Selahattin Demirtaş, son kitabı Efsun’u Medyascope’a anlattı: “Hakikatin baktığımız yere göre değişebileceğini anlatmaya çalışıyorum”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Eski Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, yaklaşık beş yıldır cezaevinde. Demirtaş’ın eşi Başak Demirtaş ve kızlarıyla birlikte yazdığı son kitabı “Efsun”, Dipnot Yayınları’ndan çıktı. Selahattin Demirtaş ile Efsun’u, yazma sürecini, hakikati ve cezaevinde okuduğu kitapları konuştuk. 

Yaklaşık beş yıldır cezaevinde tutulan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, resimler çizdi, türküler söyledi ve kitaplar yazdı. Demirtaş’ın hapisteyken yazdığı kitaplar “Seher”, “Devran” ve “Leylan” a bir yenisi daha eklendi: Efsun. Kitap, aslında Demirtaş ailesinin kolektif ürünü. Demirtaş, kitabın sonunda eşi Başak Demirtaş ve kızları Delal ve Dılda ile birlikte yazmaya nasıl başladığını anlatıyor. Demirtaş, bu romanında hiç ayak basmadığı yerlere götürüyor, hayatın farklı şekillerde ve zamanlarda yaraladığı karakterlerle buluşturuyor okurları. Eril zihniyet, derin yoksulluk, erkek şiddeti, sömürülen işçiler gibi hayatın içinden meseleleri dile getiriyor.  

Toplumdaki yaralara değinen bir kitap olmuş Efsun, 12 Eylül’den sonra yurtdışına gitmek zorunda kalanlar, derin yoksulluk içinde hayatta kalmaya çalışanlar, erkek şiddetine maruz bırakılan, katledilen kadınlar, sömürülen işçiler, “Türk aile yapısının yaraladığı çocuklar…” Efsun’u okurken yolumuz neden bu kadar yaralı hikâyeyle kesişiyor?

Ben hayatımda, yarası olmayan bir insanla hiç tanışmadım. Elbette hakiki yaralardan söz ediyorum, kanatan, acıtan, süründüren, yaşamı zehir eden yaralardan. Yoksa öyle, “Sevgilimin lüks yatıyla bu sene sadece bir hafta denizde kalabildik, canım çok sıkkın” türü “yaralardan” söz etmiyorum. Hayatı bunca acıyla yoğrulmuş bir halkın edebiyatı, sanatı yapılacaksa bunları görmezden gelmek mümkün mü? En azından benim açımdan değil. 

Efsun’da biraz fantastik, biraz da sıradan bir hikâyeyi hem gerçekçi hem de toplumsal gerçekçi kılmaya çalıştım. Nihayetinde kişisel ve toplumsal yaralarımız sırf “politik mevzuların” yol açtığı travmalardan ibaret değil. Sosyal, ekonomik, geleneksel, kültürel, ailesel mevzuların da yarattığı (ki geniş anlamda hepsi politik) acılar vardır ve hepsi hayata dahildir. Biz kendi acılarımızı yaşarken acının kaynağına göre ayrıştırıp kategorize ederek çekmiyoruz o kahrı. Yeri geliyor aşk acısı, anadil sorunumuzdan yakıcı oluveriyor, yeri geliyor sevdiğimiz birinin ölümü, sınıf temelli problemlerimizden daha kıyıcı oluyor veya işten atılmak, ayrılık acısını bastırabiliyor. Yani daha doğuştan “hepsi dahil bir paket program” elimize tutuşturuluyor. 

Hayat denilen “programın” her yerinde acı var, yara var. En sıradan yaşamın da en girift ilişkileri haiz hayatın da acıları, yaraları var. İşte insanları, çevremizdekileri anlayabilmek, tanıyabilmek, sevgi ve saygı duyabilmek için bütün bunların bilincinde olarak düşünmek, yaklaşmak zorundayız. Kişisel hikâyelerimizin büyüklüğünü, politik etkilerini, gücünü esas alarak derecelendirmek gibi bir hataya düşmektense herkesin hikâyesinin özgün, değerli ve saygın olduğunu idrak etmek, herkesin yarasının önemli olduğuna inanarak ilişki kurmak daha doğru bir tutummuş gibime geliyor. 

Ben, yarası olmayan bir hayatı tanımadım ki romanını yazayım. Efsun’da da herkesin kendine göre yarası var işte, tıpkı yaşamın yalın gerçekliğinde olduğu gibi.

“Eril zihniyet meselesi öyle, birilerinin küçümseyerek ifade ettiği gibi ‘bir grup marjinal feministin uçuk fantezisi’ değildir”

Efsun’da oldukça güçlü bir erkeklik eleştirisi var. Babadan ve kocadan kurtulan kadınlar, tek başlarına, bir erkeğe ihtiyaç duymadan yaşamı göğüslüyorlar. Erkeklik meselesini kitapta bu denli masaya yatırırken, yazma sürecinizde özeleştiri verdiğiniz zamanlar oldu mu?

Politikleşmeye başladığım günden beri, neredeyse 33 yıldır, bu konuda yani “erk-ek” zihniyet mevzusunda hep yeni şeyler öğreniyorum ve hem teorik hem pratik açıdan eril zihniyetin özeleştirisini vermeye gayret ediyorum. Bu bir bilinçlenme sürecidir, böylece devam edecek. Nereye kadar, sanırım ölene kadar. Çünkü mesele biyolojik cinsiyet meselesi değildir, biyolojik cinsiyetimizin arkasına sığınarak yarattığımız egemenlik, güç, sömürü ve hiyerarşiye dayalı toplumsal cinsiyet kimliği meselesidir. Eril düşünme konforunu terk edip kadın eşitliği ve özgürlüğünü esas alan yeni bir düşünme sistematiğine kavuşmadan hiçbir zulüm otoritesini, hiçbir sömürü düzenini, hiçbir eşitsizliği ve adaletsizliği anlayamaz, ona karşı mücadelede başarılı olmazsınız. 

Erkek zihniyetin zıddı da kadın zihniyeti değildir, özgür düşüncedir. Çünkü eril zihniyet köleleştirme, fethetme, üzerinde otorite veya egemenlik kurma, sömürme, güce dayanarak ezme, yok etme üzerine kurulmuştur. Eril zihniyette ne kendinizi ne kendiniz dışındakileri özgür bireyler olarak düşünebilirsiniz, özellikle de kadın cinsini “erkekliğin” ispatı, devamı, varlığı açısından ezilmesi gereken “Allah’ın lütufları” olarak görürsünüz. Bu düşünce sistemi kapitalizmin de ilham kaynağıdır, diktatörlüklerin de. Dolayısıyla eril zihniyet meselesi öyle, birilerinin küçümseyerek ifade ettiği gibi “bir grup marjinal feministin uçuk fantezisi” değildir. Sınıf meselesinin, özgürlük meselesinin, ekolojik yıkım meselesinin, din, mezhep, laiklik, etnik kimlikler, savaşlar, sömürüler, devletler, yoksulluk, ultra zenginlik gibi tüm meselelerin tam da göbeğindedir. 

Feminist hareket, doğası gereği bir kadın hareketi olarak başlamış ve gelişmiştir. Ancak gelinen noktada feminist hareketler artık bir toplumsal, bir kitlesel özgürlük hareketine dönüşmüş durumda. Kadın hareketleri artık tüm toplumsal sorunlara dair sözü ve eylemi olan dinamik bir harekettir, aynı zamanda da bir sokak hareketidir. 

Geçen yüzyılda erkeklerin öncülüğünde başlayan (hem biyolojik hem de düşünsel olarak erkeklerden söz ediyorum, mesela Lenin, Che, Mao, Enver Hoca, Stalin, Ho Şi Min gibi) devrim hareketlerine kadınların katılımında bir beis görülmezken yeni yüzyılda kadınların öncülüğünde ilerleyen özgürlük yürüyüşüne erkek olarak katılmaktan gocunuyorsanız bu işte büyük bir tuhaflık olmalı değil mi? Efsun bu meseleye küçük bir gönderme yapıyor sadece, sorun daha derinde ve daha büyüktür. Kadınlarla omuz omuza özgürlük mücadelesinin içinde olmak en doğru tarihsel tutumdur bence. 

“Efsun’da hakikatin baktığımız yere, pencereye göre değişkenlik gösterebileceğini anlatmaya çalışıyorum”

Kitapta hakikatin özneye göre nasıl şekil değiştirdiğini görüyoruz, her yeni bölümde hikâyeyi başka karakterlerden dinleyip gerçekle ilgili soru işaretleriyle karşılaşıyoruz. Siz hakikati nasıl tanımlıyorsunuz?

İşte Efsun’da tam da bunu, yani hakikatin baktığımız yere, pencereye göre değişkenlik gösterebileceğini anlatmaya çalışıyorum. Tek bir ölçüye, tek bir parametreye veya sınırlı bilgilerimize dayanarak hakikat hakkında ahkam kesmek yerine, her seferinde olayın başka boyutlarını anlamaya çalışarak “hüküm” kurmak daha iyi bir sonuç verebilir. İnsanları, acılarını, hikâyelerini biraz daha anlamaya, öğrenmeye, tanımaya gayret edelim, belki daha sağlıklı ilişkiler kurarak illa ki mutlu olmak zorunda olmayan çok daha kaliteli bir yaşama kavuşabiliriz. 

Efsun’daki üst kurmaca, kurmaca katmanları, gerçeğin ele alış biçimini düşününce okura çok şey düşüyor. Bu da akla Efsun postmodern bir roman mıdır sorusunu getiriyor. Siz Efsun’u nasıl tanımlıyorsunuz? Efsun postmodern bir roman mı?

Bilmem, siz okurlar nasıl tanımlıyorsanız öyledir. Ben Türkçe edebiyatta fazlaca denenmemiş bir tekniği kullanmaya gayret ettim sadece. Ben tembel bir okur değilim, zorlu kurguya sahip kitapları da büyük bir dikkat ve emekle okuyorum, anlamak için çaba sarf ediyorum. Kaldı ki Efsun çok da çetrefilli bir kurguya sahip değil. Yine de biraz dikkat, kısa süreli de olsa güçlü hafıza ve zekâ gerekiyor. Yani tam da benim okurlarımın sahip olduğu özellikler :)

“‘Adil Bir Dünya Mümkün’ adlı bir kitap varmış, bir tek onu okumadım, sonra duydum ki yazarı bile okumamış”

Efsun’u yazarken hangi kitapları okuyordunuz, sizi yazmaya motive eden yazarlar oldu mu?

Çok okuyorum. Zaten içeride zaman çok, dışarıdakilerden daha avantajlıyız bu konuda. Burada okuduğum kitaplardan oluşan yaklaşık üç bin kitaplık bir kütüphane Diyarbakır’da oluştu bile. Ayrıca kitaplarımın bir kısmını hediye olarak dostlara dağıtmıştım, 500’den fazla kitap da cezaevi kütüphanesinden hücremize girip çıktı. Bu kitapların tümünü baştan sona okumadım elbette, hepsi bir şekilde elimden geçti, küçük bir kısmını da okumadım. 

Bazı kitapları ise birkaç kez okudum, Yiğit Bener’in eşsiz çevirisiyle Türkçe’ye kazandırılan “Gecenin Sonuna Yolculuk”u üç defa mesela. (Yiğit Bener’in kendisi de iyi bir yazardır, kitaplarının tümünü beğenerek okuma şansı buldum. Duvar Kitap’taki ‘Efsun’a dair yazısını okurken de çok duygulandım. Çıkınca kendisiyle uzun uzun sohbet edeceğiz mutlaka.)

Hangi kitaptan ne kadar etkilendiğime dair en küçük bir fikrim yok, inanın. Her kitap bana olumlu veya olumsuz bir fikir vermiştir elbette, hiçbirinin hakkını yemeyeyim. 

Sadece, “Adil Bir Dünya Mümkün” adlı bir kitap varmış, bir tek onu okumadım. Sonra duydum ki yazarı bile okumamış, bir şey kaybetmiş sayılmam herhalde :)

“Yazarken halen ürkek ve kaygılıyım, yazdıklarım yayımlanırken de ödüm kopuyor”

Seher, Leylan, Devran ve Efsun. Bugüne kadar dört kitap kaleme aldınız. Seher’den Efsun’a kaleminizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Giderek yetkinleştiğimi hissediyorum. Hatalarımı kendim görmeye başlıyorum ama gerçekten de ve samimiyetle söylemem gerekir ki kendimi asla pişmiş bir edebiyatçı gibi hissetmiyorum. Yazarken halen ürkek ve kaygılıyım. Yazdıklarım yayımlanırken de ödüm kopuyor. 

Siyasetçi kimliğinizin kitaplarınız yorumlanırken eserlerinizin önüne geçtiğini düşünüyor musunuz?

Hiç şüphesiz bu oluyordur. Bundan hiçbir okur kaçınamaz. Ancak kitaplarım şu ana kadar yanılmıyorsam 14 dile çevrildi ve 17 ülkede yayınlandı. Beni hiç tanımayan Mısırlı, Endonezyalı veya Yunan bir okuruma sormak lazım, belki onlar sırf edebi açıdan bakmanın avantajını yaşıyorlardır. Yanıtları benim için de önemli. Gerçi salgın nedeniyle Devran ve Leylan çok az yabancı dile çevrildi ama en azından Seher’i o okurlardan dinlemek isterdim.

“Efsun’u yayımlandıktan tam 12 gün sonra elime alabildim”

Kitabın sonunda, Başak Demirtaş ve kızlarınız Delal ve Dılda ile Efsun’u kaleme aldığınızı anlatıyorsunuz. Ailenizle beraber, kolektif bir şekilde yazmak sizin için nasıl bir deneyimdi?

Başak, Delal ve Dılda’nın Efsun’un yazım sürecine dahil olmaları zaten Efsun’un yazılma nedenidir. Yani, “Ben yazacağım ama siz de dahil olursanız” pazarlığından sonra yazmaya başladım. Amacım onların ev hapsini daha çekilir ve verimli kılmaktı. Yoksa illa ki yayımlamak üzere bir roman fikriyle başlamadık. 

Bir de istedik ki, kızlarımız edebiyatın merkezine bir romanın yazılış süreciyle dalsınlar ve oradan bir daha da çıkamasınlar. Edebiyatı onlara sevdirmenin daha etkili bir yolu olabilir miydi? Belki ikisi de ilerde yazarlar. Yazmasalar bile yazmanın ne demek olduğunu az çok biliyorlar artık. 

Bugün görüşe geldiler, Efsun yayımlandıktan sonra ilk defa görüştük. Çok keyifli ve mutluydular. Diyarbakır’da kitapçıya gidip Efsun’u raflarda görünce çok heyecanlanmışlar, kapak dahil her aşamasını bildikleri, katkı sundukları ilk kitap bu çünkü. Sonuçta kolektif bir çalışmanın güzelliğini bir kez daha yaşadık, öğrendik beraberce. Bu arada, Efsun’u ben, yayımlandıktan tam 12 gün sonra elime alabildim.

Herkese yürek dolusu selam, sevgiler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus