Adını Koyalım (10): Sedat Peker’in videolarıyla depreşen Türkiye’nin “temiz toplum” hayali

Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan Özpek, Kemal Can ve Ruşen Çakır, Sedat Peker’in ifşalarıyla ortaya çıkan kirli ve karanlık ilişkiler ağından arınmanın mümkün olup olmadığını; muhalefet, medya ve sivil toplumun bu konuda yaptıklarını, yapmadıklarını ve yapabileceklerini konuştu.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal 

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Adını Koyalım” programıyla yine karşınızdayız. Her hafta olduğu gibi, Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan Özpek ve Kemal Can’la birlikteyiz. Bugün Türkiye’nin “Temiz Toplum” hayâlini konuşacağız. “Temiz Toplum” kavramını tırnak içine alıyorum, çünkü bu tartışmaya başlamamıza neden olan Sedat Peker, sürekli olarak bu kavramla dalga geçiyor; bunun olabileceğine pek ihtimal vermiyor gibi, ama yine de peş peşe ifşaları var. Bu konuyu tartışmamıza gerçekten Sedat Peker neden oldu. Onun dışında, gerek siyaset sınıfı, gerek medya, gerekse sivil toplum, Türkiye’deki bu kirli ilişkiler ağını, yeraltı ve yer üstünün iç içe geçmiş olmasını sistemli bir şekilde gündeme getirmedi. Sedat Peker, bu tartışmayı –kendi iddiasına göre– kişisel nedenlerle Türkiye’nin gündemine taşıdı. O konuştukça yeni isimler öğreniyoruz. Mesela Sezgin Baran Korkmaz’ı, Korkmaz Karaca’yı, Cihan Ekşioğlu’nu, eskiden bildiğimiz Binali Yıldırım’ın oğlu Erkam Yıldırım’ı, Demirören Ailesi’ni gündeme getiriyor. Gündeme getirdiği ölçüde, bir müddet bu isimler tartışılıyor; işaret ettiği bazı dosyalar açılıyor, sonra yeni açıklamalarını bekliyoruz. Böyle tuhaf bir kısır döngü hâlindeyiz. Yakın zamana kadar Türkiye’de kutuplaşmanın önemli aktörlerinden olmuş yeraltı dünyasından bir ismin ifadeleriyle bu tür olayların aydınlanmasının ne derece mümkün olduğu da soruluyor. Sedat Peker’in Mayıs ayından beri Türkiye’yi taşıdığı bir yer var. Öncelikle Türkiye’nin geldiği bu yeri konuşalım. İkinci turda da, bunların toplum lehine nasıl dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğini, umut olup olmadığını konuşalım. Seninle başlayalım Ayşe.

Ayşe Çavdar: Sorduğun sorunun cevabını Sedat Peker vermişti aslında. Bütün bunları nereden öğrenecektiniz ki? Elbette içeriden biri söyleyecekti; bunları yapan, bunlara şahit olan, bunların parçası olan biri söyleyecekti. Çünkü “İmam nereden bilsin bunu? Temiz insanlar benim bildiğim şeyleri nereden bilsin? Ben bunların içinden geçtim. Bunların bir parçasıydım, oradan biliyorum ve size bir şey sunuyorum” diyordu Peker. Hem siyasete hem topluma, takip edecek iki ayrı şey sunuyor. Tekrar etmeye gerek yok galiba. Sedat Peker’in bu mevzuların içine girmesi AKP ile beraber değil. Anlattığı hikâyelerin neredeyse 30 yıldır içinde. Ben bunu yazmıştım da; Sedat Peker’i Dede Korkut hikâyesindeki Tepegöz gibi görüyorum. Devletin evlât edindiği ve sonra çeşitli işlerinden yararlandığı, o işlerde yararlanmak üzere güç verdiği bir çocuk. Hayatı tehlikeye girdi. Topluma, “Siz bana ‘pis’ diyorsunuz ama, ben sizin pisliğinizi taşıyorum” dedi ve bir yüzleşme olanağı sundu. Bu yüzleşme ile bir şey yapılmaması ne anlama geliyor? Bunu anlatayım bu turda. 

Türkiye toplumunun genç, dinamik bir toplum olduğu söylenir ya hep? İki aydır sosyal medya, haberler, temasta bulunduğum insanlar, gruplar ve sayfalar üzerinden gözlemlediğim şey şu: Sedat Peker anlattıkça ve bizler bir şey yapmadıkça, ihtiyarlıyoruz, çünkü özgüvenimizi kaybediyoruz. Çünkü insanlar birbirine güvenmedikleri zaman özgüvenlerini kaybederler. Yani şu oluyor aslında: Bütün bu hukuksuzluktan, bu suçlardan, bütün bu gidişattan, bu bulanık sulardan geçmeyenimiz yok. O zaman birbirimize güvenemeyeceğiz. Dolayısıyla tümümüz bir şekilde tehlikedeyiz. Teker teker birbirimize karşı da tehlikedeyiz. Peker konuştukça ve biz bu konuşmaya bir tepki almadıkça, toplum olma niteliğimizi kaybediyoruz. İki yerden ısrarla tepki almıyoruz: İktidar hiçbir şekilde tepki vermemeye, yokmuş gibi davranmaya çalışıyor. İktidar derken sadece AKP ve MHP’den bahsetmiyorum. Yargı bürokrasisi de, bu yokmuş gibi davranmaya çalışıyor. Savcılar, yargıçlar sanki orada böyle bir şey yokmuş gibi davranıyorlar. Başlangıçta Süleyman Soylu’nun birkaç cevap yetiştirmeye çalıştığını gördük. Dün ya önceki gündü sanırım, Peker’in adamı olduğu söylenen 10 kişi bir operasyonla gözaltına alındı. Bu türden tepkiler var. Ama aslında tepki Peker’in kendisine. Yani devletin evlât edindiği ve artık dışarıya çıkıp, toplumun ve devletin sırlarını ifşa eden birine olan tepki. Onun söylediği çerçeveye olan bir tepki değil bu sonuçta. Soylu’nun zaten mevzunun ortasında bir karakter olarak çizilmesini dışarıda bıraktım, İçişleri Bakanı olduğu için söylüyorum.

Konuşmayan ikinci taraf ise muhalefet. Anlam verebilmeyi çok isterdim; ama hiç anlam veremiyorum. Çünkü başka bir ülkede olsa, herhalde Peker’in anlattıklarının yüzde 1’i bile anlatılmış olsa, buna bilgi muamelesi yapılırdı. Mevzu, Peker’in arkasına takılmak değil, Peker’in anlattıklarını kovuşturmak. Ama muhalefet âdeta o tarafa bakmamaya çalışıyor. En nihayetinde geçen hafta itibariyle, şu andaki muhalefet olmasa bile, Deniz Baykal kaseti, Korkmaz Karaca’nın durumu, ne iş yaptığı, o kasetin hangi işlevlere yaradığı mevzuları ile muhalefetin geçmişi de bu işe dâhil oldu. Herhalde bunların muhalefet mahfilinde bilinmediğini söyleyemeyiz. Dolayısıyla onlar da mevzuya girmeye başladılar. Yani aslında sustukça hikâyenin içine giriyorlar. Belki konuşurlarsa, bir şey yaparlarsa girmekten korkuyorlardı. Ama sustukça da bundan kaçamıyorlar. 

Hülâsa, kimsenin bir şey yapmadığı bir hikâyeyle karşı karşıyayız. Bize, esasında içinde yaşadığımız yerin, ucundan kıyısından bildiğimiz, komplo teorilerinde andığımız birçok şeyin gerçek arka planını, olduğu kadar gerçekliğini veren bir kir var ortada. Çünkü Peker’in kendi kendini yalanlayıp özür dilediği oldu; ama şimdiye kadar söyledikleri arasında yalanlanan bir iddiası olmadı.  Bu kir, hayatımızın ne denli hukuksuz olduğunu, kurumlarımızın nasıl çürümüş olduğunu gösteriyor. Bu, bizim birbirimize olan güvenimizi, toplum olma niteliğimizi erozyona uğratıyor şu anda. Acayip olan, bütün bu işleri görsün, bunlardan bir şey çıkarsın, bize alternatif yeni bir hayat sunsun diye gözümüzü dikip baktığımız insanlar da susuyorlar. Demek ki bizim yalnızca siyaset ya da devlet olarak değil, toplum olarak da bununla baş edecek hâlimiz yok. Dolayısıyla bunun getirdiği bir güvensizlik var. 

Ama bana asıl tehlikeli gelen şu: “Ben pisim ve kendi hayatımın bekçisiyim. Sizin için bir şey yapmayacağım. Kahramanınız olmayacağım” diyen Sedat Peker, bir şikâyet, bir dertleşme merciine dönüşüyor. Kızlar babalarını, işsiz kalan insanlar durumlarını…, hatta arkadaşını bile şikâyet eden varmış Sedat Peker’e. Bu korkunç bir şey. İktidar tabii ki yapmayacak; çünkü anlatılanların tamamı iktidarla ilgili. Ancak şimdi şimdi muhalefete nüksetmeye başladı ama muhalefet de bir şey yapmıyor. Bu bilgiyle bir şey yapılmadığı için Sedat Peker bir merciye dönüştü. Oysa bizim “Sedat Peker içeriden konuşan biri ve kendisinin de dâhil olduğu suçları anlatıyordu. Şimdi bizim bu bilgiyle yapacak bir şey bulmamız ve onu yapmamız lâzım” dememiz gerekirdi ki Sedat Peker bir merciye dönüşmesin. Bu gerçekten korkunç bir durum; çünkü, “Ben zaten kirli biriyim, kötü biriyim” diyen birine, insanlar bir ağabey, baba, hatta ucundan kıyısından devlet muamelesi yapmaya başladılar. Bu, geleceksizlik demek. Her ev durdukça kirlenir. 20 yıldır aynı iktidarın olduğu bir evin kirlenmemesi mümkün değil. Ortalık 20 yıldır temizlenmedi. Temizlenecek. Ama evi temizleyecek iradenin bizde olduğunu bilmemiz gerekir. Yani evi temizleyecek elimiz ayağımız tutuyor mu? Camımızı çerçevemizi silebilecek miyiz? Şu anda içinde bulunduğumuz durum büyük ölçüde muhalefet sayesinde. Kötürümüz biz. Bu pisliğin içinde yaşıyoruz ve bunu temizleyecek hâlimiz de yok. Bakıma muhtacız ve bize bakacak kimse de yok. Terk edildik. Bence, Peker’in ifşaları karşısında kurumların ve muhalefetin suskunluğunun yarattığı ortak psikoloji bu. Bu yalnızca muhalefete güveni ortadan kaldırsa, “Ne olacak ki? Toplum kendini yeniler” deriz. Ama öyle değil. Toplum kendine ve birbirine olan güvenini, özsaygısını kaybediyor. Onun yerini inanılmaz bir şovenizm ve savunma refleksi almaya başlıyor; son zamanlarda ne kadar arttığını görüyoruz. 

Ruşen Çakır: Ayşe’nin söylediği Sedat Peker’in bir merciye dönüşmesi meselesi çok önemli. Burak, şunu sormak istiyorum. Halbuki kendisi izleyicilerine ve takipçilerine sürekli olarak, “Ben bunları anlatıyorum. Siz de bunları siyasetçilere, gazetecilere anlatın, onlara baskı yapın” diyor. Aslında kendisi bir merci olmak istemiyor. Belki gizliden gizliye bu hâle dönüşmesinden memnundur; ama söylediği şey: “Benim işim bunu anlatmak. Bunların bir sonuca dönüşebilmesi için birilerinin bir şey yapması gerekiyor” diyerek siyasetçileri ve gazetecileri işaret ediyor. Onları da kendi hâllerine bırakmıyor, takipçileri üzerinden onlara baskı uygulanmasını söylüyor. Ayşe siyasetçilerle ilgili birtakım görüşlerini ve saptamalarını söyledi. Siyasetçi derken, bunun illâki muhalefet olması gerekmiyor. Normal şartlarda bu iddialara iktidarın içerisinden birilerinin de, “Bir dakika, ne oluyoruz?” diyebilmesi gerekiyor. Mesela Ayşe yargıyı da iktidarın içine kattı haklı olarak; Anayasa Mahkemesi Başkanı mahcup bir şekilde ne dedi? “Yargı devreye girmezse, yargı dışı unsurlar devreye girer’’ diyerek, topa girer gibi oldu. 

Bu arada şunu da vurgulamak istiyorum: Dün Kılıçdaroğlu, bugün de Meral Akşener, Kanal İstanbul meselesinde, Erdoğan’ın “Londra mahkemelerinde sizden o parayı söke söke alırlar” sözleri üzerine ortak bir dil kullanarak Erdoğan ve Bahçeli’yi sıkıştırmayı becerebiliyorlar. Bence başarılı da oluyorlar. “Muhalefet nerede bir arada hareket edebiliyor ki burada edebilsin?” gibi bir mazeret ya da gerekçe de yok. Çünkü muhalefet bazı durumlarda beraber de hareket edebiliyor. Ne düşünürsün Burak? Kemal, Burak’tan sonra seninle de gazetecilik kısmını konuşalım istiyorum.

Burak Bilgehan Özpek: Ayşe’nin tespiti doğru. Muhalefet de, iktidar da bunu siyasetin bir konusu hâline getirmekten imtinâ ediyor. Fakat bu, Ankara’da bir sessiz sinema oynanmadığını göstermiyor. Şu anda herkesin oynadığı bir sessiz sinema var ve herkes konuşmadan, bakışlarla birbirleriyle anlaşıyor. Bir hamlede bulunmak çok fazla taşı yerinden oynatacağı için, Tayyip Bey herhangi bir hamlede bulunamıyor. Bu iktidar mekanizması kurulurken çok fazla ortak bu işin içerisine girdi. Çok fazla insana sözler verildi ve aslında beş benzemez bir şekilde bir arada tutulmaya çalışıldı. Bu iktidar mekanizmasına baktığınız zaman, hakikaten çok şenlikli tipleri bir arada görebiliyorsunuz: Birbiriyle alâkasız cemaatleri, tarikatları, inanılmaz fantastik hayat tarzı süren iş adamlarının hepsini bir arada görebiliyorsunuz. Bunun harcı ulusal güvenlik söylemiydi. Ulusal güvenlik söylemi, çok politik olmayan, politika üstü noktada konumlandırılmıştı. Bu Tayyip Bey ve AK Parti ile özdeşleştirildiği için çok fazla siyasî mülâhazaya girmeden bu düzen devam ediyordu. 

Sedat Peker’in çıkışı bunu bozdu. Adalet ve Kalkınma Partisi içerisinde sonradan gelenlere karşı, milli güvenlik üzerinden kendine iktidar mekanizması içinde yer bulanlara karşı bir tepki vardı zaten. Peker’in bu çıkışları bu tepkinin daha da ortaya çıkmasını sağladı. Benim Ankara’da görüştüğüm insanlar var; onlar Tayyip Bey’den net bir tavır bekliyorlar. Çünkü bu net tavrın sonucunda hakikaten AK Parti yeniden şekillenebilir, yeniden bazı insanların daha etkin olduğu bir parti hâline gelebilir. Dolayısıyla buna da cesaret etmek lâzım. Tayyip Erdoğan’ın bir aksiyon alması, bazı insanları tasfiye etmesi, onların yerine bazı insanları getirmesi, orada taşları yerinden oynatacaktır. Taşların yerinden oynaması meselesi muhalefetteki aktörlerin de iştahını kabartıyor bence. Onlar Sedat Peker’in sözlerini siyasîleştirmekten ziyade, Tayyip Bey’in tavrını bekleyerek ona göre bir siyaset üretmenin peşine düşüyorlar.  Daha kitabın ortasından konuşayım. Hatta programımızın ismiyle müsemma bir şekilde adını koyalım: Eğer bu iktidar mekanizması içerisinden MHP ve milli güvenlik söylemi üzerinden sonradan AK Parti’ye eklemlenmiş insanlar tasfiye edilirse, muhalefetteki partiler, bazı siyasal değişikliklerin önünün açılabileceğini düşünüyorlar. Mesela dün Erol Katırcıoğlu, “Adalet ve Kalkınma Partisi eğer yeniden bir müzakere sürecine dönerse, biz bunu alerjiyle karşılamayız” minvalinde bir şeyler söylüyordu. Çünkü MHP’nin yokluğunda, yeniden çözüm süreci üzerinden kurulabilecek bir ajanda HDP’yi siyasetin meşrû aktörü hâline getirebilir. Dolayısıyla, Peker’in söylemlerini siyasîleştirmek bu süreci kesintiye uğratabilir diye düşünüyorlar. 

Bir de diğer muhalefet partilerine bakalım. MHP’nin, Süleyman Soylu’nun ve onların kurduğu mekanizmanın tasfiyesi –oy kaybetmekte olan AK Parti’nin buna razı olacağını düşünüyorlar tabii ki– parlamenter sisteme dönüş için bir fırsat olabilir mi acaba? Bunları düşündükleri için bu sessiz sinema oynanıyor. Bana sorarsanız bu ihtimallerin bir geçerliği yok. Ben çok yüksek düzeyde, mevcut iktidar mekanizması aktörlerinin birbirine bağımlılık geliştirdiğini ve bunun dışında artık herhangi bir oyunu oynamayı unuttuklarını ve bildikleri tek oyunun, kendilerine muhalefet eden kim varsa onu yıldırmak ve kriminalize etmek olduğunu düşünüyorlar. Ancak, siyaset sahnesindeki aktörler bence böyle düşünmüyorlar. Meseleyi siyasîleştiren tarafın Tayyip Erdoğan olmasını bekliyorlar ki iktidar mekanizması içerisindeki klikler arasındaki ilişki değişsin, taşlar yerinden oynasın. Onun üzerinden pozisyon almayı bekliyorlar. Tespitim bu yönde. 

Ruşen Çakır: Evet, Kemal medyaya gelelim. 

Kemal Can: Hayır gelmeyelim. Ben medyadan bahsetmek istemiyorum. Bahsedilecek bir medya olduğunu da düşünmüyorum. 

Ruşen Çakır: Tamam o zaman, sen siyaset konuş. Senden zaman kalırsa, medyayı ben konuşurum. 

Kemal Can: Tamam. Burak’ın çizdiği çerçeve, söyleyeceğim şeyi epeyce kolaylaştırdı. Burak’ın “Ankara’da oynanan sessiz sinema” hâlini tarif ederken kafalarda dönen şeyin, aslında ortalığa saçılmakta olan tuhaflığın, bozulmanın, çürümenin, ve Ayşe’nin başta anlattığı gibi bundan doğan güvensizlik ve belirsizliğin ne kadar daha derin ve sorunlu olduğunu gösteriyor bize. Değil çürümüş ve kirlenmiş siyasetçi takımı, esnafı, onun alternatifi olduğunu iddia edenlerin akıl yürütme biçiminin de hiç, bir adım mesafe kaydetmediğini, hatta daha da beter, inisiyatifi onlara bırakan, kendilerince alanı bırakıp birilerine hareket imkânı yarattıklarında kendilerine daha güçlü pozisyonlar çıkacağına inanan, son derece kısır, ve aslında anti-siyaseti yeniden üreten bir şeyin nasıl kökleştiğini görüyoruz. 

Ayşe’nin de başta söylediği gibi, sürecin kendisinin değil, sürece verilen tepkinin bize yaşattığı şey, aslında böyle bir negatif tablo. Çünkü yaşanan şu aslında: Niye, bir şey oluyor, olmuyor diye konuşuyoruz? Bu kadar ifşa varken temiz topluma nasıl gidilir? Çürüme bu kadar alenileşmişken, niye bunu konuşuyoruz? Çünkü daha önce de olduğu gibi, şimdi de ortaya çıkan şey, bir yüzleşmenin, bir hesaplaşmanın, bir deşmenin mahsulü değil. Sedat Peker’in daha birinci videosundan itibaren söylediği “Yenileceksiniz” sözüyle ilgili. Bu söz, bir tavrı değil, bir tavrın içerisinde şu anda etkinlik kazanmış ekibin tasfiyesini ve onun iç mücadelesini anlatıyor. Biraz önce Burak’ın söylediği, “Ankara’da herkesin kafasındaki şey” dediği, “Efendim karmaşık bir ekip var. Bu ekibin içerisinde sorunlu bir kanat var. O kanat etkisizleştirilirse, siyaseten çok daha elverişli bir atmosfer çıkacak”. Kabalaşmak istemiyorum ama, hakikaten bu nasıl bir şey ya?

Ruşen Çakır: Kabalaşmak dediğin bu muydu Kemal?

Kemal Can: Bu nasıl bir şey? Yani hakikaten, bunun siyaseten bir formül olarak insanlara önerilmesini geçtim, kafalarda ana faktör olmasını anlamış değilim. Şimdiye kadar, Susurluk’ta, MİT Raporu’nda, 17/25 Aralık’ta olduğu gibi ve daha sonra Cemaat operasyonlarında olduğu gibi, bugün Sedat Peker videolarında olduğu gibi, aslında hep önümüze gelen şey şu: İktidarın mevcut mekanizması içindeki birtakım ekipler kapışıyorlar. Kapıştıkları zaman birbirleriyle ilgili bilgiler sızdırıyorlar. O bilgiler sonucunda birileri ya tasfiye oluyor, ya etkinlik kazanıyor, ya aralarında bir pazarlık cereyan ediyor ve mesele kapanıyor. Yine benzer bir şey yaşıyoruz. Aslında, bunun içinde olan aktörler de, bunun seyircisi olan aktörler de, bundan kendilerine bir fayda bekleyen aktörler de aynı şeyi besliyorlar. Sonuç bu iç çatışmanın dengesi içerisinde oluşuyor. Biraz önce Burak’ın söylediği, “Ankara’daki kafalardaki şey”: “Bu çatışma nasıl cereyan edecek?” Bu çatışmaya yine teslim olacaklar. O çatışma nasıl sonuçlanacaksa, ondan bir fayda çıkacak. Bu çatışma ortamını yaratan, bunların çatışmadan bir arada olmasını sağlayan şey ne kadar sorunluysa, çatışmasından doğacak şey de o kadar sorunlu. Bunun anlaşılmaz tarafını ben hakikaten anlamakta gerçekten zorlanıyorum. 

Sedat Peker olayındaki en temel mesele, “Hâlâ bir şey olur mu?” tartışmasına neden olan şey, çıkış noktası. Çıkış noktası, bir yüzleşme, bir hesaplaşma, bir temizlenme ihtiyacından değil. Sedat Peker kendi de söyledi zaten. “Yenileceksiniz” dediği, kendisine ihanet etmiş diğer ekibin mensupları. Bu kadar basit. Ve bu çatışmanın içerisinde cereyan ediyor. Hâlâ seyrettiğini zannedip bundan bir fayda çıkacağını düşünenler de, aslında bunu seyretmeye devam ediyorlar ve bunun devamına katkıda bulunuyorlar. Şimdi çok açık bir şey var — muhalefet aktörleri açısından söylüyorum: Kaynak zaten siz değilsiniz; kaynak bir başkası. Siz bulup çıkartmadınız. Siz senelerdir, 20 yıllık iktidarın daha ilk gününden başlayarak yürümekte olan bu kirli ilişkileri, bazen kendiniz de bir parçası olduğunuz için, bazen dokunmak işinize gelmediği için ortaya çıkartmadılar. Çıkartan siz değilsiniz. Şimdi bir gündem akıyor. Bu gündemi seyrediyorsunuz. Bu gündemin bir yere gideceği dere de siz değilsiniz. Daha da fenası, bu akan gündem kalsın, biriksin de bir şey çıksın diye altına kova tutan da siz değilsiniz. 

Burak dehşet bir şey anlattı. Ne yapıyorlarmış arkadaşlar? Bekliyorlarmış. Ne olacakmış? Bunlar böyle zorlanınca, 20 yıldır her şeyi belirleyen Tayyip Erdoğan, yine bir politik hamle yapacakmış. Sonra da “En büyük oyun kurucu Erdoğan” diye konuşurlar. O artık oyun kuruyor mu kuramıyor mu tartışsınlar. Zaten oyunu kursun diye ona bırakan sizseniz, kendi kuracağınız oyunu nasıl bir denklemle imal edebilirsiniz? Bu, Ayşe’nin başta söylediği şeye ulaşıyor. Toplumun, kendi trajedisine, kendi kirine yabancılaştığı, üstelik de âdeta ortalıkta kanalizasyonların yolda aktığı, musluklardan pisliğin döküldüğü bir hayata, bunun bir normal olduğuna, bunun için yapılacak bir şey olmadığına inanmaya başlayan, ya da bu çaresizliğin içinde debelenen bir ruh hâli oluşuyor. Bunun taktikle, realist olmakla bir ilgisi yok. Bu, siyaset dışı olmak. Bunu siyasîleştirmek ya da siyasîleştirilmesine katkı verip vermemekle ilgili bir mesele değil. Bu, kendisini alternatif diye ortaya koyan herkesin dâhil olması gereken bir şey. Yetmez; onların dâhil olması, onların bunun gevezeliğini yapması değil, bunu bir toplumsal talebe dönüştürecek siyasî müdahaleyi yapması. Bu, ikinci tur konuşmanın konusu. 

Senin hatırın kalmasın, medya ile ilgili bir iki şey söyleyeyim. 

Ruşen Çakır: Hayır onu ben anlatacağım, sen bir şey söyleme. 

Kemal Can: Şu kadarını söyleyeyim: Bu akan gündemin ortalıkta çok fazla dikkat çekmesi, tekrar üretilmesinde, alternatif medyanın önemli katkısı oluyor. Zaten bir kamuoyu oluşturan bir ana akım medyanın varlığından bahsedemeyiz. Ama bunun daha önceki ifşaat süreçleri gibi, kendi niyetlerinden daha fazla yerlere ulaşabilmesi konusunda da imkânlarının çok sınırlı olduğunu görüyorum. Çünkü alternatif medyanın, yargıya, güvenlik bürokrasisine, birtakım ekonomik aktörlere ulaşımı konusunda sorunları var. Bu yüzden, medya kanalıyla toplumsallaşması da mümkün olamıyor. Evet, çaba gösteren bir medya, sosyal medya var.  Ama tâkati, bunu toplumsallaştırmaya ve içini dışına çıkartmaya yetecek durumda değil. Yani siyasî müdâhale bunun için daha kritik. Söyleyeceklerim bu kadar. 

Ruşen Çakır: Bu son Korkmaz Karaca olayı alarm veren bir olay oldu. Şu âna kadar hep “iktidar, Erdoğan’ın çevresi” vs. derken, başka sulara da gidebildiğini gördü insanlar. Aslında bir kokuşmuşluk varsa, sistemin sağında solunda, bir şekilde buna bulaşmış herkesin buna dahlinin olabileceğini gösterdi bize. Kemal “alternatif medya” diye bir kavram kullandı. Ben hiç kullanmıyorum. “Havuz dışı medya” diyelim buna. Havuz dışı medyadan da birtakım isimlerin, mesela Sezgin Baran Korkmaz, Korkmaz Karaca gibi isimlerle ilişkisi olduğunu görüyoruz; daha da göreceğiz. Havuzun dışında kalmak, tek başına dürüst, tarafsız, gerçek gazeteci olmanın garantisi değil. Havuzun dışında olup, en azından geçmişte birçok şeyin parçası olmak çok mümkün. Umarım bunlar da çıkar. Ama Kemal’in söylediği gibi, bizlerin bunları çıkartması çok kolay değil. 

Biliyorsunuz benim beddualarım meşhurdur. Bizim sektörde, pek sevmediğim ve bu olaylarla ilişkisi olduğuna emin olduğum insanların sırasının bir an önce gelmesi için Rabbime dua ediyorum. Şunun bunun adını vermesi için Sedat Peker’i bekliyoruz. Eminim verecektir. Çünkü şu anda bekleyen çok kişi var. Kimisi sessiz kalıyor, kimisi olayı ele alıyormuş gibi yapıp aslında kenarında köşesinde dolaşıyor. Neyse olayı çok kişiselleştirmeyelim ve ikinci tura gelelim. “Temiz toplum mümkün mü? Nasıl mümkün?” meselesini biraz kurcalayalım. 

İlk turda ortaya çıkan bir şey var: “Adam şunu yapıyor bunu yapıyor. Kendisi kişisel nedenlerle bu ifşaları yapıyor, ama bunlar toplumun hayrına açıklamalar. Buralardan bir şeyler çıksa iyi olur.” Ama az önce Kemal’in verdiği Susurluk, MİT Raporu örneklerinde olduğu gibi, “Bir şekilde birkaç kişi tasfiye olur, ondan sonra hiçbir şey olmamış gibi devam eder” şeklinde bir ruh hâli egemen. Bir kanıksama da var. “Bütün bu isimleri tükettik, bakalım şimdi hangi yeni isimleri açıklayacak?” diye bir oburluk da var. Bir Sedat Peker tüketiciliğinin dışında, çok fazla bir dönüştürme imkânı olmadığı yolunda bir ruh hâli burada baskın. Benim tasvirime katılıyor musunuz? Bir de, bu durum nasıl aşılır? Buradan bir şey çıkabilir mi? Ayşe, seninle devam edelim.

Ayşe Çavdar: Evet, buradan bir şey çıkar. Özellikle muhalefetten bahsediyorum. Çünkü iktidarın bunlarla uğraşacak hâli yok. Büyük bir çürüme ve çözülme hâlinde. Dolayısıyla, iktidardan bir beklenti yok. Toplumun da iktidardan bir beklentisi olduğunu zannetmiyorum. İktidardan beklentisi olan, bütün bunlarla uğraşmasını talep eden Meclis’teki muhalefet partileri gibi görünüyor. İşin ironisi de o. 

Temiz topluma dâir toplumun birçok kesiminden bir arzu, istek geldiği ortada. Eğer öyle olmasaydı, Sedat Peker duyulmazdı. Baştan beri söylüyoruz: Kimsenin bilmediği şeyleri söylemiyor. Herkesin bildiği şeylere tanıklık ediyor yalnızca ve topluma şunu söylüyor: “Senin bir sağduyun var. Sen bunları biliyordun, farkındasın. Medyadan, şuradan buradan, sokaktan duymuştun. Sen zaten biliyordun bunları.” Bu işlerin sokakta konuşulma meselesini de bir kenara atmamak lâzım. Oradan aldığı bilgiyle sahip olduğu bilginin, işin aktörleri tarafından yapılmış sağlamasıyla, kendisi siyasî bir dönüştürücü özneye dönüşmeye hazır toplum, “Ben hangi mekanizmaları ürettim bunu yapabilmek için” diye bakıyor. Nereye bakıyor? İktidardan böyle bir şey beklemeyecek. Çünkü zaten iktidar bu hikâyenin gerçekleştiği yer. Muhalefete bakıyor ve orada duyduğu şey kocaman bir sessizlik. Bu bir tür, aldığın nefesi verememe hâli. Yani: “Konuşamıyorum, sözümü söyleyemiyorum, çünkü duyan yok” meselesi. Öyle olunca da, müthiş bir kursakta kalma, o temizlenme arzusunun, buradan bir şey çıkarma, temizlenirken kendini yenileme arzusunun gerçekleşememesi hâli. Yarattığı umutsuzluk da bu. 

“Buradan nasıl çıkılır?” meselesini bu programda galiba üçüncü kez anlatacağım. Çünkü baştan beri konuşuyoruz da ben hep, “Buradan nasıl çıkılır?” hikâyesine odaklanmaya çalışıyorum.  Buradan, toplumu konuşturarak çıkılır. Muhalefetteki siyasetin yapacağı şey, toplumu konuşturmak olmalıdır. İki gündür kürsü konuşmalarını da dinlemeye çalışıyorum. Onlar bize sürekli, “Maaşlara zam yapılacak. Biraz daha düzgün vergi alınacak. Emekliler daha iyi yaşayacak” türünden vaatler söylüyorlar. Ama bu vaatlerin hepsi havada. Çünkü bu mevzuyu dönüştürmeden bunu nasıl yapacaksın? Onları bana versen bile, ben böyle bir yerde yaşıyorsam, ne anlam ifade edecek? Mafyanın biri, devleti arkasına alıp benim mülküme çökecekse, ne anlamı var? Ya da bunlar böyle gidiyorsa, maaş vermişsin ne anlamı var? Ben vergi vermişim ne anlamı var? Kendi vaatlerini anlamlandırmaları lâzım. Peki nasıl yapacaklar bunu? Toplumu konuşturacaklar. Toplumu konuşturma hallerini de toplumla paylaşacaklar. Burak az önce sessiz sinema tanımını yaptı. Bu belli ki muhalefet partileri arasında da oynanıyor. Çeşitli ittifaklar yapıyorlar, onları kendi kafalarında bozuyorlar, arka kapı diplomasisi filan, böyle kulağımıza gelen şeyler de var. Ama bunları bizimle paylaşmadıkları sürece, mevcut iktidarda, onun ittifak yapma, o ittifakları bozma yolundan yordamından farklı bir şey söylemiyorlar. Dolayısıyla, daha “Sedat Peker’in anlattıklarıyla ne yapılacak?” hikâyesine gelmeden, birincisi, aralarında ne konuşuyorlarsa, muhalefet bizim geleceğimiz için ne vaat ediyorsa ve bu vaadi nasıl şekillendiriyorsa, yalnızca vaadi duymak değil, o vaatlerin şekillendirilme süreçlerini bilmemiz gerekiyor. Çünkü şeffaflık olmadan kimseye güvenmiyoruz. Çünkü kapalı kapılar ardındaki iradeler tarafından yeterince yönlendirildik, idare edildik, sıkıştırıldık ve çürütüldük. Buradan çıkmanın yolu, muhalefetin –müzâkere mi eder, ittifak mı eder, kavga mı eder, hiç fark etmez–, bunu bizim gözümüzün önünde yapması. Dolayısıyla, seyahatin tekrar bizimle ilgisi olması. Şu anda siyaset onların birbirleriyle aralarındaki ilişkilerle ilgili. Siyasetin bizimle ilgisi olması gerekiyor. 

İkincisi, bütün bu süreçlerden acı çekmiş insanlar var. Bu insanların konuşturulması gerekiyor. Bunların hepsini de muhalefetin yapması gerekiyor. Muhalefetin, Kemal’in söylediği siyasî müdahaleyi yapabilecek alanları var. Kendi medyası o kadar da kötü değil, var. O medyayı bir çekim merkezi hâline getirmenin, kendisini duyulur hâle getirmenin bir yolu da bu aynı zamanda. Çıkarın bu insanları, tartıştırın, sistematik bir şekilde konuşturun. Komisyonlar oluşturun, insanlar bilgi belge sunsunlar. Nasıl acı çektiler? Ellerinden neler alındı? Onları anlatsınlar, kaydını dökün. “Biz ileride iktidar olduğumuzda, Meclis’te çoğunluğu sağladığımızda, sizin şimdi bize aktardığınız bilgiler, Meclis çatısı altında oluşturacağımız komisyonlarla, orada yapacağımız araştırmalarla resmî bilgilere dönüşecek ve biz yargıda bunların takipçisi olacağız. Biz bunları ortadan kaldırmak üzere, bu durumla halleşmek üzere, mekanizmalar oluşturacağız. Ucu bize değerse diye biz müdâhil olmayacağız, siz olacaksınız. Ve bunun garantörü biz olacağız” demeleri gerekiyor. Bu o kadar zor değil. 

Bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum. Meclis’te kadına yönelik şiddetle ilgili bir komisyon vardı. Galiba muhalefet partileri o komisyondan bir şekilde çekildiler ve kendi araştırma komisyonlarını oluşturmaya karar verdiler. CHP ile İYİ Parti’nin bize ortak önerdikleri şeylerden bir tanesi: Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem. Bu sistem nedir bilmiyoruz. Bu partilerin Meclis performanslarına bakıyoruz, gerçekten yok hükmündeler. Bunun bir mazereti de var : “İktidar Meclis’i çalıştırmıyor” diyorlar. İnsan bunu söylemeye de utanır gerçekten. İktidar Meclis’i çalıştırmadığı zaman sen de buna kanaat ediyorsun. Peki sokakta çalışıyor musun? Hayır, onu da görmüyoruz. Muhalefet partilerinin birkaç milletvekili dışında başka bir şey görmüyoruz. Genel başkanlara bakıyoruz: Sanki Türkiye nüfusunun tamamı esnafmış gibi, sürekli esnaf ziyaretindeler. Orada da hiçbir şey yok. Muhalefetin Kadına Şiddete Yönelik Komisyon’dan çekilmelerinde bir ışık gördüm. Kadın örgütleri o kadar güçlüler ki, bence arka planda muhalefeti zorladılar ve bunu mümkün kıldılar. Kadın örgütlerinin siyasî partilerle diyalog içerisinde gösterdiği bu irâde bence bir kapı araladı. 

Aynı şey, bu yolsuzluklar konusunda Sadece Peker’in anlattıkları değil. Çünkü bizim hayatımızdaki krizler, çürüme krizi, Peker’in anlattıklarından ibaret değil ne yazık ki. Meclis çatısı altında, mevcut iktidar tanımasa bile, bütün bunları oluşturacak partiler arası bir komisyon kurulabilir ve “Buradan yürüyeceğiz. ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’ diyoruz ya? İşte o da budur. Size ucunu gösteriyoruz. Bunu istiyorsanız bize oy vereceksiniz” denilebilir. Bunlar birlikte düşünülebilir şeyler. Düşünmemenin iki nedeni olduğunu söyleyeceğim. Bir tanesi özgüven eksikliği. “Acaba bu işin içinden çıkar mıyım?” korkusu. Çünkü şu anda Meclis’teki partiler arasında yeni bir parti, yeni bir aktör yok. Hepsi bir şekilde bu yollardan geçtiler. Dolayısıyla böylesi açık ve şeffaf bir ortamın ucunun bir şekilde kendilerine değeceğine adları kadar eminler bence. 

İkincisi de topluma güvenmiyorlar ve iktidarın yaptığı şeyi yapıyorlar: “Toplum sizsiniz. Bizi bu hâle siz getirdiniz. Biz sizi temsil ediyoruz”. Bir de: “Nasıl olsa kafanız çalışmayacak ve bütün bunları görmeyeceksiniz”. Bence bu iki şeye güvendikleri için, ya da bu iki şeye güvenmedikleri için, bu kadar sessizler. Bunu aşabildikleri noktada, beğenmedikleri, son derece siyasîleşmiş olan toplumsal muhalefetin, bütün toplumu ve mekanizmaları –buna siyasî partilerin kendileri de dâhil– nasıl bir hızla ve iştahla yenileyeceğini görecekler. Bence bundan da korktukları için bu işe girmiyorlar. Çünkü atla deve değil. Bu mekanizmaları tasarlamak, üretmek ve düşünmek için dâhi olmaya gerek yok. Ellerinde gayet imkânlar da var. Kullanmıyorlar, çünkü kullanmama irâdesi gösteriyorlar.

Ruşen Çakır: Bazı izleyiciler, “Eleştiriyorsunuz, eleştiriyorsunuz da, peki ne yapmak lâzım?” diyor. Şimdi sen o kadar somut konuştun ki, en azından bir süre ağızlarını açmamalarını sağladın. 

Burak, sen bize göre gençsin; “Temiz toplum” lâflarını duymamış olabilirsin. Ayşe de genç. Bir aralar ‘”temiz toplum” kampanyaları olurdu Türkiye’de. Gazeteler “Temiz toplum” kampanyaları açardı. Sokakları temizleme anlamında değil, siyaseti temizleme anlamında. Artık telaffuz bile edilemez oldu. Buradan hareketle, böyle bir coşkuyla, bu kavramı tekrar Türkiye’nin gündemine taşıma heyecanı bile yok. Bu heyecan tekrara yaratılabilir mi? Ne dersin Burak?

Burak Bilgehan Özpek: Heyecanın kurgusal olarak yaratılmasına gerek yok. Ayşe haklı; bence halkta böyle bir talep var. Bu talebin karşılanma yöntemi üzerinde muhalefetin bir mutâbakata varması gerekiyor. Ben eski siyasetçilerin, Demirel’in, Ecevit’in, Erbakan’ın konuşmalarını izliyorum YouTube’da. Bu insanların yeni kuşak siyasetçilerden bir farkı var. Bir argüman öne sürmeden önce bir okuma yapıyorlar. Bu okuma, neden-sonuç ilişkilerini inceledikleri ve mevcut durumun nedenleri üzerinde kafa yordukları bir okuma oluyor. Böylece soyut kavramları birbirleriyle ilişkilendirebiliyorlar. Mesela, Erbakan’a göre iktisâdî kriz yaşamamızın nedeni nedir? Çünkü Batı hayranlığı ve laiklik yanlış yorumlanıyor. Yani aslında hiç alâkası yokmuş gibi görünen iki olgu, birbiriyle ilişkilendirilerek bir politikaya dönüştürülüyor. Aslında gerçek politika bu. Hitler’in 1929 ekonomik buhranını Weimar Anayasası veya Versay Antlaşması’na bağlaması gibi bir şey. Siyasetçilerden beklenen de biraz bu. Siyasetçiler, zihinlerinde, “İktisâdî durum çok iyi değil ve halkın ivedi sorunları var. Bu sorunları Sedat Peker’in ortaya attığı iddialarla gölgelememek lâzım” gibi düşünüyorlar. Halbuki Sedat Peker’in ortaya attığı iddialar yüzünden ekonomi böyle. Yani arada bir neden-sonuç ilişkisi var. Siyasetçilerden beklenen, o devlet kurumsallığının aşılması, yargı bağımsızlığının yok olması, kaynakların peşkeş çekilmesi, mülkiyet hakkının ihlâl edilmesi ve bunun siyasî veçheyle, milli güvenlikle meşrulaştırılması bizi ekonomik olarak bu duruma getirdi. Ekonomiden bahsedelim; bunu tamamıyla destekliyorum. İnsanların sıkıntıları siyasetçiler tarafından ana akıma taşınmalı. Fakat bu sıkıntıların sebepleri de ana akıma taşınmalı ve aktörlerle, kavramlarla ilişkilendirilmeli. Böyle yapıldığı zaman bence çok daha büyük sonuç alacaklar. Muhalefet siyasetçilerinden siyaset yapmasını beklemek, bazen, az çok okumuş yazmış insanların ahlâkî tatmin ihtiyacı gibi ve gerçeklikten uzakmış gibi gözükebilir. Halbuki bunlar birbiriyle çatışmak zorunda olan kavramlar değil. Biz ahlâkî olanı çok fantastik insanlar olduğumuz için istemiyoruz. Ahlâkî olan, bazen ayrışabilir, bazen de gerçeğin tam kendisine tekabül edebilir. Siyasetçinin görevi bunları uyumlu hâle getirmektir. 

Sedat Peker’in ifşalarında Korkmaz Karaca diye bir isim var. Bence muhalefet bu ismin üzerine gitmeli. Çünkü iktidarın muhalefeti dizayn ederken kullandığı, kullanışlı aparatlardan bir tanesi. Bu, muhalefetin çok temel, çok ivedi bir sorunu. Bugün muhalefet üzerine bir vesâyet anlayışı oluştuysa, muhalefetin tepkileri iktidar tarafından sınırlandırılıyorsa, Korkmaz Karaca gibi isimler sayesinde oldu bu. Biz göz önünde oynanan büyük bir rekabet görüyor olabiliriz. Fakat perde arkasında, bu tip insanların manipüle ettiği, dizayn etmeye çalıştığı bir siyaset var. Bunu alıp bir şekilde söyleme, siyasete dönüştürmek ve kamuoyunun gözü önünde bunu paylaşmak gerekiyor. Uzun yıllar boyunca CHP’de görev yapmış, daha sonra AK Parti’de üst düzey yöneticilik yapmış ve bir şekilde para ilişkileri olan bir insanın, hâlen muhalefet içerisinde bazı politikacılarla ilişkisinin olması, hükümetin ne yapmaya çalıştığına dâir çok önemli bir şey söylüyor. Bu, muhalefet partisi liderlerini de çok rahatlatacak bir şey. Çünkü adım attıkları zaman, yaratıcı bir siyasî öneri getirdikleri zaman, sürekli olarak çok idealist, çok ahlâkî, çok romantik bir noktadan, parti içindeki insanlardan îtiraz görüyorlar. Mesela, CHP yeteri kadar Kemalist olmamakla suçlanıyor. Yeteri kadar Kemalist olmadığı için CHP’yi eleştiren insanların, aslında hükümet tarafından manipüle edildiğini ve muhalefetin bu şekilde dizayn edildiğini söyleyebilmeleri gerekiyor. Muhalefetin asıl mevzusu bu. Dolayısıyla o soyut kavramlar gökyüzünde uçuşuyor. İyi siyasetçi, bunları alıp birbiriyle ilişkilendiren bir argümana dönüştüren kişidir. Bunların yapılması gerekiyor. 

Ruşen Çakır: Kemal, seninle devam edelim; ama geçen turdaki gibi kaba kaba laflar etme, bizi zor durumda bırakma. Bir de sesini aç. 

Kemal Can: Tamam. Bir daha “Şey” demeyeceğim. 

Ruşen Çakır: Programı seninle kapatacağız, buyur. 

Kemal Can: Bir önceki turda Burak’ın anlattığından, Ankara’daki sessiz sinemanın arkasında ismi açıklanmayan bir sürü Korkmaz Karaca’nın ortalıkta koşuşturduğunu anlıyoruz. “Muhalefet neden çok fazla hamle etmiyor?” sorusunun cevabı, şu anda henüz ismi açıklanmamış, belki 10 yıl sonra bir başka ifşaatta öğreneceğimiz isimler olacak büyük ihtimalle. İşin bu tarafı çok hazin. Çünkü çoğu zaman izleyicilerin de, “Siyaset esnafı diye bildiğimiz profesyonel siyasetçiler; zaten işleri bu. Akıllarında bin türlü hinlik var; onu düşünüyorlar, süper faktörleri hesaplıyorlar. En doğru adımı atmaya hazırlanıyorlar. Bir sürü danışmanları var. Bir sürü yerden bilgiler alıyorlar. Dolayısıyla, herhalde bir bildikleri vardır. Sonuç da alıyorlar” kolaycılığına kapıldığını, sonuç baskısıyla zorlanan ortalama insanın da bu tür umutlara fazla sarıldığını görüyoruz. Ama hayatı, siyaseti değiştiren ve bu toplumun içinde bulunduğu krizi çözebilecek dönüştürücü yaklaşımın, 20-30 yıldır defalarca izlediğimiz benzer adımlarla, “İktidar bir tökezlesin, bir kapaklansın. Zaten ensesindeyiz, hemen peşinden biz iktidara geliyoruz. Biz iktidara gelince de mesele çözülecek” yaklaşımıyla çözülmediğini gördük. Dolayısıyla “temiz toplum” meselesi, tıpkı dış politika sorunları gibi, iktisâdî sorunlar gibi, kangrenleşmiş toplumsal sorunlar gibi, etnik meseleler ve toplumsal kutuplaşmalar gibi bir mesele. Biraz önce Burak’ın da söylediği gibi, bunun, kaynağından ele alınmadığı takdirde çözülmesi mümkün değil. Şu anda sorun, “Şebeke mükemmel. Çok da temiz bir su kaynağı var. Ehliyetsiz, liyâkatsiz, yanlış adamlar muslukların başına geçmişler, bunu kirletiyorlar” gibi bir durum yok. Durum şu: Bu sistem, bu şebeke, zaten kir, pas ve pislik üretiyor. Zaten bunu üretsin ve bunu yönetsin diye kurulmuş bir sistem. Buradaki aktörler değişiyor. Zaman zaman zaman kapışıyorlar, birbirlerini yiyorlar. Ama sonuçta şebeke bize aynı kötü zehirli suyu veriyor. Dolayısıyla meseleyi buradan ele almak lâzım.

Burada siyasetçilerin rolü üzerine Ayşe ve Burak bir şeyler söyledi. Ben de, başta daha kaba şeyler söylediğim için o kısma girmeyip, toplumla ilgili bir şeyler söylemek istiyorum. Burada bir önemli aktör de toplum. Toplumun, bu tür ifşalara, ortalığa dökülen pislik görüntülere ve kokulara duyarlılığı, ilgisi, tek başına yüksek bir talep anlamına gelmiyor. Bu ilgi, tek başına yeterli değil. Bunu daha önce de defalarca gördük. Şimdi Sedat Peker videoları gibi, daha önce de Fethullah Gülen’in beddua kasetleri sosyal medyada dolaşırdı. 17/25 Aralık döneminin tapeleri de büyük ilgi görmüştü. İlgi kendi başına bir talep değil. Biraz önce senin söylediğin, oburluğa yol açan, sürekli tüketerek normalleştirdiğin pisliği de tüketmeye başlarsan, magazini de tüketmeye başlarsan, bunu magazinleştirirsen, aslında normalleştirip o dönüşümün bir parçasına dönüşürsün. Dolayısıyla, ilgi kendi başına bir talep değil. İlginin toplumsal bir talebe dönüşmesi siyasî müdahaledir. Toplumun siyasete, siyasetin de toplumdaki bu ilgiyi bir siyasî talebe dönüştürmesiyle işleyecek bir mekanizmadır. Bozulmuş olan temel akslardan biri bu. Senelerce Türkiye’de, “Merkez sol partiler, sosyal-demokrat partiler, hatta genel olarak sol, toplumla bağını kaybetti. Toplumla ilişki kuramıyor. Buna karşılık birtakım muhafazakâr hassasiyetlere sahip insanlar ya da milliyetçi refleksler kolay ilişki kuruyor. O yüzden de siyaseti onlar belirliyor” diye çok tartışıldı. Tamam da, bu olmadığını söylediğimiz şey de, olduğunu iddia ettiğimiz şey de, genel olarak toplumun siyasetle kurduğu ilişkinin bozulmasında, madalyonun iki farklı yüzü. Aslında ikisi de bir bozulma tezâhürü. Bu sorun sadece Türkiye’nin sorunu değil, bütün dünya yaşıyor. Dünya üzerinde siyasete ilişkin süren temel tartışmaların hepsi, ilginç bir biçimde yerli ve milli değil, bayağı evrensel meseleler. Çünkü hepsinde aynı sorunu yaşıyoruz. Bu yeni dünya düzeninin toplumun siyasetle kurduğu ilişkiyi bozan bir altyapısı var. Bunu tartışma konusu etmek zorundayız. Ya da bunu şu anda değiştirmeye tâkatımız yoksa, bunun neye kaynaklık ettiğini bilerek davranmak zorundayız. O yüzden, sadece gündem yaratmak değil, gündemi kurmak, gündemi kalıcılaştırmak problemi var. Bunun, gelip geçen, önümüzden akıp giden bir nehir olmaktan çıkıp, bir şeyleri etkileyebilen, birtakım kaynakları dolduran bir şeye dönüşmesi ancak böyle mümkün olabilir. Bütün zorluklara rağmen gündem kurmanın mümkün olabildiğini görüyoruz. Mesela, şu anda hapiste olan Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun bireysel performansında, mesela CHP milletvekili Deniz Yavuzyılmaz’ın bu çoklu maaş meselesini tek başına ısrarla takip edişinde görüyoruz. Çünkü bunlar, gündeme getirmek değil gündem kurmaktır. Gündeme getirmek nedir?  Esnafı ziyaret edersin. Zaten seni izleyen ajanslar da ilginç bir görüntü olarak seni çekerler. Her gün, bir Ali Babacan’la, bir Meral Akşener’le, şununla, bununla, yakınan esnaf görüntüleriyle “gündem yaratıyoruz” zannedersin. Ama gündem, böyle yaratılan bir şey değil. O yüzden, ısrarlı bir biçimde, bence henüz oluşmamış toplumsal talebi… Ayşe’nin ve Burak’ın söylediklerine îtiraz için söylemiyorum. Böyle kuvvetli bir potansiyel var. Çünkü pek çok insan, yaşadığı pratik sorunların, bu genel toplamla ilişkisini yavaş yavaş kurmaya, görmeye başladı. Bunu politikleştirmek siyasî aktörlerin görevi. Burada kendilerini yetersiz buluyorlarsa, topluma gitmekten korkmasınlar. Yaşanan şu: Toplumu her şeyin dışında tutarak, profesyonel ellerce sorunların çözülebileceği iddiasını devam ettiren iktidar ve muhalefet ortaklığı var. Bunun kırılması gerekiyor. O zaman daha müreffeh, daha özgür, daha âdil, daha temiz ve demokratik bir toplumdan bahsedebiliriz. 

Çok temel bir şey daha var: “İktidar tökezlesin, kafa üstü çakılsın. Nasıl olsa biz aldığımızda durum düzelir” diye zannediliyorsa, şu anda kurumsal kapasitenin ağır tahribat altında olduğunu görmeleri gerekiyor. Yani onlar iktidar geldiğinde bu temiz toplumu yaratacak savcılar yedekte beklemeyecek. Dolayısıyla, toplumu dâhil etmeden bir temizlenme mümkün değil. Bu tıpkı borularla müsilaj köpüklerini çekmeye benzer. Marmara’ya akan o pisliği kesmeden, motopomplarla deniz salyasını temizleyemeyiz. 

Ruşen Çakır: Eyvallah Kemal, programı burada bitiriyoruz. Yine iyi bir yayın oldu. Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan Özpek ve Kemal Can çok teşekkürler. İzleyicilerimize de bizi izledikleri için teşekkürler. Haftaya buluşmak üzere, iyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus