Sezen Aksu olayı: Kim yolcu, kim hancı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ruşen Çakır, Sezen Aksu‘nun şarkı sözleri nedeniyle hedef gösterildiği sırada “Hz. Adem efendimize kimsenin dili uzanamaz. O uzanan dilleri yer geldiğinde koparmak bizim görevimizdir” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dün akşam katıldığı canlı yayındaki, “Benim açıklamalarım Sezen Aksu’ya değildi” sözlerini değerlendirdi.

Yayının 3 dakikalık özeti için:

Yayının tamamı için:

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı

Merhaba, iyi günler. Sezen Aksu olayında yeni bir safhayı dün akşam yaşadık. Recep Tayyip Erdoğan, yani Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı, dün NTV yayınında Sezen Aksu’yu hedef almadığını söyledi. Şöyle söyledi: “Açıklamalarım Sezen Aksu’ya yönelik değildi; önemli bir isimdir sanat dünyamızda. Şarkılarıyla insanımızın duygularına tercüman olmuş bir sanatçıdır” dedi. Erdoğan’dan geri adımlar görmüştük, ama bu kadar hızlı ve bu kadar bâriz bir geri adım açıkçası şaşırtıcı. 

Çamlıca’da câmide, cuma namazından sonra minberde yaptığı konuşma da bir ölçüde şaşırtıcıydı; ama bir anlamda çok da şaşırmamıştık, çünkü Erdoğan uzun bir süredir sürekli birilerine haddini bildiriyor, değişik değişik konularda değişik kişilere, değişik mekânlarda bunu yapıyor. Tabii ki bir şok etkisi yarattı câmide yaptığı bu konuşma. Doğrudan Türkiye’nin yaşayan en büyük sanatçılarından birisine yönelik bu konuşma şok etkisi yaratmıştı; ama sonunda şöyle demiştik: “Olmaz dediğimiz her şey oluyor, bu da onlardan birisi olarak kayda geçti.” 

Fakat daha üzerinden bir hafta geçmeden –çünkü bu cuma günü yaşanıyor–, dün akşam, çarşamba akşamı Erdoğan NTV’de kalktı, bunun Sezen Aksu’ya yönelik olmadığını söyledi. Peki kime yönelik? Onu söylemedi. Kutsallara dil uzatılamayacağını söyledi, ama o câmide söylediklerini aynen aktaralım: “Hz. Âdem efendimize kimsenin dili uzanamaz, o uzanan dilleri yeri geldiğinde koparmak bizim görevimizdir.” Şimdi, Hz. Âdem meselesi niye gündemde? Sezen Aksu’nun beş yıl önceki şarkısının beş yıl sonra Süleyman Soylu’nun ekibi olduğu bilinen bir grup adam tarafından –adam diyorum özellikle, çünkü hepsi erkek, doğru dürüst kadın görmedim aralarında–, bir kampanyaya, linç kampanyasına dönüştürülmesi, Sezen Aksu’nun evinin önünde gösteri yapılması… Bütün bu süreç içerisinde bu kampanyaya iktidar yanlısı bir yığın kişinin kendi adlarıyla ya da gizli isimlerle, anonim isimlerle katılması. Devlet Bahçeli’nin grup toplantısında yine Sezen Aksu’yu alenen hedef göstermesi… İşin içerisine Diyânet İşleri Başkanı eski Ayasofya Baş İmamı’nın girmesi –ben ona “atanamamış şeyhülislam” diyorum– ve böyle bir güruh olarak Sezen Aksu’yu linç etmeye çalıştılar, bayağı da bir gittiler. Bir iktidar operasyonu olarak bu yapıldı ve bu zâten bildiğimiz bir husus — tabii bu çok daha yeni bir örnekti. 

Muhâlefetin içerisinde bir kesim, bunu “gündem değiştirme” olarak değerlendirip çok da fazla üzerine gitmedi. Çok kişi imtinâ etti Sezen Aksu’nun yanında durmaktan. Bu arada, Sezen Aksu’nun zâten “yetmez ama evetçi” vs. olduğunu, bunun için de hak ettiğini söyleyenler de çıktı. Sezen Aksu bir müddet sessiz kaldı, sonra bir şarkı sözüyle karşımıza çıktı. Şimdi, o şarkı sözünün nasıl gerçekleşmiş olduğunu görüyoruz Erdoğan’ın dünkü açıklamasıyla.

Ne demişti meselâ? “Sen beni üzemezsin/ zâten çok üzgünüm/ nereye baksam acı/ben avım, sen avcı/ vur bakalım”. Ama baktığımız zaman, burada av-avcı meselesi, benzetmesi tabii ki isâbetli, ama Erdoğan’ın dünkü açıklamasından sonra, kendisinin bir şekilde av olduğunu görüyoruz, ava giderken avlanmış olduğunu görüyoruz. Pişman olmuş; ama pişman olduğunu söylemediği için, “Ben ona söylemedim” diyor, ayrı. 

Daha sonrasında, “Sen beni sezemezsin/dilimi ezemezsin/nereye baksam acı/kim yolcu, kim hancı/ dur bakalım, beni öldüremezsin/sesim, sözüm, sazım var benim/ben derken, ben herkesim”. En sonunda da: “47 yıldır yazıyorum, söylüyorum ve yazmaya devam edeceğim” demişti. Açıkçası, Sezen Aksu’ya önem verenler, değer verenler ürkmüştü; “Acaba başına bir şeyler, daha fazla bir şeyler gelir mi?” diye — ki o âna kadar gelenler yeteri kadar ürkütücüydü; ama mâlûm, Türkiye’de yargı bağımsızlığı diye bir şey yok, meslektaşımız Sedef Kabaş’ın durduk yere hapiste olduğu –tam da aynı günlerde– bir dönemde, Metin Akpınar’ın ve Müjdat Gezen’in mahkeme koridorlarında süründürüldüğü –maalesef– bir dönemde, Sezen Aksu’ya da bir şey olur mu diye açıkçası endişelendik. Bunu çok da fazla dillendirmek istemedik, ama hep aklımızda böyle bir şey vardı. 

Şimdi, savcılar rahat edebilir, suç duyurularını işleme koymaları gerekmiyor; çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan Sezen Aksu konusunda geri adım attı. Çok acı bir Türkiye gerçeği, ama aynı zamanda en otoriter rejimin de sınırları olduğunu bize gösteren çok ilginç bir olay. Bir sanatçının, topluma mal olmuş bir ismin, dik durmayı bildiği ölçüde, yaptığı işten emin olduğu ölçüde –ki öyle olduğunu görüyoruz– kolay kolay bu baskılara boyun eğmeyeceğini gösteren yeni bir örnek olarak karşımıza çıktı. 

Zâten, câmideki bu konuşmanın ardından, Erdoğan’ın ekibi bu konuşmanın yayınlanmaması için bayağı uğraşmış; tâlîmatlar gitmiş, şu olmuş bu olmuş, ama bir şekilde bu görüntüleri bazı meslektaşlarımız bulup buluşturmuşlar ve kamuoyuna mal etmişler; galiba Independent Türkçe yapmış, öyle okudum. Eğer öyleyse, kendilerini buradan tebrik etmek lâzım; çünkü artık bu kamusal bir şey, câmide yapılmış bir konuşma, gizli saklı bir şey değil yani; Erdoğan’ın telefonda bir dostuyla yaptığı konuşmanın yasa dışı dinlemesi değil. Câmide, cemaate yönelik olarak yapılan, minberden yapılan bir konuşma sonuçta; ama konuşma yapıldığı andan îtibâren ekipten birileri, “Ya, bu iyi olmadı” diye düşünüp, bunu karartmak istemişler — bu olay bize bir de bunu gösterdi: Artık böyle şeylerin en otoriter yerlerde bile karartması mümkün olmuyor, bunun konuşulmasını engelleyemiyorsunuz.

Tabii burada şöyle bir soru var karşımızda: “Hangi Erdoğan sâhici?” Şu anda gördüğünüz, câmide konuşan mı? Yoksa NTV yayınında konuşan mı? Bunun cevâbını her birinize bırakıyorum. Hangisi olduğunun artık belli bir yerden sonra çok da bir anlamı yok. Her iki konuşma da, gerek câmideki gerekse televizyon yayınındaki konuşma da kayıtlara geçti ve sonuç îtibâriyle ülkede, ülke içinde ve dünyada hatta, “Ey Macron!” vs… bunların hepsini biliyoruz, sürekli had bildiren, meydan okuyan Erdoğan’ın Sezen Aksu konusunda çok bâriz bir şekilde geri adım attığını görüyoruz. 

Bu olayın birçok boyutu var. Tabii ki, öncelikle deminden beri söylediğim, Sezen Aksu’nun duruşu, sanatçının ve sanatın gücü, otoriter rejimlerin de sınırlarını bize gösteriyor olması var. Bir diğer boyutu, Erdoğan’ın liderlik konusundaki grafiğini bize gösteriyor: Sürekli bir düşüş hâlinde. Eskiden, daha Refah Partisi İl Başkanı olduğu tarihten îtibâren izlediğimizde –ki gazeteci olarak ben bunu yapmaya çalışıyorum–, Erdoğan’ın dünkü canlı yayınındaki –“canlı yayın” diyorum, ama canlı yayın olup olmadığı konusunda hep tartışmalar oluyor, galiba canlı– performansı –daha öncekilerde de böyleydi, artık son dönemde tamâmen böyle–, Erdoğan’ın o eski gücü, hitâbeti, olaylara hâkim olması, hedef gösterebilmesi, cevap verebilmesi şu bu anlamında çok ciddi bir düşüş içerisinde olduğunu bize gösterebiliyor.

Sezen Aksu olayı başlı başına bir örnek; ama onun dışında bütün bu kar, kış, kıyâmette yaşanan fiyaskolara karşı, bir Ekrem İmamoğlu’nu ve İstanbul’u diline dolamış olması… Şöyle bir olay çıkıyor: Sanki Türkiye İstanbul’dan ibâret; İstanbul’u yöneten, yönetmeye çalışan Ekrem İmamoğlu; Erdoğan ise ülkede birtakım belediyeler falan kazanmış ve iktidara gelmek için o merkezî yönetimi eleştiriyor. Yani, ülkenin her yerini kontrol eden, ama muhâlefete birkaç tane belediyeyi kaptırmış olan Erdoğan’ın bir muhâlefet lideri gibi Ekrem İmamoğlu’yla uğraşması…

Şimdi burada, onu yumuşak karın olarak görüyor herhalde, kolay bir yer olarak ve oradan insanları hareket ettirebileceği ve buradan gündemi kontrolüne alabileceğini düşünüyor herhalde; ama sonuçta dönüp dolaşıp burada Ekrem İmamoğlu’nun önünü açıyor. Hani, bilmesem diyeceğim ki bilerek yapıyor, ama bilerek yapmıyor. Tam tersine siyâseti bunun üzerine kurguluyor. Bu da başlı başına başka bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.

Bir diğer husus, Öcalan meselesi de öyle biliyorsunuz. Öcalan meselesi artık çok garip bir hal almaya başladı. Bunu belki bir başka yayında değerlendiririm; ama her halükârda yarın, Kemal ile yapacağımız “Haftaya Bakış”ta bunu geniş bir şekilde ele alacağız, onu özellikle vurgulayayım. Tabii, bir diğer husus da bu televizyon programları… Bilenler bilir, NTV’de uzun bir süre çalıştım ve çalıştığım dönemde NTV’de, o dönemde başbakandı Erdoğan; katıldığı tüm yayınlarda, ben ayrılana kadar –ayrılmak durumunda kalana kadar diyelim– hepsinde Erdoğan’a soru soran gazetecilerden biri oldum. Aradaki fark korkunç. Aradaki fark korkunç; çünkü eskiden, bizim zamanımızda Erdoğan bize konuk olurdu ve biz Erdoğan’a sorular sorardık. Ne soracağımızı bilmezdi, tahmin ederdi en fazla, ona göre hazırlıklar yapardı; hattâ en son o meşhur Ağrı’daki, “Ama öldü efendim”li yayını bir çadırda yapmıştık, arkada danışmanlar ona vereceği cevapları kartonla gösteriyorlardı, bizim arkamızda, ekrana yansımıyordu tabii; çünkü tabii ki bir hazırlığı vardı, ama neyi ne zaman soracağımızı, nasıl soracağımızı bilmezdi.

Şimdi, gazeteciler kendisine konuk oluyor ve anlaşıldığı kadarıyla her şey hazır olduğu için, prompter’lar vs., rakamlar şunlar bunlar… Sorular da belli anlaşıldığı kadarıyla. Soruların akışı da belli; hatta belli ki kimin hangi soruyu ne zaman soracağı da belli — böyle bir durum var. Şimdi, böyle bir durum tabii basın özgürlüğü vs.. Türkiye’de medyanın geldiği noktayı göstermesi anlamında da çok acı bir durum; ama aslında bu kadar kontrollü bir medya, Erdoğan’ın inandırıcılığını –ki zâten iyice yitirmiş durumda– iyice yok eden bir şey. Tamâmen şike yayınlar yapılıyor ve siyâsetçilerin yaptığı bu şike yayınlar sonuçta onlara fazla bir şey getirmiyor. En fazla, kendisine kayıtsız şartsız bağlı olan insanların içini ferahlatıyor; ama onun dışında, merak eden, “Acaba böyle mi? Acaba hakîkaten bu sorunda Erdoğan doğru mu söylüyor?” vs. diye merak edenler için hiçbir anlamı yok. 

Örneğin, “Sezen Aksu değil” dediği zaman, birisi de sorup, “Peki o zaman kim efendim? Kimin dilini kopartacaktınız? Nereden çıktı Hz. Âdem? Beş yıl önceki şarkı niye bugün sizin en yakınınızdaki insanlar tarafından gündeme getirildi ve siz Cuma namazından sonra kalktınız bu açıklamayı yaptınız? Kim peki bu? Sezen Aksu değil tamam.” Sezen Aksu hakkında… Ne diyor? “İnsanımızın duygularına tercüman olmuş bir sanatçı.” Olabildiğince ölçülü bir şekilde kendisinin değerini vermiş. Tam vermemiş tabii, çok övmemiş, belli ki çok rahatsız olmuş; ama burada görüyoruz ki Sezen Aksu ve ona destek verenler, Türkiye’de birçok konuda bildiğinden şaşmayan ve bunu da kendisinin en büyük sermâyesi olarak gören ve gösteren Recep Tayyip Erdoğan’ın hızlı ve çok ciddî bir geri adım atmasına neden oldu ve bu da kayıtlara geçti.

Tekrar baktığımız zaman, “Kim yolcu, kim hancı?” sorusunu bir kere daha sormamıza neden oldu. Tabii, bu olayın bir başka boyutu da, tam aynı saatte Kılıçdaroğlu bir yolsuzluk iddiasını Erdoğan’ın imzasıyla gösterdi. Hattâ onlara dedi ki: “Gazeteci arkadaşlar sorsunlar” falan dedi. Tabii ki sorulmadı, tabii ki buna cevap verilmedi. Kılıçdaroğlu’nun o çıkışını tam da o saate denk getirdiği –herhalde bilerek yapmış–, denk getirdiği o çıkışı da ayrıca değerlendirmek gerekiyor, çünkü ilginçti. Onu belki bugün bir ara, boş bir zamanda –Medyascope’un akışına bakmam lâzım–, ayrıca Kılıçdaroğlu’nu yorumlayabilirim diyeyim, şimdiden onu not düşeyim, büyük bir ihtimalle yaparım ve tabii şunu da hatırlatayım: Pazar günü Kılıçdaroğlu ilk defa yeni stüdyomuza gelecek, sabah 11.30’da, canlı yayında kendisine sorular soracağım, onu da şimdiden duyurmuş olayım. Evet, Sezen Aksu olayında şu ya da bu gerekçeyle, bahâneyle bu konuda sesini çıkartmayanlar da artık konuşabilirler, gözleri aydın. 

Sezen Aksu konusunda Cumhurbaşkanı da geri adım attığına göre, artık her şey serbest, herkes bu konuda söyleyebilir, ama bunu da herkes, hızlı gelişen bu süreçte kimin hangi pozisyonları aldığı, nerede nasıl durduğunu da kayıtlara geçti. Tıpkı Erdoğan’ın câmide yaptığı konuşma, sonra dünkü konuşması ve Sezen Aksu’nun yaptığı açıklama, şarkı sözleri gibi… tarihin böyle bir özelliği var. Yarın insanlar bunu önemser bakar mı bilmiyorum, ama bunların kayda geçmesi lâzım. Bu, sembolik yönü çok güçlü olan, ama Türkiye’nin geleceği konusunda da bize çok şey söyleyen bir olay olarak, Sezen Aksu olayı şimdilik kapanmış gibi görünüyor. Kazananın, kaybedenin, hancının ve yolcunun kim olduğunun belli olduğu, bâriz bir şekilde belli olduğu bir olay yaşadık. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus