Türkiye’nin sola ihtiyacı sahiden var mı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Geçen hafta bir yayında “Akşener ile Kılıçdaroğlu Türkiye’yi birlikte yeni bir sisteme taşıyacak ama sonra geminin dümenine Akşener geçecek gibi görünüyor” dediğim için Akşener ve sağcılık propagandası yaptığımı söyleyenler oldu. Kendini solda gören bir gazeteci olarak bu yayını bu tür eleştiriler üzerine yaptım.

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Soru çok açık ve net: Türkiye’nin sâhiden sola ihtiyâcı var mı? Eğer buna cevabım “Hayır” olsaydı, size, “Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler” der, giderdim; ama cevâbım “Evet”. Dolayısıyla bir şeyler söylemem lâzım — söylemek istiyorum daha doğrusu. Öncelikle şunu vurgulamak istiyorum, “Nereden çıktı bu yayın?” sorusunun cevabını vermek istiyorum. Şöyle ki, geçen hafta Meral Akşener olgusunu tartışırken, bunu değerlendirirken, şu hususun özellikle altını çizdim, daha sonra da hatta bundan ayrıca bir kısa video yapıp Medyascope’ta paylaştık, o da şu: Şu anda bir ittifak var ve şu anda bu ittifakın büyük ortağı Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) gözüküyor, ikinci sırada Meral Akşener, İYİ Parti var ve sonrasında da başka partiler olabilir; HDP dışarıdan, ama bu ittifaka daha yakın bir pozisyonda gözüküyor ve Türkiye’de muhtemelen gidişat bu ittifakın AKP iktidarının yerini alması ve ardından söz verdikleri gibi “güçlendirilmiş parlamenter sistem”e geçilmesi hususu öne çıkıyor. Böyle yaşanacağa benziyor. Tabii ki siyâsette her şey olabilir ve KONDA’nın bir şekilde sızan araştırmasında %19 gözüken Akşener’in İYİ Parti’sinin bu gidişle %20’leri aşıp merkez sağın lideri olma ihtimâlini vurguladım. Özellikle de Erdoğan’ın bir seçim kaybetmesinin ardından AKP’de yaşanacak olan, yaşanması çok mukadder olan çözülmeden, dağılmadan, öncelikle İYİ Parti’nin yararlanabileceğini ve sonuçta Türkiye’de, yeni Türkiye’nin ya da benim bir zamanlar söylediğim “yepyeni Türkiye”nin aslında eski Türkiye’ye dönmesi ve Türkiye’de yine siyâsetin merkezinde merkez sağın olması ihtimâlinden bahsetmiştim. Tabii ki merkez sağ derken İYİ Parti’yi kastediyoruz ve bu merkez tartışması başlı başına ayrı bir husus; ama Meral Akşener’in artık partisini ikinci bir MHP değil de ikinci bir Doğru Yol ya da Anavatan Partisi yapmak istediği anlaşılıyor. Şimdi bu tespiti yapınca, sonuçta şöyle bir şey çıkıyor ortaya: Her ne kadar Kılıçdaroğlu sık sık sağ-sol kavramlarının artık bir anlamı kalmadığını söylese de dışarıdan bakıldığında ve içeriden de çok kişi CHP’yi bir şekilde solda görme eğiliminde; dolayısıyla merkez solun üstün gayretleriyle AKP iktidarından, Erdoğan iktidarından kurtulması söz konusu olan Türkiye’nin, önümüzdeki dönemlerde tekrar sağ iktidarlara ya da sağın daha güçlü olduğu, belirleyici olduğu iktidarlara doğru gittiğini söyledim. Bu bir tespit. Bu tespitin üzerine tabii hemen birtakım yerlerden, bazı kişilerden, eleştiri diyeceğim ama eleştirinin de ötesinde, sanki Meral Akşener ve İYİ Parti propagandası yapıyormuşum gibi bir hava oldu. Yani, burada gazetecilik mesleğiyle ilgili bir husus var. Gazeteci, kendi siyasal görüşü ne olursa olsun, duruşu ne olursa olsun, olabildiğince gördüğünü, düşündüğünü, olduğu gibi nötr bir şekilde aktarmakla yükümlüdür, benim bildiğim budur. Gazetecinin taraf olması bu tür hususlarda mümkün değildir; yani şöyle bir şey olamaz: Siz görüyorsunuz, Akşener geliyor, ama solcusunuz –ki ben öyle olduğumu düşünüyorum– ama Akşener’in geldiğini görüyorsunuz, ama solcu olduğunuz için bunu böyle aktarmıyorsunuz. Böyle bir şey olamaz, ama insanlar sizden duymak istediklerini istiyorlar; yani siz solcuysanız sol anlatın, soldan bahsedin, solu övün, solu parlatın, sağcılar inisiyatif alıyorlarsa görmezden gelin vs.. Böyle bir gazetecilik anlayışına sahip değilim; ama bazı insanlar hemen bunun bir Akşener propagandası, sağcılık propagandası olduğuna hükmettiler. Bunu çok iyi biliyorum; çünkü geçmişte, gazetecilik hayatımın önemli bir kısmında İslâmî hareketler çalıştığım için ve bu hareketlerin yükselişte olduğunu söylediğim için, İslâmcılık propagandası yapmakla suçlandım, hâlâ bunu yapanlar var, ısrarla yapanlar var; ama oradaki husus şu: Gelmekte olanı söylediğiniz zaman siz de o trene ya da gemiye binmiş olmuyorsunuz. Dışarıdan bakıyorsunuz ve diyorsunuz ki: “Bakın, bu oluyor”. Çok kişi, o tarihte de şimdi de bana hâlâ söyleniyor; çok kişi, ekmeğine yağ sürmek ya da propaganda yapmakla itham ettiler ve işin ilginç tarafı, onların, meslekten olanların ciddi bir sayıdaki bir kısmı şu anda havuz medyasında değişik yerlerde, değişik pozisyonlarda; köşeler yazıyorlar ya da yöneticilik yapıyorlar ve benim de nerede durduğum ortada, havuzun içinde yüzmediğimiz ortada. Sonuçta, şunu özellikle vurgulamak lâzım: Türkiye sağını anlattığınız zaman sağcı olmak zorunda değilsiniz. Çok fazla kişisel olduğunun farkındayım, ama hâlâ bu beni rahatsız ediyor; çünkü insanların bu anlayışı, bu perspektifi, yaptığım, yapmaya çalıştığım ve burada Medyascope’ta yapmaya çalıştığımız gazeteciliğin bir tür anlamsızlaştığını bize gösteriyor — ki bu acı bir şey, bunu bir not olarak düşeyim.

Şimdi, konumuza gelecek olursak: Sola ihtiyâcı var mı Türkiye’nin? Var. Sol Türkiye’de şu anda güçlenebilir mi? Hem de nasıl. Çünkü özellikle solun dile getirdiği bütün önermeler, îtirazlar, özellikle sınıf meselesi, yoksulluk meselesi, ayrıcalıkların dokunulmaz olması meselesi, buna karşılık mağdurlara her türlü kötülüğün, daha fazla mağduriyetin reva görülmesi meselesi, her türden adaletsizlik, ama her şeyden önce ekonomik alanda adaletsizlik, kültürel alanda çok ciddi bir adaletsizlik, başlı başına Kürt sorunu tek başına buna yeter… bütün bunlar, kadınlara reva görülmek istenen son, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması olayında görülen muamele… bütün bunların hepsi Türkiye’de sola çok elverişli bir zemin hazırlıyor. Soğuk Savaş’ın bitmesiyle beraber, komünist sistemin çökmesiyle beraber bazılarının iddia ettiği gibi sol-sağ devri kapanmadı, ben buna inanmıyorum. Buna isterseniz nostaljik deyin, sınıflar olduğu müddetçe, sosyal sınıflar olduğu müddetçe hep sol olacaktır. 

Türkiye’nin çok ciddi birçok sorunu var; ama her şeyden önce solun, değişik dönemlerde, Soğuk Savaş dönemlerinde ve sonrasında sürekli devletin hep ilk hedefinde olması ve her türlü baskıya mâruz kalması ve bunun sonucunda da solun bir türlü kendi ayakları üzerinde duramaması; tam durur gibi olduğunda yeni bir saldırıya, provokasyona mâruz kalması — ki bunun en çarpıcı örneği 1977 kanlı 1 Mayıs’ıdır. Tam Türkiye’de solun gerçek anlamda kendini gösterdiği ve bir gövde gösterisi yapmakta olduğu bir ânı çok ciddi bir şekilde provoke ettiler, bir katliam yaptılar ve bu katliam üzerinden solun bir daha kendisini gerçek anlamda toparlayabilmesi mümkün olmadı; üstüne bir de 12 Eylül askerî darbesi geldi ve burada da öncelikle sola yönelik olarak, solun değişik kesimlerine baskı uygulandı —yani sadece aşırı sol deniyor, ama radikal sol hareketi değil her türden örgütlenmeye baskı uygulandıç Biz o zaman onlara “Demokratik Kitle Örgütleri” derdik şimdi “Sivil Toplum Örgütleri” ya da “Meslek Kuruluşları” deniyor; onlara yönelik, DİSK’e yönelik, odalara yönelik, öğretmenlere yönelik, memurlara yönelik her türlü ezme politikasını hayata geçirdiler ve o tarihten sonra, yine de sol tam anlamıyla yıkılmadı. Bu sefer, işin rengi bir başka şekilde değişti. Kürt hareketi çok daha fazla öne çıktı ve sol kendini bu harekete karşı tanımlamakta çok ciddi bir şekilde bocaladığı için ayrı bir krizin içerisine düştü. 

Sonuçta geldiğimiz noktada, solun güçlü bir aktör olarak yer almadığını görüyoruz. Bunun dışsal nedenleri var; demin söylediğim gibi dünya konjonktürü, devletin ve devletin gizli ve açık aktörlerinin sola yönelik saldırıları var; ama içeride de çok ciddi sorunlar var ve içerideki sorunların da bir kısmının yine devletin üretimi sonucu olduğunu, özellikle solun kendi içerisinde sürekli bölünmesi, yeni fraksiyonlar doğurması vs. gibi hususlarda da devletin çok ciddi bir şekilde payının olduğunu biliyoruz. Böyle bir noktada, bugünün Türkiye’sinde solun çok aktif bir şekilde, etkili bir şekilde gündem belirleyebilmesi, iktidara tâlip olabilmesi gerçekten çok zor. Bu anlamda baktığımız zaman, Cumhuriyet Halk Partisi seçeneğine baktığımız zaman, CHP, Kılıçdaroğlu’nun son döneminde –ilk döneminde değil ama son döneminde– yeni bir şey deniyor ve bu denediği şeyde de kendini olabildiğince solcu olarak tanımlamamaya dikkat ediyor. Şimdi, önemli olan, bir hareketin, bir partinin kendini solcu olarak tanımlayıp tanımlamaması değil. Önemli olan bu yaptıklarının, ettiklerinin toplumun hayrına olup olmaması. Şimdi, şu aşamada CHP’nin yaptığının esas olarak Erdoğan iktidarından kurtulma ekseninde yürüdüğünü çok açık bir şekilde görüyoruz. Kılıçdaroğlu’nun özellikle yapmaya çalıştığı bu ve bu anlamda da bunu tek başına yapamayacağını bildiği için, gücünün yetmediğini bildiği için, olabildiğince ittifakları geliştirmek istiyor ve ittifakları geliştirirken de sağdan kendine müttefikler bulmak istiyor ve bu partilerin yöneticilerini ve tabanlarını ürkütmemeye yönelik bir dili savunuyor. Bunlar, bu stratejiler ve taktikler anlaşılabilir şeyler; fakat bütün bu süre içerisinde şöyle bir sorun karşımıza çıkıyor, tekrar başa dönüyoruz: Bütün bunlar yapılıyor ediliyor, Erdoğan iktidarından kurtulunuyor, tamam ve Türkiye’de belli bir “güçlendirilmiş parlamenter sistem”, yargı bağımsızlığı vs. gibi konularda yaralar sarılıyor, kurumlar yeniden inşa ediliyor, tekrar başa dönülüyor diyelim. İlginç bir şekilde, yeniyi eskide arayarak Türkiye kendini restore ediyor. Sonra, Türkiye’de büyük bir ihtimalle bu süreçte sağ bir iktidar gelip tekrar belli bir aşamadan sonra o sağ iktidarla bugün şikâyet ettiklerimize benzer şikâyetlerle karşılaşma ihtimâlimiz çok yüksek oluyor. Dolayısıyla acayip bir kısır döngü içerisine girmiş durumda Türkiye ve Türkiye’nin solu. Şimdi, gerçekten zor bir olay. Yani şöyle bir şey: Kendi ayakları üzerinde durup, ilkelerinden, görüşlerinden tâviz vermeyip, bir mücâdele yürütüp iktidara tâlip olma iddiası. Tabii ki ideali bu; ama bunun sonuç alma ihtimâli yok. Gerçekten çok kritik bir husus. 

Bu anlamda Kılıçdaroğlu’nu anlıyorum; ama Kılıçdaroğlu’nu anlıyor olmak, onun attığı adımların şu aşamada bir kötülük olarak gördüğü bir şeyden Türkiye’yi mutlak bir şekilde iyileştireceğini söylemek çok gerçekçi değil. O zaman işte, şu an tam burada, gerçekten sola ihtiyaç var. Bütün bu sürecin içerisinde CHP ya da başka yerlerde birtakım kişiler, kurumlar, partiler, örgütler her neyse, bunlar Türkiye’deki gidişatın ya da bu, adına restorasyon mu denecek, yeniden güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçmek tek başına hiçbir anlam ifade etmiyor –çünkü dünyanın dört bir tarafında otoriter ve totaliter rejimlerde de parlamenter sistemler bir şekilde olabiliyor–, bütün bu süreç içerisinde solun kendini tanımlaması gerekiyor ve aktif bir şekilde gündemde etkili olabilmesi gerekiyor; ama şu haliyle bakıldığı zaman, gerçekçi olmak gerekirse, bunu yapabilecek kurumlar, partiler vs. yok. Böyle acı bir olayla karşı karşıyayız. Yani şöyle söylemek mümkün, çok da fazla uzatmadan, Türkiye’nin gerçekten sola ihtiyâcı var, ama bu ihtiyâcı karşılayabilecek bir sol Türkiye’de yok. 

Bu süreç, Erdoğan sonrasına hazırlanma süreci; yani Erdoğan iktidarını sonlandırma ve yeniden Türkiye’de bir şeyleri inşa etme süreci bu aktörleri güçlendirebilir mi? Umarım ki güçlendirir; fakat benim şu anda gördüğüm, verili durumda bu sürecin esas olarak yine sağa yarayacağı. Sağa yarayacağını söylemek sağı desteklemek falan değil, tam tersine bir anlamda sol, kendini solda tanımlayan insanlara yönelik bir uyarı. İyi, güzel, ama sonuçta Türkiye’yi yine sağcılar yönetecek, kabaca bu. Bu benim hayatımda hep gördüğüm, çok az bir dönem, yani çocukluğumuzda Ecevit’in iktidarında sevinmişliğimiz vardır ailemizden de mütevellit; ama ondan sonra, onların hepsi de çok kısa ömürlü sürdü, ne derece sol olduğu da ayrı bir tartışma konusuydu, ama Türkiye’yi hep sağ yönetti ve Türkiye de hep kötüye gitti, daha da kötüye gidiyor. Şimdi, kötüden biraz iyiye dönme imkânı var, ama burada da yine esas lokomotif bir merkez sol parti olsa da esas olarak bunun sonuçta, Türkiye’de yine sağ iktidarlara bir zemin hazırlayacağı gibi bir gerçekle karşı karşıyayız. İşte bu gerçekle yüzleşmek ve ona göre birtakım pozisyonlar almak gerekiyor. Çok çetrefil bir konu, bunun farkındayım. Geçmişte İslâmcılığın yükselişi olayında, İslâmcılığın yükselişini kabul etmeyerek çok büyük bir hata yaptı herkes. Sadece solla ilgili bir mesele değil bu; birçok yer için bir mesele bu; ya kimileri çok abarttı ya kimileri çok önemsemedi ve İslâmcılığın yükselişini ciddiye almadıkları için ya da hak ettiği şekilde ele almadıkları için sonuçta Türkiye’de birçok şey alt üst oldu, birçok şey kökten değişti. Şimdi başka bir sürece giriyoruz ve burada da insanlar Erdoğan sonrasında Türkiye’nin tekrar sağla yönetilmeyeceği, sağ merkezli, sağın egemen olduğu bir yönetimle yönetilmeyeceği yolunda böyle bir temennileri ve iyi niyetleri var, ben böyle olacağını sanmıyorum. Tabii ki Erdoğan’la Akşener farklı olacak, ama sonuçta sağcılık elinde sonunda Türkiye’yi aynı yerlere götürecek. Belli bir toparlanmanın ardından eğer Akşener de diyelim ki umduğu gibi ve bence de normal şartlarda olacağı gibi Türkiye’nin bir sonraki başbakanı olacak olursa, daha sonra her sağcı liderin yaptığı gibi en önemli derdi iktidarını muhâfaza etmek olacak ve iktidarını muhâfaza etmek için de öncelikle demokrasiden tâvizler verileceği kadar, demokrasinin ne kadar olacağı da ayrı bir şey; demokrasiden tâvizler vermek zorunda kalacak, çünkü sonuçta sağcılık ne kadar iddia ederse etsin –farklı versiyonları tabii ki var, ama– sonuçta demokrasiyi birçokları gibi araç olarak kullanan bir siyâsî bakış ve sonuçta Türkiye buraya doğru tekrar gidiyor.

Bütün bunlarla ne söylemek istiyorum? Evet, keşke sol olsa, güçlü bir şekilde olsa ve Türkiye’ye damgasını vursa ve bu ihtiyacı karşılasa; ama gerçekçi olmak gerekirse Türkiye yine, bütün bu hengâmede bir şeylerden çıkıp bir yerlerden rahatlamaya yöneldiği zaman sağla yoluna devam edeceğe benziyor. Bunun iyi bir şey olmadığını biliyorum, ama çok da fazla yapabilecek bir şey yokmuş gibi görünüyor. Tabii ki solun en büyük özelliği — hâlâ öyle mi bilmiyorum, ama benim açımdan öyle: Hep hatırladığım kadarıyla en kötü durumlarda bile umudu korumak ve o mücâdele azmini sürdürmek. Umarım, Türkiye’ye bir gün sol gerçek anlamda damgasını vurur, ama gerçekçi olarak bakarsak o günler bu günler değil. Bunu söylediğimiz zaman da soldan çıkmış olmuyoruz, onu da özellikle vurgulamak istiyorum. Evet, tekrar bir şeyi hatırlatmak istiyorum; Medyascope’un sizin desteklerinize ihtiyacı var, bunu unutmayın. Medyascope’a Patreon’dan ya da Youtube katıl butonundan yardımcı olabilirsiniz. Şimdiden çok teşekkürler. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus