AKP belediyeciliğinin çöküşü

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

İstanbul’da Üsküdar Belediyesi’nin sabah erken saatlerde Validebağ Korusu’na polis eşliğinde moloz dökmek istemesi, AKP’nin halka rağmen belediyecilik anlayışının son bir örneği olarak karşımıza çıktı. 1994 Mart yerel seçimleriyle başlayan ve çoktan sona ermiş bir efsanenin öyküsü.

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı

Merhaba, iyi günler. Normal şartlarda bugün HDP meselesini konuşmaya devam etmeyi düşünüyordum; fakat sabah erken saatlerde İstanbul’da Validebağ Korusu’na Üsküdar Belediyesi’nin polis eşliğinde gelip moloz dökmesi ve bunun doğurduğu tepkiler üzerine o yayını erteledim; zaten yarın “Adını Koyalım”da hep beraber, yani Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan Özpek ve Kemal Can’la “Kürt sorununun çözümünde muhâtap kim olmalı?” sorusunu ele alacağız. Önümüzdeki günlerde zaten bu konu yine, tekrar gündeme gelecektir, daha doğrusu gündemden düşmeyecektir diye tahmin ediyorum. Bu arada HDP eski eş genel başkanı Sezai Temelli de, tweet’lerinin sadece kendisini bağladığını, partisini bağlamadığını söylemiş. Zaten bu aşikârdı; ama bu tweet’leri neden atmış olduğu, bu çıkışı neden yapmış olduğu hâlâ bir şekilde muallakta duruyor. Her neyse; Validebağ Korusu uzun bir hikâye. Burada bir halk direnişi var, sivil bir direniş var, dayanışma var ve belediye buraya peyzaj çalışması yapma iddiasında, yine sabahın erken saatinde bunu yapmaya çalıştılar; bu da bize AKP iktidarının –AKP’nin daha doğrusu, iktidar olarak da söylemeyelim–, belediyecilik konusunda çok iddialı olan AKP’nin, AKP’li belediyelerin artık hep kötü şeylerle hatırlandığını, AKP belediyelerinin kendilerini kötü şeylerle hatırlattıklarını bir kez daha gösteren bir olay oldu bu. Şimdi bir fotoğraf koyacağız bu yayının başlığına. Bu fotoğraf eski bir fotoğraf; burada Tayyip Erdoğan ve bir yanında Melih Gökçek, bir yanında Kadir Topbaş var. Aslında bu fotoğraf, bir anlamda AKP belediyeciliğinin fotoğrafıydı ve bu fotoğraf çoktan, çok zaman önce –neredeyse tam dört yıl olmuş–, dört yıl önce aslında tarihe karışmıştı. Dört yıl önce de benzer bir yayın yaptığımı hatırlıyorum; ama Validebağ tekrar bize hatırlattı. Bir hâfıza tazeleyelim: Erdoğan’dan sonra Ali Müfit Gürtuna oldu, daha sonra Kadir Topbaş 2004’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu, daha önce Beyoğlu Belediye Başkanı’ydı, 2017’ye kadar 13 yıl İstanbul’da aralıksız görev yaptı, 22 Eylül 2017’de istifâ etti. Neden istifa ettiği hâlâ bilinmiyor. Kendisi zaten hayatını da kaybetti. Bu bilgi Erdoğan’da, AKP lideri Erdoğan’da; çünkü o istifâ ettirdi. Hemen yanındaki, diğer yanındaki Melih Gökçek çok daha eski; 1994’te, Mart ayında Erdoğan İstanbul’a seçildiğinde Melih Gökçek de Ankara’da Refah Partisi’nden seçilmişti belediye başkanı olarak ve 23 yıl yaptı, bir rekor yani bu ve Melih Gökçek de çok ısrar etti, çok direndi; ama o da Kadir Topbaş’tan bir ay sonra, 28 Ekim 2017’de istifa etti; yani buna söylenecek çok şey var, ama söylemeyelim, çünkü zaten belediye başkanlığı zamanında da bayağı bir troll olan Melih Gökçek şimdi iyice trolleşmiş durumda, dolayısıyla ona çok da fazla malzeme vermemekte yarar var. 2017’de Erdoğan başka belediye başkanlarını da istifa ettirmişti; meselâ Balıkesir, başkalarını da… Bu aslında, o belediyeciliğin çöküşünün ilânıydı. Hâlâ bilinmiyor neden olduğu. Hepsinin ayrı ayrı gerekçeleri vardır muhakkak; ama artık bu işlerin böyle yürümediği belli oluyordu. Halbuki bu hareketin temelinde belediyeler var. 1994 seçimlerinin öncesinde, aslında Refah Partisi İstanbul’da yeni kurulan belediyelerin seçimlerinde çok büyük bir başarı elde etmişti; Kâğıthane, Bağcılar, Esenler gibi ilk kez kurulan belediyeleri kazanmıştı; Bahçelievler’i kazanmıştı meselâ ve ondan bir süre sonra da İstanbul’da büyükşehiri ve pek çok ilçeyi kazandı, Ankara’yı kazandı. Ardından Diyarbakır geldi –ki orada bir boykot olayı vardı– ve bu belediyelerle birlikte, yerel yönetimlerle birlikte Refah Partisi, ardından Fazilet Partisi ve nihayet Adalet ve Kalkınma Partisi kenardan, yani yerel yönetimlerden merkezî yönetimleri kazandılar. Bir anlamda ele geçirdiler ve kademeli bir şey oldu. Dolayısıyla kökü yerel yönetimlere dayanan bir hareket bu; Erdoğan’ın kendisi zaten öyle, belediye başkanı seçilmeseydi… ki orada ilginç bir ayrıntı vardır: Bir önceki genel seçimde Tayyip Erdoğan İstanbul’da milletvekili adayıydı, kendisinden bir alt sıradaki Mustafa Baş, tercihli oylarla Erdoğan’ın kazandığı milletvekilliğini kazanmıştı ve bu da o tarihte Refah Partisi’nde bayağı bir sorun olmuştu. 

Milletvekili seçilmiş olsaydı Erdoğan 94’te aday olmayacaktı, milletvekilliğine devam edecekti. “Her işte bir hayır varmış” diyordur herhalde Erdoğan. Ardından belediye başkanlığıyla, onun neredeyse 20 yılı bulan Türkiye’yi yönetmesi var — ki bunun özellikle son yıllarında tek başına yönetiyor. Daha öncesinde, AKP’nin ilk yıllarında iyi kötü bir görev paylaşımı falan vardı. Artık, şimdi böyle bir şey yok. Peki ne oluyor da olmuyor? Çünkü belediyeleri bir atlama taşı olarak gördü bu hareket. Önce Millî Görüş hareketi, ardından –Millî Görüş’ün bir şekilde devamı olduğunu kabul edelim– Adalet ve Kalkınma Partisi yerel yönetimleri bir ademimerkeziyetçilik için kullanıyormuş gibi yaptılar; ama tam katı bir merkeziyetçiliğin atlama taşı olarak yaptılar ve daha sonra yerel yönetimler uzun bir süre artık ikincil durumda oldu ve özellikle de merkezî iktidarın alt sınıflara birtakım imkânları, hizmetleri dağıtmasını ve böylece de oyları garantiye almanın bir aracı hâline geldi belediyeler. Çok ciddi rantlar üretildi burada, hâlâ üretiliyor ve bu rantların önemli bir kısmı AKP’nin, belediyeler başta olmak üzere ama her türden, AKP’nin takımının ve onların çevresindeki insanların ceplerine giderken, bir kısmı da halka bir şekilde, doğrudan yardım şeklinde ya da dolaylı hizmetler şeklinde gitti. Belediyeler bu anlamda, AKP’nin merkezî iktidarının bir tür belkemiğini oluşturdu. Burada, belediye başkanlarına aslında her şey bir şekilde serbest bırakıldı, yeter ki o çarkın işlemesini sağlayabilsinler; ama belli bir aşamadan sonra olayın tam anlamıyla denetimden çıktığı anlaşıldı — hem denetimden çıktı, hem de buralarda belediyelerin artık halktaki mobilizasyonu sağlayamadığı ortaya çıktı. Yani başlı başına Melih Gökçek’in harcamalarının, yaptığı sözüm ona yatırımların kendisi, meblağları hepsi ortada; o parklar vs. şunlar bunlar. Bu harcanan paraların normal şartlarda en azından bir kısmının halka gitmesi ve böylece de halkın AKP’ye oy vermesinin sürmesi beklenirken, iş tamamen belediye başkanlarının insafına ve bir anlamda gözlerinin doymamasına kaldı ve tam bir iflas olayını yaşıyoruz. Şu anda baktığımız zaman, örneğin Tayyip Erdoğan İstanbul’a geldiğinde –ki sık sık İstanbul’a geliyor, evi de var burada biliyorsunuz–, İstanbul’un siluetinden yakınıyor, oradaki binalardan yakınıyor. Halbuki 94’ten beri –kaç yıl olmuş? 27 yıl–, 27 yıldır İstanbul onlardan soruluyor. Kendi yaptıklarından şikâyet eden –ki bunun bir kısmını bizzat kendisi yaptı– bir Erdoğan var. Şimdi, Validebağ Korusu olayına bakalım. O, aslında bir iflâsın tam bâriz bir görüntüsü. O kadar yapılacak iş varken, Validebağ Korusu’nda Belediye Başkanı demiş ki: “Biz bu yapılan çalışmayı, betonlaşan, yürümeyi imkânsız kılan yolun doğal toprakla düzenlemesini yapmaya çalışıyoruz, halkımızın talebidir”. Halkımız…, hangi halk bunu talep ettiyse orada; ama biliyoruz ki halkın önemli bir kesimi direniyor ve zaten mahkeme kararları var. Hilmi Türkmen, hep afişlerinde de yazar, kendisinin avukat olduğunu biliyorsunuz, hukukçu olmasına rağmen, bütün mahkeme kararlarını ihlâl ederek bunu yapabiliyor. Birinci derecede doğal sit alanı olan bu koruyu –ki sayıları giderek azalıyor İstanbul’da ve Türkiye’nin dört bir tarafında, bunu biliyoruz–, bu koruyu kendince düzenliyor, peyzaj çalışması yapıyor.

Tabii ki, insanlar burada çok ciddi bir yeni yapılaşma endişesi taşıyorlar; bunu neden taşıyorlar? Çünkü: Yaptıkları yapacaklarının teminatı olduğu için. Belediyelerin, AKP belediyelerinin ve AKP’nin kendisinin, iktidarının en önemli övünç kaynağı yapılaşma. En son, New York’taki Türk Evi binası olayında da gördüğümüz gibi, Türkiye’nin bir dış politika başarısı olarak sunulabiliyor bina — katlarıyla, kat sayısıyla, gökdelen olmasıyla. Böyle bir yaklaşım var. Burada insan yok. Burada tamamen, her şeyin önüne rant konuluyor. Ranttan elde edilenlerin bir kısmı insanlara dağıtılıyor; yani yerel yönetimlerde, insan temelli bir yerel yönetim anlayışı yerine rant temelli bir yerel yönetim anlayışı var ve bunun üzerinden yürüyen, iktidarın tahkim edilmesi perspektifi var; ama bu olay çöktü. 31 Mart’ta bunu bâriz bir şekilde yaşadık. İstanbul, Ankara gitti AKP’nin elinden; yıllar sonra, yani 1994’ten beri yönettikleri yerleri kaybettiler. AKP’nin diyorum, çünkü o bir devamlılık, Melih Gökçek bunun zaten simgesi. Her ne kadar Refah Partisi, Fazilet Partisi adları olsa da –ki bir dönem Melih Gökçek bağımsız da kaldı–, aslında AKP demekte hiçbir sakınca yok. Burayı, buraları kaybettiler. Buna ek olarak da Mersin, Adana, Antalya; AKP Antalya’yı da kaybetti, Mersin ve Adana’yı da MHP kaybetti. Bunların hepsi CHP’ye geçti ve şu âna kadar yapılanlar, CHP belediyelerinin büyükşehir belediyelerinde yaptıklarıyla tekrardan belki de AKP’nin ilk yıllarında, yerel yönetimlerinde yaptıklarını hatırlatan bir dönem yaşıyoruz.

O tarihlerde (93-94), o tarihlerde Refah Partili belediyeler iktidara hazırlık için belediyelere acayip önem veriyorlardı, çok dikkatli davranıyorlardı; mesela Halk Meclisleri diye bir uygulama yapmışlardı, orada belediye başkanları düzenli bir şekilde halkla toplantı yapıp, doğrudan soruları cevaplandırıyorlardı. Bazı belediyeler “şeffaf belediyecilik” diye kapıları kaldırmıştı; şu olmuştu, bu olmuştu, ama sonra ne oldu? İşler garantiye alındıktan sonra kapılar kapandı, şeffaflığa son verildi, halk meclislerini zaten birkaç yıl sonra iptal ettiler; ama o belediyelerin üzerinden merkezî yönetimi kazandılar. Belediyeler olmasaydı bu olmayacaktı. Şimdi benzer bir olayı CHP’li belediyelerle görüyoruz. CHP, belediyelerden hareketle iktidara gelir mi açıkçası bilmiyorum; ama şu hâliyle baktığımız zaman, AKP iktidarının CHP’li belediyeleri çalıştırmamak için elinden geleni yapması, her türlü zorluğu çıkartması, her türlü kara propagandaya başvurması –en son Ulaştırma Bakanı’nın yaptığı gibi metrolarda ayrımcılık yapmaya çalışması ya da Validebağ olayında gördüğümüz gibi ilçelerdeki AKP belediyelerinin Büyükşehir Belediyesi’ni yok saymaya çalışması–, bunun örnekleri çok ciddi bir şekilde var. Bir başka örnek de tabii ki, HDP’li belediyelerin hemen hemen hepsine kayyum atanması; iki dönem üst üste kayyum atanması ve Erdoğan’ın bir ara ağzından kaçırdığı gibi, belediyelerin seçimle değil, başkanlarının atamayla gelmesini isteyecek kadar yerel yönetimlerin önemini reddeden bir iktidar söz konusu. Validebağ Korusu bize, AKP iktidarının, kendisini yoktan var eden yerel yönetimlere nasıl yaklaştığının, hangi noktaya geldiğinin ve tam anlamıyla da yerel yönetim perspektifinde tam bir iflas içerisinde olduğunun bâriz bir örneği. Bir belediye başkanı, sabahın erken saatlerinde, insanlar uyurken polis eşliğinde dozerler vs. yolluyor, kamyonlar yolluyor, molozları oraya yığmaya çalışıyor; çünkü o saatte polis eşliğinde olmasının sebebi, halkın bunu istemediğini biliyor; ama söylediği ne? “Bu halkımızın talebidir.” Hangi halktır, nasıl talep etmiştir bunun cevabı yok. Halkın talebiyse niye polisle gidiyorsun? Niye bunu şu âna kadar çoktan yapmadın? Bu yapılan şey gerçekten sadece bir peyzaj düzenlemesiyse niye yargıdan defalarca döndü? Bunun cevabı yok ve halk oraya gittiğinde, insanlar oraya gittiğinde, belediye yöneticilerinin söylediği, meâlen: “İstediğiniz kadar bağırın, biz burada bildiğimizi okuyacağız.” Bu örneği birçok yerde görüyoruz. Birçok yerde, öğrencilerin eylemlerinde, işçilerin eylemlerinde, avukatların eylemlerinde… Hepsinde şöyle bir perspektif var: “İstediğiniz kadar bağırın, biz bildiğimizi okuruz.” Bu, artık tamamen halkın yerine devletin, toplumun yerine devletin konulduğu bir perspektif. İşte, AKP’nin de Erdoğan iktidarının sonunu da bu getiriyor, getirdi — sadece şu an uzatmaları oynuyoruz.

An îtibâriyle Vallidebağ’da her şey durmuştu, bir sessizlik hâkimdi; fakat belli ki bu bir inatlaşmaya dönmüş durumda; daha önce Gezi’de olduğu gibi, birçok yerde olduğu gibi. Genellikle Erdoğan bu tür olaylardan bir toplumsal kutuplaşma malzemesi çıkartır; ama ilginç bir şekilde burada, Validebağ olayında bunu başaramadı — bunu da özellikle bir not etmekte yarar var. Artık bütün hesapların bozulduğu bir dönemde yaşıyoruz. Validebağ olayı bize bir kez daha AKP belediyelerinin, kendini yoktan var eden belediyelerin, kendileri için çalışan ve uzatmaları oynayan yerler olduğunu gösterdi. 31 Mart’ta başlayan bu sürecin ilk yerel seçimlerde daha ciddi bir şekilde devam edeceğini, son seçimlerde kıl payı kazanılan, AKP tarafından kıl payı kazanılan Balıkesir, Bursa gibi büyükşehirlerin de gideceğini tahmin ediyorum; çünkü AKP’nin geldiği belediyelerle anlaşılıyordu, gideceğini de belediyelerle anlamış durumdayız, anlamamız gerekiyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus