Aydın Selcen yazdı: Demokratikleşmenin barometresi dış politikada da helâlleşme

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ana muhalefet lideri ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu helâlleşme çıkışıyla, yüzüncü yılında (nihayet) cumhuriyetimizi demokrasiyle “taçlandırma” hedefinin içini doldurmayı denedi. “Mükemmel iyinin düşmanıdır” diye bir öğüt –aslında kalıcı talimat- vermişti bana Dışişleri’ndeki ilk daire başkanım (şimdi emekli büyükelçi) Rafet Akgünay. O bağlamda, ülkemizin en kurumsal siyasal partisinin başındaki Kılıçdaroğlu’nun adeta cumhuriyetin tüm günahlarını tek seferde sağaltmaya yönelik açıklamasını bireysel biçimde “Epeydir üzerine düşünüyordum” diyerek bir hafta sonu sosyal medyaya yüklediği videoyla paylaşması eleştirilebilir. Ancak belki tümüyle aynı nedenden ötürü ve içeriği, gösterdiği yönelim bakımından da sahiplenilmesi, yüreklendirilmesi de gerekir.

Kılıçdaroğlu, ardından olağan haftalık grup toplantısında helâlleşmeden ne anladığını, iktidara geldiğinde ne yapacağını, herhalde nihai olduğu söylenemeyecek bir liste de vererek ayrıntılandırdı. Bu etkinliğe de, kesinlikle küçümseme ve istihza içermeden, “çizilen çöp adamın etlendirilmesi, kaslandırılması” çabası diyebiliriz. Yoksa kuşkusuz “bir deli kuyuya taş atmış, on akıllı çıkaramamış” diyemeyiz. Nitekim nice birikimli yorumcu da Kılıçdaroğlu’nun ifadelerini açma, yorumlama, onun dediklerinden kendi anladıklarını ve olması gerekenleri, atılacak adımlarının dizimini (“sekans”) de içerecek biçimde sıralama işine girişti. İşte o girişimin tamamlanmasına, amacına erdirilmesine katkı sunmak için helâlleşmenin dış politika uzantılarının da kayda geçirilmesi, akılda tutulması gerektiğini düşünüyorum.

Madem (yakın-uzak-güncel) gerçeklerle yüzleşip, birbirimizle ve geçmişimizle, kim olduğumuzla uzlaşacağız, huzura ereceğiz, önce ayna yerine geçecek bir resim çizip, sonra onun karşısına geçip, uzun uzadıya bakmalıyız. Dağhan Irak şöyle bir deneme yapıyor:

“Türkiye Cumhuriyeti, (…) içinden çıktığı ve kısmen devamı olduğu imparatorluğu yıkarak kurulmuş bir ulus-devlet. Aynı anda hem imparatorluk mirasını, hem de diğer emperyal kuvvetlere karşı verilmiş bir varoluş savaşını içinde bulunduruyor.”

Biricik midir, tümüyle kendine özgü müdür? Bence hayır. Fransa’da cumhuriyetin Cezayir Savaşı’nın ardından geçirdiği dönüşüme, İspanya’da Franko sonrası geçmişi unutmak, temize çekmek karşılığında yapılan yönetsel yenilenmeye, özerkleşen bölgelere bakılabilir. Her iki ülke de üniter ulus-devletler olarak varlıklarını sürdürüyor.

Bizdeyse algılanan bazı tehdit ve sınamalar, bazı dış politika dosyaları, “ulusal güvenlik” başlığı altına alınarak “varoluşsal” (“beka sorunu”) olarak tanımlanır. Bir kere yapıldığında, zinhar o sınıflandırma da değişmez ve değiştirilemez. Böylece o dosyalar “siyaset üstü” olur, yani siyasetin dışına taşınır. Bunlar hakkında alternatif düşünmek dahi yasaklanmış olur. Bu konularda seçimle işbaşına gelen yönetici ancak “liyakatli” askeri, hariciyeci, istihbaratçı kadrolardan brifing alabilir, ötesine karışamaz. Devletin varoluşu değil müesses nizamın ayrıcalıklı varlığı böylece güvence altına alınır, hikmetinden de sual olunamaz. Liyakat denilen, devlet tapıncıyla siyasi talimatın önünün alınmasıdır. Renkler arasında gri, mutlaka en liyakatli olandır.        

Kılıçdaroğlu’ndan rol çalarak, bir taslak helâlleşilmesi gereken dış politika dosyaları listesi yapabiliriz. AB’ye tam üyelik (emperyal güçlere (!) kısmi egemenlik devri), Kürt (terörle mücadele, Suriye, Irak), Ermeni (Ermenistan’la sınır kapıları, 1915 soykırımı), Rum (Yunanistan, Ege, Batı Trakya, Doğu Akdeniz, Kıbrıs) meselelerini sıralayabiliriz. Güvenlikçi politikaların her koşulda yeğlenmesi, diplomasiye de ama aynı zamanda o dolayımla demokrasiye de deli gömleği giydirilmesi demektir. İnceci hariciyeci meslek hayatında usta-çırak ilişkisi içinde telefon kulübesinde karıncaya çalım atıp belini incitmemeyi böyle öğrenir. Bayrağı dikip, geri adım atmayan yüceltilir. Burnu yerde çalım çalım gidip sonunda taca çıkan topçu en makbulü addedilir. Dosyalar kutsal emanetler gibi elden ele, ustadan çırağa devredilir, üzerlerine nice şanlı hariciye kariyerleri inşa edilir. 

Geçmiş kadar gelecek, tarih denli coğrafya, tam bağımsızlık gibi altına imza atılmış anlaşmalar, ortağı ve kurucusu olunan ittifaklar, kimliğin yanı sıra yönelim, dayatılan yorumun yaslanması gereken veri gündeme getirilemez. Soydaş ve akraba topluluklar, tarihsel bağlar, Misak-ı Milli, yanlış çizilen (!) sınırların düzeltilmesi, eski ihtişama yürüme, ümmete liderlik aynı hilkat (bakın bu da “yaradılış” demek) garibesine giydirilen türlü gömleklerdir. Dışarıdan içeriye bakan nasıl orada yalın nepotizm ve kleptokrasi görüyorsa, o içeriden dışarıya bakışı da revizyonizm, irredentizm hatta ekspansiyonizm (“yayılmacılık”) olarak okur. Komşu devletlere yapılan askeri müdahalelerin gerekçesi hep o ülkelerin toprak bütünlüğünü ve ulusal birliğini sağlamaya yönelik olarak gerekçelendirilir.     

Bu tutum yahut belki durum, esasen mezarlıktan ıslık çalarak geçmektir. Bakınız federasyonlaşan Irak’ın haline, iç savaşla kavrulan Suriye’nin perişanlığına, federasyonu bir arada tutmakta zorlanan Etiyopya gibi devletleşememiş toprak parçalarına, yine Afrika’da değişen sınırlara, darbelere. Ama ya İspanya, ya Fransa, hatta Şili? Çatık kaşların altından gülen gözler veya çakmak bakışlar sizi karşılayacaktır. O ne naiflik, o ne acemilik, o ne cehalet, o ne İslâm dairesine dışarıdan musallat mukallitliktir! Kuşkusuz hiçbir devletin varlığından ötürü verdiği rahatsızlık bahane edilerek özür dilemesi beklenemez. Ancak varoluştan, kuruluştan gelen, kalan eksikliklerin giderilmesine de demokrasilerde “birliğin mükemmelleştirilmesi” denir ve bu sürekli bir eylemdir, bitimsiz bir süreçtir. Doğru, devletten daha kötüsü devletsizliktir.   

Kılıçdaroğlu’nun helâlleşme çıkışı, o daimi mükemmelleştirme sürecinin başlama vuruşu olarak da okunabilir. Yukarıda sözünü ettiğim dış politika dosyalarında atılacak adımlar da içtenlik testi ve barometre benzeri somut göstergeler. CHP’nin son tezkereye verdiği “hayır” oyu, bu yönde atılmış doğru ama utangaç bir adımdır. Aynı bağlamda, dış politikada pragmatizm ve akılcılık, fırdöndü bir fırsatçılığı tanımlamasa gerektir. Henüz dün 15 Temmuz’un finansör ve organizatörü olduğu iddia edilen BAE Veliaht Prensi’nin hemen bugün birkaç milyar ABD Doları için baş tacı edilmesi o kapsamda görülebilir ve bu tür örnekler, zikzaklar çoğaltılabilir.            

Engin Solakoğlu’nun veciz ifadesiyle kendi bölgesindeki gelişmelerde “kafaların dönüp baktığı” yani ne yapacağından çekinilen, öngörülemeyen değil ne diyeceği önemsenen, çözüm katkısı aranan başkent olmalıdır Ankara. Oysa “saha-masa” yanılgısı öne çıkartılır. Çoğunlukla doğası gereği masada oturarak yapılan diplomaside, nasıl olacaksa dik durmak matah sayılır. Stratejik özerklik, tek başına kalmakla, bildiğini okumakla karıştırılır. Bu bakımdan işbaşına gelecek yeni yönetimin, tabiatıyla paldır küldür değil, parça parça ve her parça için ayrı muhataplarla yürütülecek özenli ve akılcı müzakerelerle sağlanacak askeri geri çekilmenin, aynı zamanda diplomatik etkinliğin artması demek olacağını, öyle gerektireceğini şimdiden içselleştirmesinde yarar vardır.

Diplomatik etkinlik, her ile bina yapıp, üniversite açar gibi yerkürede büyükelçilik sayısını çoğaltmakla artmaz. Bunun kendiliğinden bir “sivilleşme” boyutunu da içermesi gerekir. Davul hariciyenin boynunda, tokmak askerin elinde devletçiliğinden vazgeçip, kamu yararının ulusal güvenliği de içeren ancak onun önüne geçen bir kavram olduğunun anlaşılması zorunludur. Dışişleri Bakanlığı’nın işe başlama, atama ve dış tayin kriterlerinden, yazışma teknik ve üslubuna dek yeniden yapılandırılması da, hariciyede işi militan müptezelliğe vardıranlarla yeni yönetimin işbaşına gelmesiyle hemen ilk haftalardan vedalaşılması da, siyasi talimatın liyakatten önce gelmesi de aynı bütünün ayrılmaz parçalarıdır. “Terzi kendi söküğünü dikemez” önermesi bunu gerektirir.

Devlet ciddiyeti abus bir çehre takınmak demek değildir. Yoksa kendi bakanlığının TBMM bütçe komisyonunda henüz kısa süre önce ziyaret ettiği Irak Kürdistan Bölgesi (IKB) sorusuna Akar’ın tok sesle verdiği “yok!” yanıtı ilanihaye sineye çekilecek demektir. Ve inanın, yahut dilerim Sayın Kılıçdaroğlu anlamak istesin ki, hariciyenin o liyakatli kadroları arasında da Akar’ın değindiğim “yok!” yanıtına bıyık altından gülerek, “Kıymetli paşam nasıl verdi Ermeni’nin ağzının payını” diye yorum yapmış olacaklar pek azınlıkta kalmaz. Öyleyse helâlleşme, hem Ankara’dan hicret, hem Ankara’ya dönüş de demektir. Özetle helâlleşme, dış politikada bir paradigma dönüşümü ve cumhuriyetimizin kimliğinin yeniden tanımlanması anlamına gelmelidir.

Aydın Selcen’in yazısını Senem Görür seslendirdi:

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus