaya çıkar, belli bir heyecan yaratır, ama ondan sonra bir bakarız ki olaylar büyümeden kapatılır — mesela Susurluk’ta olduğu gibi. Siyasetçiler birbirlerine aklar ya da deprem sonrasında yapılan soruşturmalarda yüce divanlardan bir şey çıkmaması gibi veya 17/25 Aralık meselesinin bir şekilde tarihe karışması gibi. Bunlar nispeten yakın dönemin örnekleri ve burada da ortaya çıkan, ortaya atılan isimler, ilişkiler, şunlar bunlar, insanlarda, “İyi güzel de, ne olacak ne değişecek?” gibi bir duyguyu beraberinde getiriyor. Bunu biraz sorgulamak lâzım. 

Başlıkta rahatsız edici bir kavram kullandım açıkçası: “Lağım patladı” sözünü kullanıp kullanmamakta tereddüt ettim; itici bir yönü var. Bunu Fatih Tezcan bu açıklıkla söyledi biliyorsunuz. Fatih Tezcan aslında şu son dönemde yaşananların tam sembolü olabilecek bir isim. Hakkında çok da fazla konuşmamak lâzım, ama o en son çektiği videoda söyledikleri çok ciddi bir gerçeğe dikkat çekiyor — ki yansıyanların, Sedat Peker’in söylediklerinin daha olayın çok başlarında olduğunu söylüyor. Şimdi burada da şöyle bir gerçekle karşı karşıyayız, çok basit bir soru var: “Birileri Sedat Peker’in ayağını kaydırmak istemeseydi, biz bu gerçeklerden haberdar olacak mıydık? Bu iddiaların çoğu yalanlanamıyor; onun için gerçek olarak kayıtlara geçiyor. Bunlardan haberdar olacak mıydık?” Hiç sanmıyorum. 

Sedat Peker normal şartlarda toplumdaki kutuplaşmanın açık taraflarından birisiydi, iktidara sırtını yaslamıştı; ama aynı zamanda iktidara kalkan oluyordu ve toplumun iktidar karşıtı kesimlerini tehditle, aleni tehditlerle yıldırmaya çalışıyordu, korku iklimi yaratmaya çalışıyordu ve bu anlamıyla bakıldığı zaman, eğer kutuplaşmış bir ülkede yaşıyorsak –ki Türkiye büyük ölçüde böyle–, toplumun bir kutbunun itibar etmediği bir kişiydi. Ama şimdi, bu yeni hâlinden sonra, özellikle ona itibar etmeyen kesimlerin ona yönelik bir ilgisinin oluştuğunu görüyoruz; onu kahramanlaştıran kişilerin de kendisinden bayağı bir rahatsız olduğunu görüyoruz. Normal şartlarda Türkiye’de bu tür ifşaların, bu tür gerçeklerin açıklanmasının, daha tartışmasız kişiler tarafından yapılması beklenir. 

Şu yaşanan olaylara baktığımız zaman, bir yığın isim var. Bunlar saygın iş adamı –hesapta–, Sezgin Baran Korkmaz ya da siyasete nerede nasıl başlamış belli değil, ama önce CHP’de sonra Adalet ve Kalkınma Partisi’nde bayağı kilit roller oynamış bir Korkmaz Karaca ve bunların tanıdığı yığınla insan ve bu yığınla insanın içerisinde birilerinin iş insanı, siyasetçi, gazeteci, şu bu, bunları görüp, bunlardan işkillenip bir şeyleri kurcalaması gerekirdi şu âna kadar. Bu olmadı. Şimdi dışarıdan bakıp bu olaylara tanık olan birilerinin bunları kurcalaması anlamında çok ciddi çabalara tanık olmadık. 

Bir diğer yönü de Sedat Peker kadar işin içerisinde olmasa da, yine de bir yerinden bulaşmış birtakım insanların bir şeyler anlatması gerekirdi. Biliyorum, mesela bildiğim bazı gazeteciler var. Bazılarını şahsen de tanıyorum, bazılarının ismi geçiyor bu süreç içerisinde. Sezgin Baran Korkmaz ya da Korkmaz Karaca ya da Süleyman Soylu bağlantıları ile geçiyor. Kimilerinin de geçmiyor; ama eminim çok büyük bir telaşla adlarının ne zaman geçeceğini düşünüyorlardır, endişe ediyorlardır. Belki de geçmesini engellemek için ellerinden geleni yapıyorlardır. Bunlar bizim sektörde yıllardır var olan ve şu anda da büyük bir kısmı iktidar yanlısı birtakım yerlerde güçlü bir şekilde –yani “güçlü”yü lâfın gelişi söylüyorum, çünkü bunların gücü iktidardan geliyor– yer tutan, iktidar gittiği anda güçleri kalmayacak olan insanlar var. Bu insanların içinde, gazeteciliğe birlikte başladıklarımız var — kendileri biliyorlar. Mesela normal şartlarda şu olsa çok daha şık olurdu: Sedat Peker Birleşik Arap Emirlikleri’ne gitti, değil mi? Önce Balkanlar, sonra Birleşik Arap Emirlikleri, arada bir Fas var; mesela bu gazetecilerden herhangi birisi gidip, İsveç-Norveç gibi bir ülkeye gidip, pekâlâ orada yaşadıklarını içeriden anlatabilirlerdi. Bundan sonra anlatırlar mı, eskisi kadar etkili olur mu? Bilmiyorum, ama bu tür anlatılara da ihtiyacımız var. 

Burada şunu özellikle vurgulamak lâzım: İçeriden birilerinin kendilerini de katarak konuşuyor olması gerçeklerin yayılmasını o kadar hızlandırıyor. Sedat Peker kalkıp deseydi ki: “Ben hiç bulaşmadım, ama duyduğum kadarıyla şu şunu yapmış bu bunu yapmış” deseydi, bunların hiçbirisinin böyle etkisi olmazdı; ama ne diyor mesela? “Kardeşimi istediler, yolladım, Kutlu Adalı’yı öldürmeye gittiler” diyor. Ya da ne diyor? “Hürriyet gazetesini ben bastırdım” diyor, ya da “Eski milletvekilini ben dövdürttüm karakolda” diyor veya “Korkmaz Karaca beni aradı, Antalyalı aile ile konuşmamı ve Deniz Baykal olayını kapatmamı benden istedi” diyor — yani duydum birisinden istemiş falan değil, doğrudan kendisi işin içerisinde, kendisini koyarak söylüyor. Şimdi bütün bu süreçlerde işin içerisinde bir şekilde olmuş çok sayıda aktör var. Bu aktörlerin içerisinde samimi biçimde rahatsız olan, pişman olanlar da olabilir; yaptıklarından ya da tanık olduklarından rahatsız olanlar da olabilir, ya da kendilerinin artık dışlandığını düşünen Sedat Peker’vâri kişiler de olabilir ve de tabii ki bu iktidarın gitmekte olduğunu görüp bir sonraki döneme olabildiğince az zararla girmek isteyenler de olabilir. Yeni birilerinin, bu süreçler içerisinde yer almış birilerinin daha açık bir şekilde Sedat Peker’in başlattığı bu furyaya katılması gerçekten Türkiye’nin hayrına olur. Bu onlara ne kazandırır bilmiyorum; ama bütün bu bilgiler… –ki gerçekten başlığa çıkarttığımız gibi– her yerden pislik çıkıyor. Binilen o süper lüks uçaklar, bedava tatil yapılan süper lüks oteller ve birtakım “fuhuş faaliyetleri” diyelim. Evet, ilk aklıma gelen yumuşak ifade bu. Ve paralar, paralar, uyuşturucular, şunlar bunlar. 

Hatırlayın, Kastamonulu gencin “Pudra şekeri olayı”nı. O aslında ilk işaretçilerinden birisiydi. O da kendi hâlinde bu sürecin içerisinde yer almış birisiydi; adını hatırlamıyorum şu anda, kimsenin de kolay kolay hatırladığını sanmıyorum. Mesela bu küçük bir aktördü. Oradan bile Türkiye neler öğrendi ve aslında o olay bize sayfalar dolusu kitapta anlatılabilecek şeyi anlatmıştı. Özellikle o görüntü. O çocuğun, o gencin kısa süre içerisinde nasıl tırmandığı ve sonra yaptığı o saçma “pudra şekeri” açıklaması. Bütün hepsi aslında Türkiye’de neyin nasıl yaşanmakta olduğunu bize çok güzel göstermişti. Şimdi çok daha bilinçli aktörlerin devreye girmesiyle, ama kendilerini de anlatarak işin içerisine özeleştiri boyutunu da katarak –isterseniz buna “günah çıkartma” deyin– bu olayı zenginleştirmesi gerekiyor. Ama sonuçta ne oluyor? 

Öncelikle pisliklerin çok daha fazla alenileşmesi gerekiyor. Fazla mal göz çıkarmaz. Bazıları diyebilir ki: “Bu kadar çok şey çıkarsa bunların etkisi azalabilir”. Bence öyle değil. Önemli olan Türkiye’nin bir kurumsal kimlik ile bütün bunların her birinin tek tek hesabını yapma iradesinin olup olmayacağıdır. Ya da şöyle bir şeyi yapabilirsiniz: Bir iki tane örnek alırsınız, onları yaparsınız, ama onun dışında yüzlerce binlerce kişiye dokunmazsınız; göstermelik olur, insanların gazını alırsınız ve ondan sonra da olay kapanmış olur. Bu çok yapılmış bir şey. Buradan hiçbir çözüm çıkmıyor. Burada belki de yapılması gereken, birilerini cezalandırmaktan ziyade bir yüzleşmenin yapılması, bir hesaplaşmanın yapılması. Bu hesaplaşmanın sonunda, haksız elde edilmiş birtakım kazançlara vs’ye toplum adına el konulması söz konusu olabilir; ama insanları illâki çok ciddi bir şekilde cezalandırmak falan gerekmeyebilir. Bunlar şu anda benim kafamda şekillenen şeyler, muhakkak itiraz edenler olacaktır; fakat burada önemli olan, bu ilişkiler ağının teşhir edilmesi, bu sistemin teşhir edilmesi, bu sistemin A partisine, B partisine, A iş insanına, B iş insanına özgü değil aslında Türkiye’de yıllardan beri belki birtakım değişikliklerle süregelen bir kirli siyaset geleneği olduğunu görmemiz ve buna karşılık yapısal anlamda birtakım çözümler üretebilmemizle ancak olabilir. 

Şu hâliyle bakıldığı zaman, muhalefet partilerinin tabii ki bütün bu yaşananlara tepkileri var, itirazları var, birtakım önerileri de var –mesela “siyasetin finansmanı kanunu” vs. gibi; bunların hepsini bir anlamı var–, ama şu âna kadar açıkçası, toplu bir yüzleşmenin, büyük bir seferberliğin, Türkiye’nin bir bütün olarak bu kirlerden, bu pisliklerden arınması için yapısal dönüşüm talep etmenin heyecanını şu âna kadar kimsede görebilmiş değilim. Şahsen görmüyorum. Bunun bir nedeni: İşin içerisinde tabii ki başlatanın Sedat Peker olmasından gelen bir tereddüt var; ama bir diğer nedeni de, burada bu gerçek bir yüzleşme, toplu bir yüzleşmenin kimleri kapsayacağı konusunda çok büyük bir belirsizlik ya da tam tersine bunun belli olması var. Burada gerçek bir yüzleşme de çok değişik sektörlerden… işte, mesela nedir? İlk başta devlet. Devletin bürokrasi ayağı var. Yani bürokrasi derken, devletin bürokratik mekanizmalarında yer alanlar, üst düzey görevlerde olanlar; tabii ki bakanlar ve daha yukarılara kadar gidebilecek kişiler. Ayrıca siyasetçiler. 

Biliyoruz ki illâki bakan vs. olması gerekmiyor; milletvekili, parti yöneticisi, ilçe yöneticisi, il yöneticisi, il başkanı bir siyasetçinin de ayrı ayrı imkânları var. İllâ iktidar olması da gerekmeyebiliyor. Kimi durumda muhalefette olup da yine kirli bir siyaset anlayışını hâkim kılan ve buralardan istifâde eden ya da o kaba tâbirle nemâlanan çok kişi var. Bürokrasi ayağı var. Yargı çok bâriz bir şekilde artık daha görünür oldu; yargı ayağı var ve iş dünyası ayağı var. İş dünyası derken isimler çıkıyor ortaya, görüyorsunuz, tek tek. En saygın bilinen iş insanları da var; nereden çıktığı belli olmayıp hayatımıza yakın dönemde girenler de var. Şu âna kadar çok fazla yansımadı, ama kesinlikle bir yerden çıkacak: “Sanat dünyası” var — ki Türkiye’de sanat dünyası kategorisine giren insanların bu tür kişilerle, çevrelerle çok teşrik-i mesâîsi olduğunu geçmişten çok biliyoruz. Eğer toplu bir ifşâ süreci başlarsa, bu tür çok sayıda ismi de… zaten biliyorsunuz, Sedat Peker bunlarla dalga geçti: “Niye siliyorsunuz fotoğrafları?” diye. Bu bile başlı başına bir örnekti. 

Ve medya var. Şimdi olayın dönüp dolaşıp medyaya kilitlenmesi, açıkçası birçoklarını olduğu gibi beni de rahatsız ediyor. Rahatsız etmesi, yani gazetecilere dokunulduğu için değil, tam tersine daha da fazla dokunulması lâzım; ama gazeteciler üzerinden yürüyen bir tartışmanın tek başına Türkiye’nin arınmasına yardımcı olacağını sanmıyorum. Gazeteciler –yani “gazeteciler” derken de aslında çoğuna soru işareti koymak lâzım ama–, medya sektörünün değişik kademelerinde çalışan insanların bu kirliliğin çok ciddi bir şekilde parçaları olduğunu zaten biliyoruz. Her silkelemede ağaçtan yeni yeni birtakım isimler düşüyor, görüyorsunuz. Başta söylediğim gibi birçokları da büyük bir tedirginlikle o sallanan ağaçtan kendilerinin düşmesi endişesiyle, bunun telâşıyla yaşıyorlar ve kâbuslar görüyorlar — görsünler, açıkçası beter olsunlar, öyle diyeyim. 

Ama bütün bunların hepsinin beraber görülebileceği bir siyasi platform Türkiye’de şu anda yok. İleride olabilecek mi? Açıkçası çok emin değilim. Burada önemli olan, Türkiye’de muhalefetin içerisinden –çünkü iktidarın bu işi yapabilecek ne hâli ne yüzü var–, muhalefetin içerisinden birilerinin gerçekten –bu bir zamanlar kullandığımız, artık kullanmak bile bize anlamlı gelmiyor– “Temiz toplum”a yönelmesi. Temiz toplum vaadi bir zamanlar Türkiye’nin gündeminde çok ciddi bir şekilde vardı ve bu vaadin tekrardan Türkiye’nin gündemine taşınabilmesi lâzım. Bütün bu pisliklerden arınabilmek için bir toplumsal seferberlik gerekiyor. Zamanında birtakım medya kuruluşları bunları yapmaya çalıştılar, beceremediler; çünkü birçok nedeni vardı: En önemli nedenlerinden birisi siyasetin buna çok destek vermemesiydi; bir diğeri de bu çağrıyı yapanların kendi içerisinde temizlikle ilgili çok ciddi sorunlar olmasıydı. Bu, normal şartlarda sivil toplumun yapabileceği bir şeydir; ama Türkiye’de sivil toplumun nasıl felç edildiğini biliyoruz. Bu konuda insanların ifade özgürlüklerinin, toplantı ve protesto özgürlüklerinin nasıl gasp edildiğini de biliyoruz. Dolayısıyla burada bunun bir sahibinin olması gerekiyor. 

Temiz toplum talebinin bir kere bir talep olarak kabul edilmesi ve bunun sahiplenilmesi gerekiyor. Buna birisinin, birilerinin öncülük etmesi gerekiyor. İşte Türkiye’nin en büyük ihtiyacı bence şu anda bu. Bunu kim üstlenecek? Bunu üstlenecek ve samimi ve ikna edici bir şekilde anlatabilecek kişi ya da kurumların önlerinin çok ciddi bir şekilde açık olduğunu düşünüyorum. Muhakkak temiz toplum talebini baltalayıp engellemek isteyen yapılar olacaktır, kirli yapılar olacaktır, kişiler olacaktır; ama şu anda görüyoruz ki orada çok büyük bir çözülme, ne yapacağını bilememe, korkma, panik hâli var. Aslında şu anda Türkiye çok uygun bir durumda. Burada birilerinin –birisinin, bir kurumun, şahısların, bir grubun, artık her neyse– böyle bir hareketi, hareketliliği başlatabilmesi gerekiyor. Böyle bir hareket inandırıcı bir şekilde başlarsa, başta söylediğim, doğrudan kirliliğin parçası olmuş birtakım aktörlerin de kendi itiraflarıyla bu sürece katılmaları ve bu süreci hızlandırmaları mümkün olabilir; ama şu hâliyle yaşanan şöyle bir şey: Birileri deşifre oluyor, itibar kaybediyor, belki imkânlarını kaybediyor, ama diğerleri, “Ya, bu bir yerde kapanır zaten” deyip sıranın kendilerine gelmeyeceklerini düşünüyorlar ve olabildiğince kendilerini garantiye almaya çalışıyorlar. Nedir mesela? Paralarını yurtdışına taşıyorlar vs., şu bu. Diğer tarafta, toplumda da, “Bunlar iyi güzel oluyor, yeni yeni şeyler öğreniyoruz; ama bu bir yerde tıkanır kalır. Buradan bir şey çıkmaz” duygusu var. 

Şu hâliyle baktığımız zaman, kaybetme adayı ile kazanma adaylarının birleştiği bir nokta var; o da, “Buradan pek bir şey çıkmaz” noktası. İşte birileri kalkıp pekâlâ buradan ülkenin hayrına bir şeyler çıkabileceğini, çıkması gerektiğini söylerse, o zaman işte bu temizlik faaliyeti de bir şekilde yapılabilir. Çok gerçekçi Şu haliyle bakıldığı zaman –ki ben iyimser birisi olarak bilinirim; bu ayıp da bir şey değil–, burada iyimser olmamız için gerekli birtakım koşullar var; ama iyimser olmamaya iten koşulların sayısının daha fazla olduğu da, realist olarak bakacak olursak bir gerçek. Bütün bunların ışığında şunu tekrar söylemek istiyorum: Bağımsız ve özgür medya olmadan bu işler olmaz. Şimdi görüyorsunuz: Her gün o büyük gazetelerdeki, televizyonlardaki insanların –hatta kimileri kendilerini muhalif olarak da lanse edebiliyorlar–, bu insanların nasıl o çıkar ilişkileri içerisine bilerek isteyerek –ya da “bilmeden arkadan ittirdiler, arkadaş sandım” vs. diyerek– dahil olduklarını görüyoruz. Burada önemli olan özgür ve bağımsız medya ve bunun da en önemli, en kritik noktası tabii ki finansal bağımsızlık. Bütün her şey oradan ilerliyor ve bu gayrimeşru ilişki içerisindeki insanlar da medyadaki bağlarını esas olarak hak etmeden kazandıkları o paralar üzerinden kuruyorlar. Bunu bir kere daha görüyoruz. Evet, bugün saat 17.00’de “Transatlantik”te Ömer Taşpınar ile birlikte olacağız. Ona da bekleriz. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus