Efsane santrfor Martin Palermo, Diego Armando Maradona’yı The Players’ Tribune için yazdı: “Tanrı halen var”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Boca Juniors ile sayısız zafer yaşayan Arjantinli efsane santrfor Martin Palermo’nun, futbol tarihinin en ikonik ismi Diego Armando Maradona için 25 Şubat 2021 tarihinde The Players’ Tribune için kaleme aldığı “God Still Exists/Tanrı halen var” başlıklı yazısını Medyascope Spor Servisi’nden Kubilayhan Kavrazlı çevirdi.

Tanrı halen var

Diego’nun sesini en son geçen yılın başında, Meksika’da teknik direktörlük yaptığım kulüp Pachuca’dan ayrılıp Arjantin’e döndüğümde duymuştum. 

Telefonum çaldığında ve kim olduğunu gördüğümde açıkçası şaşırdım. Çünkü Diego’nun böyle aramalar için vakti olduğunu düşünmemiştim. 

Demek istediğim; Diego Maradona olmak 7/24 yapılması gereken bir işti, anlıyor musun? Hayatı boyunca hayranları ve gazeteciler tarafından her yerde takip edilmişti. Yorucu olmuş olmalı. Ama şimdi aynı zamanda Arjantin’in en üst liginde yer alan Gimnasia y Esgrima La Plata’yı da çalıştırmaktaydı.

Bu yüzden Diego’nun büyük bir kalbe sahip olduğunu bilmeme rağmen onun tabağında yeterince yerin dolduğunu düşündüm. 

Ama yanılmışım. Bir şekilde beni arayacak zamanı bulmuştu. Yakındık. Uzun zamandır birlikteydik ama neredeyse on yıldır birlikte çalışacak fırsatı bulamamıştık. Ama tabii ki, Diego’da her zaman olduğu gibi, mesele asla işle ilgili değildi. Onunla her zaman kişisel bir dostluğumuz oldu.

”Merhaba Martin, nasılsın? Ailen nasıl? Barbekü için ne zaman müsaitsin?”

Ve bu Diego’ydu. Varlığının etrafındakiler için önemli olduğunu biliyordu ve ihtiyacım olan her şey için yanı başımda olacağını bilmemi istedi. O her zaman böyleydi, her zaman yanındakileri umursardı, her zaman seni kontrol ederdi. Ve her zaman en beklemediğin anda ortaya çıkardı.

Ama anlaman gereken bir şey var ki Diego sadece benimleyken böyle değildi. Hayır hayır. O herkes ile böyleydi. Herkese çok önem verirdi. Size hissettirme şekli… İnanılmaz bir kişisel sıcaklığı vardı. 

Bu yüzden onun gittiği gerçeğini hâlâ özümseyemedim. 

Diego bizi terk edeli üç ay oldu. Haberi duyunca hemen kendisine çok yakın olduğunu bildiğim bir gazeteci arkadaşıma mesaj attım. “Bu doğru mu?” “Evet.…” diye yanıtladı ve o anda, sadece… İnanamıyorsunuz. Biliyorsunuz? Diego’nun kaç kez bu tür durumlarla karşılaştığını, hastanede olduğunu ve ölümüyle ilgili söylentilerin yayıldığını hatırlıyorsunuz. Ve ”Hayır, olamaz, sadece her zamanki gibi bunu söylüyorlar’ diyorsunuz. Muhtemelen hiçbir şeyi yoktur. Maradona her zaman iyileşir. Maradona her zaman hayatta kalır. Pek çok kez olmuştu. Yani, bu haberin sadece bunlar gibi olduğunu düşünüyorsun .

Ama sonra iyileşmesiyle ilgili haberler asla gelmedi.

Bekledikçe daha da tedirgin oldum. Hatta doğru olup olmadığını öğrenmek için eski karısı Claudia’ya bile mesaj attım. Öyle olduğunu söyledi. Ama yine de inanamıyorsun. Zihniniz bunu kabul etmeyi reddediyor. Bana göre Diego her zaman hayatta olacaktı. 100 yaşına kadar yaşayacağından emindim. 

Ve şimdi, günler geçtikçe, bunun doğru olmadığı hissine kapılıyorum. 

Tabii ki Diego hâlâ burada. 

Muhtemelen bir noktada onunla karşılaşacağız.

Maradonasız bir dünya hayal etmekte zorlandığımı söylediğimde birçok Arjantinli adına konuştuğumu biliyorum. Çocukluğumdan beri her zaman yanımdaydı, her zaman dokunulmazdı. Onu 1986 Dünya Kupası’nda oynarken gördüğümde, dünya için ne ifade ettiğini ve bizim için ne anlama geldiğini anladım. Diego, futbolun ne olabileceğine dair tüm algımı değiştirdi. 

Onu hâlâ futbol için hissettiklerimi temsil eden bir figür olarak görüyorum. Bu mantıklı mı? Anlatmaya çalışayım. 86 Dünya Kupası’nda 12 yaşındaydım. Bu yüzden mahallemin meydanlarında arkadaşlarımla futbol oynuyordum. Aslında benim ilk adımlarımı atan bir bebekken çekilmiş bir resmim var ve görünüşe göre yaptığım ilk şey bir topa tekme atmak oldu, ha ha ha! Ama her zaman çok çekingendim. Babamla futbol hakkında ya da herhangi bir şey hakkında pek konuşmazdım. Herhangi bir maçtan gelirdim ve o sorardı, “Nasıl gitti?”

“İyi, 2-0 kazandık” derdim.

“İyi. Gol attın mı?”

“Evet, bir gol attım” derdim.

Ve bu kadardı. Ancak bir süre sonra oturma odasına dizlerimin üzerinde kayarak “BEN GOL ATTIM!” diye bağırırdım. O hissi sadece kendime sakladım. 

Ama yine de futbol oynarken bu inanılmaz duyguları hissettim. Ve 86’da Maradona’yı gördüğümde bu duygular daha da arttı. Ailem ve erkek kardeşimle oturma odamızda maçları izliyordum ve Diego’nun futbolu asla mümkün olmadığını düşündüğüm bir seviyeye çıkardığını gördüm. Hedefler, zafer, tutku… Futbol, buydu! Dünya Kupası şampiyonluğunu kutlamak için sokaklara çıktığımızda, futbolun tarihindeki getirebileceği en büyük memnuniyet ve zevkin bu olduğunu biliyordum. Ve tüm bu duyguların kaynağı Maradona’ydı. 

“O Maradona’ydı, Tanrı’ydı ama aynı zamanda insandı”

Tabii ki futbolun da acı verebildiğini öğrendim. Çocukken başladığınızda, sadece eğlence için oynuyorsunuz ve kimse sizi bir şey yapmaya zorlamıyor. Ancak profesyonel bir kulübe katıldığınızda, futbolcu olma fikrinizin değişeceğini anlıyorsunuz. Çocukken desteklediğim, babamın ve kardeşimin kulübü Estudiantes de La Plata’ya katılmak benim için bir hayaldi. Bütün ailem La Plata’lı. Ama aynı zamanda sakatlıklar, talihsizlikler ve hayal kırıklıkları yaşamaya başladım. Öyle ki bu hüzün duygusu Diego’nun herkesten daha iyi aktardığı bir şeydi. 

Aslında, onunla tanışmadan, Diego’ya en yakın hissettiğim an, ABD’deki 1994 Dünya Kupası’ndaydı. O turnuvada sakatlandı ve bacaklarını keseceklerini söylüyorlardı. 20 yaşındaydım ve profesyonel çıkışımı iki yıl önce yapmıştım. Onu orada görmek, acısını hissetmek, bende ona karşı yeni bir tür sevgi uyandırdı. Onu ağlarken görünce ben de aynısını yapmak istedim. O an hissettiklerimi tarif etmem gerçekten zor. Söyleyebileceğim tek şey, ona her zamankinden daha fazla bağlandım. O Maradona’ydı, Tanrı’ydı ama aynı zamanda insandı. Anlayabiliyor musunuz?

Ona bu kadar yakın olabileceğimi hiç düşünmemiştim. Sadece onunla şahsen tanışmak bir rüyanın gerçekleşmesiydi. İlk kez Ağustos 1996’da Estudiantes için Boca deplasmanına çıktım. İkimiz de kaptandık. Bu yüzden maçtan önce orta sahada buluştuk. Yazı tura atışından sonra cesaretimi topladım ve “Diego, maç bittiğinde bana formanı verir misin?” Bir taraftar gibi olmalıyım ve gerçekten öyleydim! Ama öyle de oldu. Maçı kazandık, iki gol attım ve maç bittiğinde top toplayıcıyı formayı bulması için gönderdim. Diego, bana formasını yollamıştı…

Birkaç ay sonra Maradona, Boca Başkanı Mauricio Macri’den beni Estudiantes’ten transfer etmesini istedi. Bu 1997 yılındaydı ve Boca’ya gitmek bir onurdu. O takım inanılmazdı: Diego oradaydı, Claudio Caniggia, Diego Latorre, Navarro Montoya, Néstor Fabbri, Barros Schelotto kardeşler… Ama kulüp kupalar açısından iyi bir dönemden geçmiyordu. Yani hayranların mutsuz olmak için nedenleri vardı. Yine de Diego oradayken her şey sakindi. Onun varlığı her şeyi maskeliyordu. 

Kariyerinin son aylarında onun yanında oynayabildiğim için hâlâ kutsandığımı düşünüyorum. Açıkçası, 1980’lerde Maradona  zirvesindeyken onunla oynama keyfinin tadını çıkaramadım. Napoli’de onun yanında olmak, işte o başka bir Maradona’ydı. Ama yine de ona hayrandım. Antrenmana gelmişti ve sanki her şey durmuş gibiydi. Biz sadece topla ne yaptığını izliyorduk ya da üst köşeye bir serbest vuruş golü daha atarken orada şaşkın şaşkın duruyorduk. Abartmıyorum: Kelimenin tam anlamıyla topu istediği yere atabilirdi. 

“Bir birey olarak Maradona bir sanatçıydı. Takım arkadaşı olarak ise Maradona bir gladyatördü”

Aynı zamanda, Diego sadece yetenekli değildi. Onunla oynamak ya da sadece onun yanında olmak seni özel bir inançla dolduruyordu. Son maçı Monumental’de River’a karşı bir Süper Klasiko’ydu. Sahaya çıktığımızda, onun futbol oynarken ne kadar zevk aldığını görebiliyordunuz. Ne yazık ki ilk yarıda sakatlanarak oyundan çıkmak zorunda kaldı. Ancak kazanan golü ben attım, bu yüzden çifte kutlama yaptım: Biri maçı kazandıran golü attığım için diğeri de Maradona’nın son maçı için. Şarkı söyledik, dans ettik, yemek için dışarı çıktık. Herhangi biriyle böyle bir anı yaşamak sizi ömür boyu mutlu eder. Diego ile bunu yapmak… Çok, çok özeldi. 

Diego ile birlikte oynadığım o dönem çok hızlı geçti. Sadece birkaç aydı ve geriye dönüp baktığımda, belki de bundan daha fazla zevk almalıydım diye düşünüyorum. Diego emekliliğe yakın olduğunu biliyordu ama sonuna kadar savaşmaya devam etti. Kendini her şekilde takıma adadı. Sona bu kadar yaklaşmışken, bedeni zar zor çalışıyorken bile sınırlarını zorlamaya devam etti. Hep takım arkadaşının yanında olmak istedi. 

Savaşçılarla ilgili filmler gibi. Savaşçı, her şeye ve herkese karşı savaşır ama bunu kendisi için yapmaz. Bunu başkalarının iyiliği için yapar. Maradona’yı öyle görüyorum. Bir birey olarak o bir sanatçıydı. Takım arkadaşı olarak ise o bir gladyatördü. 

Diego mecbur kaldığı için emekli oldu. Kendini daha fazla zorlayamadığını, vücudunun yeterince acı çektiğini biliyordu. Hepsini vermişti. 

Ondan sonra farklı bir ilişkimiz başladı. Boca aracılığıyla yeniden birleştik ve ben orada oynamaya devam ederken o teknik direktör olarak geri döndü. Daha fazla etkileşime geçmeye başladık. İşte o zaman kişisel olarak gerçekten yakınlaşmaya başladık. 

Birbirimize çok şey ifade eden jestler gösterdik. Düğünüme geldi. Yeni doğan oğlumu kaybettiğimde, o benim için oradaydı. 

Ve zor zamanlar geçirdiğinde, ailesine yakındım.

Tekrar birlikte çalışacağımızı hiç düşünmemiştim. Onunla bir Dünya Kupası’na gitme şansını elde edeceğimi de hiç düşünmemiştim. 1999’dan beri Arjantin için oynamamıştım. Sonra 2008’de 34 yaşındayken sağ dizimdeki çapraz bağa zarar verdim. O noktada bir daha futbol oynayıp oynayamayacağımı bile bilmiyordum.  

Ama 2009’un başlarında iyileştim ve o zaman kaderin garip bir cilvesiyle Diego milli takımı devraldı. Sonra sadece Avrupa’da değil, Arjantin’de oynayan oyunculara da güvenmeye başladı. Aniden beni çağırdı. On yıldır Arjantin için oynamadım ve şimdi Diego Maradona bana oynama fırsatı vermeye başlamıştı.

Sonra Dünya Kupası elemelerinin sonuna yaklaştık ve bunun bir parçası olacağımı anladım.

O yıl Dünya Kupası’na katılabilmek için sondan bir önceki elemede Peru’yu yenmemiz gerekiyordu. Arjantin’de kriz çıktı. Dünya Kupası’nı kazanma hedefi olan takım Peru’yu yenememesi halnde orada olamayacaktı. Gerçekten boğazımıza karşı bıçaklarla oynuyorduk.

Buenos Aires’te Peru ile karşı karşıya geldik. Yağmur yağıyordu. İncil’de betimlenen bir hava gibiydi. Önce gol attık. Tanrıya şükür, 1-0 galibiyete hazırdık. Sonra Peru, son dakikalara doğru skoru eşitledi. Oyun bitti. ”Adios, Dünya Kupası”. Bazı insanlar stadyumu sinirli ve kızgın bir şekilde terk etmeye başladı. Maçın ardından Diego, taktikleri nedeniyle basında yoğun bir şekilde eleştirilecekti; herkesin bittiğini düşündüğü eski bir forvet çağırdığı için… 

Ama sonra duraklama dakikalarında bir korner kazandık. Top kale sahasına doğru geldi ve bir şekilde önüme düştü. Ve ben de onu fileler ile buluşturdum. Yağmurda deli gibi koşmaya başladım, takım arkadaşlarım ise peşimden koşuyordu. Stadyum patladı. Diego sahaya koşuyor, kendini havaya fırlatıyor ve ıslak çimenlerin üzerinde göğsünün üzerinde kayıyordu. Ne gece ama! 

Hayatım bir film olsaydı; açılış sahnesi benim topu tekmeleyen bir çocukluk resmim, sakatlıklar ve o golü yağmurda kutladığım anlardan ibaret olurdu.

Bu galibiyet birçok şeyi birbirine bağladı. Diego ile benim aramdaki dostluk ve bana duyduğu inanç gibi. O da Arjantin 1986 Dünya Kupası’na katılmaya hak kazandığında, gergin geçen bir eleme maçında, Peru’ya karşı son dakikalarda gol atmıştı 

Bütün bunlar sadece bir tesadüf müydü? Sanmıyorum. Bence orada bir bağlantı var. 

Böyle bir galibiyet aldığınızda, Dünya Kupası’na gitmeyi hayal etmeye başlarsınız. Hiç birine gidememiştim. Şimdi Diego son kadrosunu belirlemeye hazırlanıyordu ve aylardır havada belirsizlik hakimdi. Beni alıp almayacağı hakkında hiçbir fikrim yoktu. Arada bir beni arayıp nasıl olduğumu soruyordu. Kadroyu açıklamadan hemen önce beni aradı ve “Martín, Pazartesi günü gel. Dünya Kupası’na gidiyorsun.”

O görüşme sırasındaki sesini hâlâ dün gibi hatırlıyorum. 

Ve sadece minnettar olabilirim. Ben, “Çok teşekkür ederim Diego. Fırsat için teşekkür ederim.” Ona karşı sözlerim sadece teşekkürlerden ibaretti. Peru’ya gol attığımda da aynı: Bir kucaklama ve bir teşekkür. İşte o zaman da böyleydi. 

İlk 11’de olmayacağımı biliyordum. Güney Afrika’ya gittiğimde 36 yaşındaydım. Lionel Messi ve Carlos Tevez gibi oyuncularımız vardı, buna saygı duydum. Ama son grup maçında, Yunanistan’a karşı, eleme aşamasına çoktan geçmiştik, bu yüzden Diego beni son 10 dakika oyuna aldı. Bir Dünya Kupası’nda ilk kez forma giydim. Ve gol attım. Tribünlerdeki ailemle bunu kutladım: Ağabeyim, en büyük oğlum, karım. Kariyerimin en mutlu ve birçok şeyi birbirine bağlayan anlarından biriydi. Kariyerim tam bir döngüye girmiş gibi hissettim. 

Diego için oynamak özel bir deneyimdi. Bizim için temsil ettiği şey, bize hissettirdiği şey çok güçlüydü. Taktiklerin ötesine geçti. Sadece seni güvenle doldurdu. Son 16’ya geldiğimizde gerçekten Dünya Kupası’nı kazanacağımızı düşündük. Çünkü Diego ile işler böyle yürüyordu. Bir oyuncu olarak Dünya Kupası’nı kazanmıştı. Tek eksiği bir teknik direktör olarak kazanmaktı ve şimdi bizimle birlikteydi. Hepsi çok anlamlıydı. Kader gibi görünüyordu. 

Yani evet, o Dünya Kupası’nı kazanamamamız hem kendi kariyerim hem de Diego ile olan ilişkim açısından en büyük hayal kırıklıklarımdan biriydi. 

Bununla birlikte, milli takımla geçirdiğim o dönemin anıları beni asla terk etmeyecek. Aslında, benim de hatırlatmam gereken küçük bir şey var. Diego her zaman her yeri aydınlatıyormuş gibi görünmesini sağlayan bu parlak küpeleri takıyordu. Bu yüzden bir maçtan önce ona “Pekala, yarın gol atarsam bana küpeni verirsin” dediğimi hatırlıyorum. Şaka yapıyordum gerçekten. Ama ertesi gün ben gol attım ve o da bana küpelerini verdi. 

O küpe hâlâ bende. Küçük bir hazine gibi güvenli bir yerde saklanıyor.

“Profesyonel bir futbolcu veya teknik direktör olmak zor… Diego Maradona olmak daha da zor”

O Dünya Kupası’ndan sonra Diego’nun hayatı inişli çıkışlı oldu. İnsanların anlaması gereken şey, profesyonel bir futbolcu veya teknik direktör olmanın zor olduğudur. Ve Diego Maradona olmak daha da zordu. Çok daha zor. Normal bir insan olmak için yaptığı her girişim ezildi. 24 saat takip edildi, tapıldı, taciz edildi, saldırıya uğradı. Sokağa bile huzur içinde inemezdi. Bu şekilde normal bir hayat yaşamayı nasıl beklersin? 

Zamanı geri alabilseydim, Diego’ya son yıllarında yardım etmek için mümkün olan her şeyi yapardım. Biraz daha doğal, biraz daha gerçek bir hayat yaşamasına yardım etmeye çalışırdım. Onun yaşlandığını görmek istedim. Ama Diego’ya yardım etmek zordu ve birçokları da ona yardım etmeye zaten çalıştı. Ona gerçekten ne olduğunu bilmek zor. Son iki yılındaki yaşantısından gerçekten hoşlanmadım. Hem zihinsel hem de fiziksel olarak çok kötüleşti. O benim görmekten hoşlandığım Maradona değildi. 

En çok üzüldüğüm şey, onun bu kadar yalnız bırakılmış olması. Ona iyi bakılmadı. Olduğu kişiye layık bir hayat yaşayamadı. 

Diego’yu asla yargılamayacağım. Bazı hatalar yaptı, elbette, hepimiz biliyoruz ama hayatını yaşadı. Hepsi bu. Tek umursadığım Diego’nun benim için ne ifade ettiği ve bana ne hissettirdiği. Bunu özellikle futbol bağlamında tarif etmek zor. Tanrı’nın var olduğuna inananlar var ve ben de onlardan biriyim… Diego da futbolda böyle. Tanrı temsil ettiği her şeyde vardır. Benim için Maradona da aynı şeyi futbolda yaptı.

Gerçeklerle ne zaman yüzleşeceğimi bilmiyorum. Belki bir noktada, oğlumun ölümünü kabul ettiğim gibi Diego’nun da gittiğini kabul etmem gerekecek. O köprüyü geçip, o artık burada değil diyeceğim. Artık onu göremeyeceğim diyeceğim.

Ama hâlâ o noktaya gelemedim. Fazla acı verici, fazla gerçeküstü. 

Benim için Diego hâlâ burada. Tanrı hâlâ var. 

Ve bir şekilde her zaman yaşamaya devam edecek. 

Yazan: Martin Palermo

Çeviren: Kubilayhan Kavrazlı

Editör: Doğa Üründül

Kaynak: The Players’ Tribune

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus