Aydın Selcen yazdı: Dışişleri – Cepheden cepheye, zaferden zafere…

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Dışişleri Bakanlığı bütçesi de TBMM’de neredeyse güle oynaya kabul edildi, hayırlı uğurlu olsun, biz çıkalım kerevetine. Kürsüden anlatılanlar, yaşananlar, içecek ayran yokluğunda affedersiniz def-i hacet eylemeye taht-ı revan vasıtasıyla intikal keyfiyetini yahut hal-i pür melâlimiz adeta yine affedersiniz kelpten beter iken keyfimizin değme paşanınkinin fevkinde olmasını derhatır kılıyor hani küşayiş bulmuş zihinlere. Bilmem yeterince diplomatik olabildim mi? Malum, “diplomatik çözüm” denince bizde ne hikmetse yazıma şirk koşma yaratıcılığı anlaşılıyor ya, öyle yabdım.

Ekonomisi nebati hayatta, adaleti gül gibi, içişleri haza soylu ülkede hariciyenin de mevlütü okunur elbet. “Bak ne güzel attım taklamı” diyene “elhak iyi taklaydı, ben de sana ‘artık bir güvercin taklanın zamanı geldi’ demiştim, aferin sana” demek yerine “neden taklaya geldin” yahut “işleri taklaya zorunlu duruma gelecek yere nasıl, neden getirdin” diye de sormuyor, soramıyor sanki muhalefet. “Mış gibi” yapmanın şahikası hep konu dış politikaya geldiğinde yaşanıyor. “Liyakatlı, emektar kadrolar” da Nemrut Dağı’ndaki o yan yana dizili devasa heykeller gibi olanca azamet, vekar ve sükûnetleriyle sözkonusu ortaoyununa dekor oluşturuyor.

Benim gibi konduğu daldan miyop gözleriyle olana bitene bakan şeamet tellalı baykuşlara da kendilerini tekrar etmek düşüyor. Tıpkı duvara konuşur gibi. Nasıl olmasın ki? Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Meclis kürsüsünden son AB ülke raporunun olumlu yanlarının öne çıkarılmamasından yakınıyor. Kavala’nın aslında AİHM kararı uygulanıp serbest kaldığını ancak başka bir suçtan ötürü tutuklandığını söyleyip, “Bir biz miyiz Avrupa Konseyi’nde AİHM kararı uygulamayan, onu da desenize” yollu çıkışıyor. Akılcılık dersi verip dış politikada kalıcı husumet olamayacağını filan vurguluyor, gidiyor gözümüzün içine baka baka.

Heyhat, pişkinle söz yarıştırmaya kalkarsanız hep altta kalırsınız. Pişkini önce şöyle güzelce bir sarmalayıp, iki yanaktan birden eşanlı hafif acıtan makas alacaksınız. Sonra çift el birden saçlarını karıştırıp, derken iki elinizi ceketinin yakaları altından gezdirip, en son kravatının düğümünü ortalayacaksınız. Nihayet iki eliniz pişkinin omuzlarında, müşfik ifadeyle yüzüne bakarken, göz kırpıp “babaya selâm…” deyip, gideceksiniz. Merak etmeyin o anlar. Yoksa ülkenin haritadaki yeri belli, altına imza attığı uluslararası belgeler de üyesi olduğu ittifak ve teşkilâtlar da aynı, sınamaları da bitmez.

Sınamaları göğüslemek için sırttaki yükü biraz azaltmak, bagaj eksiltmek yararlı olmaz mı? Akılcı, gerçekçi, bütüncül, tutarlı, sağduyulu, uzgörülü, çokboyutlu bir dış politikaya ermek için illa ki önce sağa sola kafa atıp, babalanıp, yara bere içinde mi kalmak mı gerekir? Etkinlik, işgüzarlık mı demektir? Mızrağın sapını uzatmak yerine, ucunu sivriltmek daha yararlı olmaz mı? Alet çantasına her uzanıldığında, el çekice mi gitmelidir? Mükemmel iyinin düşmanıysa, siyasal (diplomatik?) çözüm denilen de belki eksiksiz değil ama ortada buluşulan ve doğası gereği daha düşük maliyetli olan bir durumu tanımlamaz mı? “Ağam biz bu haltları neden yediydik pekiyi” diye sormanın hiç mi zamanı gelmez?

Önümüzde duran temel ikilem herhalde rekonstrüksiyon (yeniden yapılanma) ile restorasyon (eskiyi ihya) arasında. Patikadaki bu yol ayrımında yapılacak tarihsel tercih için de izlenecek yöntem de “müstaciliyet” adına “rejans” olsa gerek. Ancak çoğulculuğun cıvıltısının, yaşama coşkusunun zeminini kurmak da zorunlu. Bunlar birbirlerini dışlamıyor. Bir bakıma bizdeki anomali, DeGaulle’ün V. cumhuriyetinin Mayıs 68’in önünden değil ardından gelecek olmasında. Bir bakıma da DeGaulle ile Pétain’in aynı kişiler olmadığının anlaşılıp, anlatılmasında. “Kutsal emanetler” olarak adlandırdığım ve nice hariciyeci nesillerince elden ele geçirilip, üzerlerine nice kariyerler inşa edilen dosyalar da orada devreye giriyor.

AB’ye tam üyelik kısmen ve gönüllü egemenlik devri, egemenliğin paylaşılması demek. Ancak başkanlık ve yarı-başkanlık rejimleri bakımından Fransa’yı (ve başka yönleriyle ABD’yi) kerteriz almayı sürdürürsek “Vichy’ci işbirliği” demek değil. Herhalde “güçlendirilmiş parlamenter sistem” denilerek murat edilen de Almanya’nın Weimar veya Fransa’nın IV. cumhuriyetleri değil. Ya “Türk tipi başkanlık” denilen? Ne kuş ne deve mi, ne Hamit ne Enver mi, yoksa kafalar halen dahi dumanlı mı? Yoksa “başkanlık” deyince Rio Grande’den Horn Burnu’na, Kafkas Dağları’ndan Taklamakan Çölü’ne doğru mu bakacağız? Moskova’ya, Pekin’e dönüp mü iç geçireceğiz? Bu mudur anti-emperyalizm? Yahut 2021 yılında bu nece emperyalizmdir vre?

Bana sorarsanız ne helâlleşmek, ne ağlaşarak kucaklaşmak, ne her konuda uzlaşmak: Bunların hiçbiri ne öncelik, ne amaç, ne olası. Yüz yılın sonunda eşit anayasal yurttaşlar olarak insan gibi yaşayabileceğimiz bir cumhuriyete dönüşmek. Aradığımız bu: Hukuk devleti. Bu arayış için yola koyulacaksak, “kutsal emanetler” dediğim AB’ye tam üyelik (anti-emperyalizm-tam bağımsızlık), Kürt (Irak-Suriye), Ermeni (1915 soykırımı-Ermenistan’la ilişkiler), Rum (Kıbrıs, Yunanistan, Ege, Doğu Akdeniz) dosyalarının ister istemez kapaklarını açacağız. Müstakbel hariciye vekili makamın kapısını tıklatıp, o yılankavi hareketle kafasını yarım içeri uzattığında, müstakbel reisicumhurun “senin ne vardı şekerim?” sorusuna vereceği yanıt bu olacak.

Muhalefetin yan yana gelemeyişinin ve gelemeyecek oluşunun nedeni de biraz bu esasen. Biz neysek, muhalefet de o. “Biz” ne denli yoksa, olmayan bizi temsilen muhalefet de bu kadar var. Öyle ama aynı seçim ittifakı sundurması altına kafa uzatamayış sorunu, öyle yapılmazsa ve bizim ikiyüzyıllık kimlik sorunumuza şimdiden tek beden bir çözüm (helâlleşme?) uydurulmazsa gelecek seçimin kazanılamayacak demek değil. Bu bir başkanlık yarışı. Velev ki sonuncusu olsun, önümüzdeki yine iki turlu bir başkanlık seçimi. Malum-u ilâm: Yarışanlar da adaylar. Onunla eşzamanlı ancak ilk turda bitecek bir de bildiğimiz, alışık olduğumuz hani o “Yüksekova 80% HDP” diye ilk çıkan altyazıyı okuyunca  “ooo, oldu bu iş” deyip, gece yarısı sularında “bir uykuluk koyayım da sonra gider kös kös zıbarır yatarım” diyegeldiğimiz yirmi yıllık hikâye.

O ikinci hikâyenin son sahnesini ise müthiş satranç oyuncusu kulisçi, kongreci, kurt siyasi liderlerin listeye yazacağı isimler değil de çöken ekonomi yazacak herhalde. Yeter ki sandıkta cezalandırma eğilimi güçlenen seçmene “bunlar daha iyisini yapar” veya en azından “bunlar bile bundan kötüsünü yapamaz” dedirtebilsin muhalefet. Özcesi cephane kısıtlıysa, ateşi bir araya yöneltmekte, tek hedefte toplamakta herhalde yarar var. Sözü bağlamadan eminim çok merak ettiniz (!) yukarıdaki sahnenin devamını da anlatayım: Hayali cumhurbaşkanı, hayali dışişleri bakanının önüne koyduğu o “kutsal emanetler” imza kartonunun kapağını açınca yüzünü buruşturur. Bir müddet susar. Ardından “Meral Hanım da görsün bunu şekerim” deyip, kapağını kapatarak iade eder. Dön baba, dönelim…

Aydın Selcen’in önceki yazıları:

Kutuplaşma mı, gözü yaşlı kucaklaşma mı?

Casusluk nerede başlar, hukuk devleti nerede biter?

Demokratikleşmenin barometresi dış politikada da helâlleşme

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus