Bitmeyecek tartışma: Endişeli muhafazakârlar

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ruşen Çakır, endişeli muhafazakârlar tartışmasını ele aldı.

Yayına hazırlayan: Emine Bıçakcı

Merhaba, iyi günler. 2021’in tek başıma yaptığım sonuncu yayınında “endîşeli muhâfazakârlar” meselesini tekrar ele almak istiyorum. “Tek başıma yaptığım” diyorum, çünkü bugün saat 16.00’da Kemal Can’la “Haftaya Bakış”ı yapacağız ve 2021’de Türkiye’de siyâsete genel olarak bir göz atmaya çalışacağız, Kemal’le birlikte.

“Endîşeli muhâfazakâr” meselesi eylül ayında daha çok gündeme gelmişti ve giderek kamuoyu araştırmaları da yapılıyor. Bizim Medyascope’ta yaptığımız röportajlar var, bunları Sema Kızılarslan yapıyor. En son yaptığı, dün yayınladığımız, Ahmet adını kullanan gencin anlattıkları bayağı bir tartışma çıkarttı. Genellikle sert tepkiler –yani, o endîşelerini dile getiren kişiye suçlayıcı tepkiler– daha fazla oldu. Her halükârda, endîşe dile getirme meselesi hep gündemde, endîşe dile getirenlere karşı da tepki vermek çok daha fazla bir gündemde. Bu mesele daha çok konuşulacağa benziyor ve benim eylül ayında, 16 Eylül’de yapmış olduğum yayında bununla ilgili şeyler söylemiştim. Şimdi, bazıları tekrar olabilir, ama birtakım notlar düşmek istiyorum bu tartışmayla ilgili olarak. 

Öncelikle şunu söyleyeyim: Eğer birtakım muhâfazakârlar endîşeliyse, buradaki endişenin kaynağında, artık “Erdoğan iktidarının ömrünün tamamlandığı” düşüncesi var. Aksi takdirde niye endîşelensinler? Erdoğan’dan dolayı bir endîşeleri yok. Erdoğan’ı eleştiriyor olabilirler, ama kendi muhâfazakârlıklarına yönelik Erdoğan’dan bir saldırı, şu bu gelmesini beklemiyorlar, hatta memnun oldukları bile söylenebilir. Ama birçok konuda, ekonomik konularda, siyâsî konularda, dış politika konularında Erdoğan’ın yönetiminden hoşlanmıyor olabilirler. Burada dile getirilen endîşe –ne derece sâhici olduğunu ayrıca konuşacağız–, Erdoğan iktidardan giderse, tekrar eskiden olduğu gibi dindarlara yönelik devlet eliyle birtakım engeller, kısıtlamalar getirilebilir mi? Özellikle başörtüsü meselesi, bir anlamıyla da imam-hatip liseleri meselesi vs.. Ya da devlette kadro meselesi, devlette istihdam edilme meselesi. Ben bu endîşelerin çok sâhici olduğu kanısında değilim. Şöyle ki: Tabii ki haklı yönleri var, tabii ki muhalefetin bazı aktörlerinin arada sırada dindarları rahatsız eden birtakım çıkışları oluyor. En son Özgür Özel’in Kur’an kurslarıyla ilgili söyledikleri bazılarını rahatsız etti meselâ. Ama bir kere, şu hâliyle baktığımız zaman muhâlefetin aktörlerinin hiçbiri, tek tek, özellikle de ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun doğrudan insanların yaşam tarzlarına yönelik söylediği herhangi bir şey yok. Tam tersine onların gönlünü almaya yönelik, endîşelenmelerine gerek olmadığını belirtmeye yönelik çıkışları var. Hattâ bu çıkışlar bâzen, çok da gerekmediği kadar fazla oluyor. Öyle bir şey oluyor ki –çok ilginç bir olay bu; tavuk-yumurta meselesi gibi– Kılıçdaroğlu bu konuyu konuştukça, sanki böyle bir endîşe çok ciddi bir şekilde varmış gibi bir izlenim doğuyor. Tabii onun da bu çıkışları yapmasının nedeni, böyle bir endîşenin olduğu düşüncesi. Çok fazla bir endîşe olduğunu sanmıyorum. Yani, onlar gelince tekrar öğrencilerin başı açılacak, başörtülüler kamuda çalışamayacak, şu olmayacak, bu olmayacak gibi endîşeler varsa bile, çok genç kuşaklarda, yeni kuşaklarda olduğunu sanmıyorum. Zaten “endîşe” derken, daha çok aklımıza “yaşlılar” ya da “orta yaşlılar” geliyor. Yeni kuşakların, genç kuşakların büyük bir çoğunluğunun böyle bir dertleri olduğu kanısında değilim. Hattâ değişik vesilelerle de konuştuğumuz gibi, zâten muhâfazakâr ailelerin çocuklarında muhâfazakârlığa, dine karşı ilgi de kendi anne-babaları kadar değil. Tabii ki çok dindar olanlar da, hattâ anne-babalarından daha dindar olanlar da vardır; ama dinden uzaklaşma, dine mesâfe koyma, deizm, ateizm belki başka dinler, ama her şeyin ötesinde –Talha Hakan Alp’la yaptığımız yayında o çok güzel vurgulamıştı bunu– ilgisizlik, kayıtsızlık var. Dolayısıyla onların böyle bir endîşeleri olduğunu açıkçası çok fazla sanmıyorum — birincisi bu. İkincisi, endîşeli muhafazkarların –varsa, ki var olduklarını kabul ediyoruz– Türkiye’de siyâsî hayatın geleceğini belirleyecek güçleri olduğu kanısında da değilim. Çok ciddi bir şekilde, “Bu kişilerin endîşeleri giderilmeden Erdoğan’ın iktidarı kaybetmesi mümkün değil” gibi bir önerme bana hiç gerçekçi gelmiyor. Şöyle ki: Endîşe dile getirenlerin büyük bir kısmı zaten Erdoğan’a büyük ölçüde bağlılar. Şunu yapan –en son Sema’nın yaptığı yayında, röportajda olduğu gibi, Erdoğan’dan kopmuş, ama muhâlefete de tam güvenemeyen– bunların sayısının, oranının çok yüksek olduğunu açıkçası sanmıyorum. Yani muhâlefetin ana gündem maddelerinden birisinin, “Bu insanların endîşelerini gidermek” olduğu önermesi bana biraz abartı geliyor. Tabii ki bu da gündemlerinde olmalı, ama esas endîşe, bugün Türkiye’de muhâfazakârlar da dâhil olmak üzere esas endişe konusu: Ekonomi. İnsanlar geçim derdinde; muhâfazakârlar da geçim derdinde. Hepsi olmasa da büyük bir kısmı geçim derdinde. Erdoğan’ın artık bu işi çözemediğini görüyorlar. Kur krizinden –çözülmüş gibi yapılan, ama aslında hiçbir şekilde çözülmeyen kur krizinden– çok ciddi derecede, birinci derecede mağdur oluyorlar. Dolayısıyla bir endîşe varsa –ki var– bu endişe, toplumun tümünün, muhafazakârının sekülerinin, her türlü gayrimüslimin, hepsinin bir arada yaşadığı bir endişe; o da yarının ne olacağı meselesi. “Çocuklarımızı okutabilecek miyiz? İş bulabilecek miyiz? Karnımızı doyurabilecek miyiz?” endişesi — esas endîşe bu. Muhâlefetin esas odaklanması gereken yer de burası. Dolayısıyla “endîşeli muhâfazakârlar” önermesinin bir yerden sonra çok fazla gündem edilmesi, aslında muhâlefetin esas uğraşması gereken şeylerle uğraşamamasına da yol açabilir. Ve bu anlamıyla bakıldığı zaman, bu meseleyi –sanki Türkiye’nin önündeki esas sorun ideolojikmiş, yaşam tarzlarıymış gibi– bir meseleyi birilerinin özel olarak gündeme getirdiğini söyleyebiliriz. Erdoğan bunu yapıyor mu? Erdoğan her türlü kutuplaşmayı yapıyor. Bahçeli de yapıyor. Ama bir diğer şeklini de Gelecek ve DEVA partilerinde görüyoruz; önce Ali Babacan, ardından Ahmet Davutoğlu’yla burada, Medyascope’ta yayın yaptım, biliyorsunuz; Ali Babacan da bir şekilde, ama esas Ahmet Davutoğlu, bunu çok güçlü bir şekilde dile getirdi, “muhâfazakârların endişesi” meselesini. Normal şartlarda bu kadar var mı? Onların gözlemi böyle olabilir, ona bir şey diyemem. Onlar çok daha fazla sahada dolaşıyorlar, doğrudan bu kesimlere ulaşıyorlar, o kesimler bu partilere ulaşıyor ve birtakım endîşeleri kendilerine dile getiriyor olabilirler. Fakat bana bu iki partinin de ayrı ayrı, özellikle Gelecek’in sanki muhalefet içerisinde yaşanacak olan ittifak ve ittifakın içerisinde –Millet İttifakı’na katılmaları durumunda, ki katılma ihtimalleri her geçen gün daha da artıyor–, ittifak içerisindeki etkilerini, güçlerini ve iktidarlarını artırma konusunda bir koz olarak kullandıklarını düşünüyorum bu meseleyi — ilk başta Ali Babacan da yapmıştı biliyorsunuz, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bir faaliyetinden hareketle bu endîşeyi dile getirmişti, şimdi Davutoğlu daha fazla yapıyor gibi. Yani Erdoğan’ın gitmesi için, Erdoğan iktidarının sonlanması için ona oy veren kesimlerin iyice ondan uzaklaşması lâzım, tamam. Ve ona oy veren kesimlerin endîşeleri, daha çok yaşam tarzıyla ilgili endîşeleri var — ne derece doğru, işte bu tartışmalı. Bir diğer tartışmalı konu da şu: Eğer biz daha güçlü bir şekilde bu ittifakın içinde olursak, biz bu endîşeleri gideririz — bu da ayrı bir tartışma konusu. Şimdi, şöyle bir ilk akla gelen tabii, kendilerine daha yakın olan kişiler üzerinden birtakım endîşeleri gidermek daha anlaşılır olabilir; fakat şunu özellikle vurgulamak lâzım: Toplumsal gerginliklerde, kutuplaşmalarda, kimi zaman tam zıt gibi olan ya da karşı tarafta gibi olan, kendisinin ötekisi gibi olanın işleri, birtakım sorunları daha kolay çözdüğüne de tanık olunuyor. Türkiye’de pek yaşayamadık, ama dünyada bunun örnekleri çok var. Yani birtakım endîşeli muhâfazakârlar varsa, onların endîşelerini esas olarak giderecek olanlar, kendileri gibi olmayanlardır. Çünkü endîşenin kaynağı olarak kendileri gibi olmayanları görüyorlar ve oranın bunu gidermesi lâzım. Yani şunu söylemeye çalışıyorum: Gelecek ve DEVA partilerinin çok ciddi bir şekilde, “endîşeli bir seçmen tabanı var, muhâfazakâr taban, bunları kazanmamız lâzım ve bunları ancak biz kazanırız” önermesinin ilki doğru olsa bile ikincisi o kadar doğru olmayabilir. Biraz karışık olduğunun farkındayım, ama olay hakîkaten karışık.

Şimdi, bu olayın bir başka versiyonu da –bir başka tarafından bakıldığı zaman–, yani muhâfazakârların endîşelerini dile getirmedeki hesapları, birtakım düşünceleri –ne derece samîmîler değiller tartışması bir yana– bir de onlara lâf yetiştirenlerin, endîşe dile getirenlere, “Ne endîşesi kardeşim, yıllardır siz zâten bizi mahvettiniz, bir de utanmadan endîşeden bahsediyorsunuz vs.” diyenlerin de çok ciddi birtakım sorunları açık ettiklerini bence görüyoruz. Bir “endîşe dile getiren muhâfazakâr dövme” kuyruğu var. Yani şunu yapabilir insanlar: “Ya, bu bence abartılı, bu çok da doğru değil, çok da haklı değiller” vs. denilebilir, bir tartışmanın içerisine girilebilir; nerede endîşeler, ne derece doğru ne derece yanlış diye bakılabilir. Ama külliyen bir inkâr ve karşısındakini tamâmen yok sayan, dışlayan tavırlar da var. Sonuçta bu endîşe beyânı bir pazarlık için olabilir. Yani birileri Erdoğan’dan sonraki dönemde birtakım imkânlarını kaybetmemek için, belki daha fazla imkâna sahip olmak, ama esas olarak kazanımlarını kaybetmemek için bir pazarlık öğesi olarak bunu sunabilirler. Buna karşı yapılacak olan, bu pazarlığı bir şekilde yürütmektir. Yani, o beş ister, siz iki verirsiniz sonra 3,5’ta anlaşırsınız gibi. Çok basitleştirerek anlatmaya çalışıyorum. Ama gelen tepkilerde en ufak bir endîşe beyânında taşlama, yok sayma, onu düşmanlaştırma yaklaşımının da son derece anlamsız ve bir yanıyla da anlamlı olduğunu düşünüyorum. Anlamı şu: Kendini muhâlefette tanımlayan insanların bir kısmında –bereket çoğunda değil– gözü dönmüş bir intikam hırsı var. Bu intikam hırsını, kendilerince belki haklı belki haksız yaşadıkları 20 yıl ya da son 10 yıl ya da artık her neyse ve yaşanan birtakım şeyler, Türkiye’ye yaşatılan birtakım şeylerden hareketle dile getiriyorlar. Fakat bunu yapan kişilerin, şeytan taşlar gibi endîşeli muhâfazakâr taşlayan bu kişilerin Türkiye’de bütün bu kötülükler yaşanırken nerede nasıl pozisyon aldıkları, nasıl mücâdele ettikleri ayrı bir tartışma konusu. Şunu söylemeye çalışıyorum: AKP iktidarının, Erdoğan iktidarının sonu yaklaştıkça, belirginleştikçe, bir tarafta endîşe dile getiren insanların sayısı artıyor, diğer tarafta da intikam isteyen insanların sayısı artıyor. Peki, bu geçen süre içerisinde ne oldu? Endîşe dile getiren insanlar, gerçekten AKP iktidarına etkili bir şekilde ses çıkardılar mı? Hayır. Ne yaptılar? “Kol kırılır, yen içinde kalır, düşmanın eline silâh vermeyelim vs.” gibi gerekçelerle, AKP iktidarının birçok şeyine sessiz kaldılar, hatta bundan önemli bir kısmı istifâde de etti. Şimdi, “Ya aslında biz de AKP’ye karşıyız, şunu yanlış yapıyorlar, bunu yanlış yapıyorlar, ben de karşıydım, ben buna âlet olmadım” vs. diyorlar. Ve artık hani bu geminin daha fazla yol almadığını görünce, “Ben aslında bu gemide değildim” demeye başlıyorlar. Öteki tarafta, bütün bu süre içerisinde şu ya da bu nedenle, haklı ya da haksız, iktidara karşı gerçek anlamda bir duruş sergilemeyen, direnmeyen, eleştirmeyen, açıkça tavır almayan birtakım insanların da bu arada direnen, eleştiren birtakım insanlardan daha fazla, daha hızlı, daha sert bir şekilde ellerinde kılıçlarla intikam avcılığına çıktığını görüyoruz. Böyle aldatıcı bir durum var. Yani bu süre içerisinde yaşanmayan birçok şey geldi, iktidarın son günlerinde bir patlama yaşıyor: Endîşe beyanı. “Endîşeli muhâfazakâr” lâfında şunu özellikle vurgulamak lazım: İki türlü endîşe dile getiriyorlar. Birinci endîşe tabii ki, “İktidar giderse bizim yaşam tarzımıza vs’mize müdâhale edilecek mi?” endîşesi. İkinci olarak da bu endîşeyi dile getirebilmeye hak kazanabilmek için AKP iktidarından, Erdoğan iktidarından duydukları endîşeyi dile getiriyorlar. Yani şöyle bir şey söylüyorlar: “AKP kötü, iyi şeyler yapmıyor” –ki en son Sema’nın yaptığı röportajda bu çok net var, daha öncekilerde de var–, “Biz AKP’yi sevmiyoruz, sevmiyoruz; ama yerine gelecek olanlar da bizi sevmiyor” Böyle özetlenebilecek bir şey. Şimdi, yerine gelecek olanların sizi sevip sevmedikleri belli değil, yerine geldikleri zaman bunu göreceğiz. Ve bence, sizlerin sandığı kadar sizden nefret ediyor falan değiller, size kötülük yapacak değiller, –bana göre bu tabii– ama bu kişilerin “AKP’yi sevmiyorum” sözlerinde ne derece samîmî olduklarından açıkçası ben de endîşe duyuyorum, öyle diyeyim.

Evet, çok karışık bir durum; ama sonuçta bir bakıyoruz ki insan böyle bir şey. Çıkarları, gelecek kaygıları vs.’si ve duruma göre kendini uyarlama çabaları. Burada gerek endîşeli olduğunu söyleyen muhâfazakârların, gerekse “Ne konuşuyorsunuz? Hâlâ mı konuşuyorsunuz? Susun, oturun oturduğunuz yerde, göreceğiniz var, haddinizi bildireceğiz” diyenlerin, iki kanadın da –bu iki ayrı, birbirine zıt kanadın da– aslında üç aşağı beş yukarı benzer bir profil çizdiği kanısındayım. Tabii bunu diyerek de her iki kanattan birden gelebilecek sert tepkilere de hazır olduğumu söyleyeyim. 

Son bir not: Biz Medyascope’ta bu röportajları yayınlıyoruz, çünkü bu bir realite. Gazetecilik böyle bir şey, birileri böyle bir şeyi dile getirmek istiyor ve biz de onlara bunu sunuyoruz. Burada bir siyâsî hesâbımız vs. yok. Ama tabii ki bundan rahatsız olanlar, hemen bunu bir yerlere bağlamaya çalışıyorlar. Hayır, değil. Ve bütün bu konuda yaptığımız yayınların hepsinin, yaptığımız haberlerin hepsinin çok acayip ilgi görüyor olması da Türkiye’deki bu kutuplaşmanın ne kadar ilginç bir seviyeye geldiğini bize gösteriyor. İnsanlar aslında bu konuyu konuşmak istiyor, insanlar aslında bu konuyu tartışmak istiyor. Aslında en ideali bu:Bu farklı görüşte olan insanları bir araya getirip tartıştırmak; ama henüz Türkiye o noktaya tam gelebilmiş değil. Gelememesinin de birinci derecede sorumlusu Erdoğan iktidarı. Ama tek sorumlunun o olmadığını, esas sorumlunun, en büyük sorumlunun o olduğunu kabul etmekle birlikte, Türkiye’de toplumun her kesimine sinmiş olan bir ötekileştirme illeti olduğunu da özellikle vurgulamak istiyorum. Evet, bugün saat 16.00’da “Haftaya Bakış”ta Kemal Can’la bir yılın değerlendirmesini yapacağız. Orayı izleyemeyenlere şimdiden “İyi yıllar” diliyorum. Son birkaç yıldır genellikle her yaşadığımız sene bir öncekinden daha kötü oluyor; ama ben yine de 2022’nin daha iyi, daha mutlu, daha sağlıklı bir yıl olmasını temenni ettiğimi sizlere söylemek istiyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus