Transatlantik: Ukrayna savaşında son durum, ABD’de enflasyon & Fransa seçimleri

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırıları devam ediyor. ABD Başkanı Joe Biden, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i Ukrayna’da soykırım yapmakla suçladı. Biden’ın bu açıklamaları Vaşington’da nasıl yankılandı? Rusya’nın Ukrayna’ya açtığı savaşta son durum ne? Putin’in hedefi Donbas’ı ele geçirmek mi? ABD’de enflasyonun son 40 yılın zirvesine yükselmesinin sebepleri neler? Biden’a duyulan güven azalıyor mu? Fransa’daki seçimlerin sonuçları Avrupa ve dünya siyasetine ne anlatıyor? Ruşen Çakır ve Ömer Taşpınar, Transatlantik’te değerlendirdi.

Spotify’dan dinleyebilirsiniz:

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz 

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Transatlantik”le karşınızdayız. Bu hafta Gönül Tol yok; Ömer Taşpınar’la biraz Amerika Birleşik Devletleri’ni, Fransa’yı ve Ukrayna savaşını konuşacağız. Ömer, merhaba.  

Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen. 

Ruşen Çakır: Dün New York Brooklyn’de bir metro istasyonuna silâhlı saldırı oldu. Bomba düzeneği olduğu iddia edildi; ama sonra çıkmadı ve ilk başta, hep New York deyine, ABD deyince, bir terör saldırı olduğu düşünüldü ve herhalde özellikle Amerikan kamuoyu, ama dünya da bir merak içerisine girdi. Fakat sonra olayın terör saldırısı olmadığı açıklandı. 62 yaşında bir Amerikan vatandaşından şüpheleniliyor. Kısaca söyleyebilir misin? Aslında tabii bunun terör saldırısı olmaması, başka terör saldırılarının olmayacağı anlamına gelmiyor. En son dönemde İsrail’de peş peşe saldırılar yaşanıyor biliyorsun — IŞİD’in üstlendiği. Benim aklıma ilk o geldi. Yani bir nevi onun uzantısı, benzeri gibi mi diye, ama böyle çıkmadı. Ne diyorsun? Ne konuşuluyor bu konuda oralarda? 

Ömer Taşpınar: Uzun zamandır Amerika ciddî bir cihadcı terörizm saldırısı altında kalmadı. Yani zannediyorum, en son, dört beş yıl önce Florida’daydı, en son büyük saldırı bir diskoya olmuştu; o da “yalnız kurt” kategorisine giren, IŞİD veya El-Kaide tarafından esinlenmiş, yani onlara bir şekilde âidiyet belirten bireylerin yaptığı terör saldırılarıydı. Çok örgütlü ve ideolojik boyutu çok güçlü olan ve örgütsel altyapısı çok güçlü olan terör saldırıları, 11 Eylül’den bu yana Amerika’da Avrupa’da olduğu kadar yaşanmadı. 11 Eylül sonrası Amerika’da ciddî bir istihbârat altyapısı değişimine gidildi. Bütün iç istihbârat ve dış istihbârat kurumları tek çatı altında toplandı. Ve çok daha fazla bilgi koordinasyonu sağlanıyor Ruşen. Başta FBI ve CIA arasındaki bâzı duvarlar indirildi, daha fazla bilgi paylaşımına gidildi. Dediğim gibi, bu terörle mücâdele aslında bir başarı hikâyesi sayılabilir Amerika’da. 11 Eylül’den bu yana Amerika’da, Fransa’daki bir Bataclan saldırısı gibi, ne bileyim İngiltere’de metroda olduğu gibi çok ciddî bir saldırının olmaması, bir bakıma Amerika’da bir paradigma değişikliği de yarattı diyebiliriz. Bu paradigma değişikliği, terörle mücâdelede, Ortadoğu’dan daha çok, büyük güçlerle mücâdele paradigmasına geçişi getirdi. Büyük güçlerle mücâdele tabii ki Rusya ve Çin’le mücâdele paradigması. El-Kaide ve IŞİD’le mücâdele en son tabii ki Suriye bağlamında ele alınmıştı. Suriye’de de IŞİD yenilmesine rağmen, tabii ki şu anda geri gelme durumu var; çünkü IŞİD’i yaratan şartlar gerek Suriye’de gerek Irak’ta gerek Ortadoğu’da aslında hâlâ ortada. Ama Amerika’nın IŞİD’le mücâdelesi, forward defence (ileri savunma) dediğimiz, “Onlarla yerinde mücâdele edeceğiz, yani Ortadoğu’da, IŞİD’in doğduğu yerde veya El-Kaide’nin olduğu yerlerde mücâdele edeceğiz” başlığı altında daha agresif bir şekilde Ortadoğu’ya girmesi sonucunda, orada da bir göreceli başarı kazanmış durumda. O nedenle, bu New York Brooklyn’deki saldırıya gelecek olursak, hemen herkesin aklına tabii ki senin de söylediğin gibi, “Acaba ideolojik boyutu olan cihadcı bir terör saldırısı mı?” sorusu geliyor. Ve bunun öyle olmadığı anlaşıldı. O açıdan da derin bir nefes aldı Amerika. Çünkü şu anda, senin de tahmin edebileceğin üzere, Amerika’nın gündemi dış politikada ve güvenlik konularında bütünüyle Rusya’ya odaklanmış durumda, Ukrayna meselesine odaklanmış durumda. IŞİD, El-Kaide gibi örgütler Amerika’yı hedefleyebilirlerse, Amerika’da tekrar bir ciddî terör saldırısı yapabilirlerse, aslında bu Amerika’nın dış politika stratejisini biraz da gözden geçirmesine neden olacak. Yani Ortadoğu gündemden düşmüş durumda Amerika’da. Ortadoğu’nun tekrar gündeme girmesini sağlayabilir. Şu anda Amerika’nın bütün odaklandığı mesele Rusya ve Çin. Daha çok Çin’di, ama Ukrayna sonrası tabii ki Rusya oldu. Şu aşamada bunun ideolojik ve İslâmcı bir boyutu olmayışı, radikal İslâmcı boyutu olmayışı, hâlâ bir başarı hikâyesinin olduğu konusunda hemfikir kılıyor insanları. 

Ruşen Çakır: Tabii bu arada bu kişinin hangi motivasyonla bunu yaptığı belli değil ama, Amerika Birleşik Devletleri’nde sürekli okul baskınları vs. gibi, bu bireysel silâhlanma sonucu oluşan saldırılar da eksik olmuyor. O ayrı bir problem olarak duruyor tabii. 

Ömer Taşpınar: Kesinlikle. Bu silâh taşıma hakkı ve suçlu insanların, geçmişinde sâbıkası olan insanların silâha ulaşma özgürlüğü Amerika’da akıl almayacak bir mesele. Ve bu konu sağ açısından, Amerika’daki Cumhuriyetçi Parti’nin özellikle bu silâh lobisine yakın kesimleri tarafında bir tabu neredeyse. Şöyle bir sloganları var: “Silâhlar insan öldürmüyor, insanlar insanları öldürüyor”. Yani “Silâhları suçlamayın” diyorlar. “Silâhın bu işle alâkası yok. Silâh her şekilde ele geçirilebilir. Hiçbir silâh olmasa bıçakla insanlar birbirini öldürebilir” diyen bir bakış açısıyla silâh meselesini gündemden kaldırmak istiyorlar. Tabii bu arada bir bıçakla verilebilecek zâyiatla bir makineli tüfekle verilecek zâyiat arasında dağlar kadar fark olması hiçbir anlam taşımıyor bu silâh lobisi açısından. Bir makineli tüfeğe ulaşmak Amerika’da bâzen içki almaktan bile daha kolay olabiliyor. 18 yaşında olmadan içki alamıyorsun bir sürü yerde; ama bir sürü eyâlette 16 yaşında bile silâh alabiliyorsun. Backround check dediğimiz, sâbıkalı olup olmadığına bakma meselesi bile, sâbıkalı birini düşün: Hapiste yatmış, sâbıkası var, silaha ulaşabilmesi kabul edilebilir bir şey değil Amerika’da; fakat bu konu maalesef Amerika’yı kutuplaştıran tabulardan bir tânesi. 

Ruşen Çakır: Şimdi Amerika Birleşik Devletleri’nde kalalım. Enflasyona bakalım. Biz enflasyonu Aralık ayında indireceğiz, siz orada son yılların en büyük enflasyonunu gördünüz; tabii böyle deyince, insan Türkiye’den bakınca ilginç oluyor: Orada en son açıklanan yıllık enflasyon oranı %8 galiba, değil mi? Bizim için %8 olsa herhalde bayram ilân edilir ve Erdoğan bugün seçime gider ve seçimi de kazanır yani. Ama orada bayağı büyük bir etki yarattığını ve Biden’ın da kamuoyu yoklamalarındaki durumunun hiç iç açıcı olmadığı söyleniyor, ne dersin? 

Ömer Taşpınar: Çok doğru. Türkiye’de %8,5 enflasyon, tek hâneli enflasyon bir başarı sembolüydü. AK Parti’nin ilk dönemlerinde, daha doğrusu bu IMF’in Türkiye’ye geldiği, 2001’de Kemal Derviş’le yapısal reformların yapıldığı dönemlerde enflasyon tek hâneye indirilmişti ve uzun bir süre, zannediyorum 2015’lere kadar enflasyonun tek hânede tutulması başarıldı. Amerika açısından iki hâneli enflasyon, %10’a doğru gidiş olacak mı olmayacak mı korkusu yaşanıyor şu anda. %8,5 olarak açıklandı oran. Tabii ki 1970’lerden bu yana, petrol şokunun yaşandığı, OPEC krizinin yaşandığı 1970’lerden bu yana en büyük enflasyon oranı karşısında Amerikan halkı şikâyetçi — özellikle benzin fiyatlarına gelen zamlardan. Tabii ki benzinle ilgili bütün ulaşım meselelerini, ulaşım masraflarını artırıyor. Benzine zam gelince bütün tarım ürünlerine zam geliyor Amerika’da. Ve yaklaşık on bir aydan beri aslında Amerikan ekonomisi çok ciddî bir yüksek kalkınma hızı içinde. Yani son bir yıla baktığımızda, Amerika’da işsizlik, târihî olarak düşük oranda, %3,5’lara düşmüş durumda. Kalkınma hızı yanılmıyorsam %6,7 civarında; hattâ bâzen %7,5’a çıkabiliyor dönemsel olarak çeyrek dönem kalkınma hızları. %7 gibi bir oran Amerikan ekonomisi için inanılmaz yüksek bir oran. Bu kadar yüksek hızla kalkınan, bu kadar düşük işsizlik oranına sâhip bir ülkede, bir yandan da hâlâ kamu politikalarında, kamu finansında piyasaya para akıtılması –yani şu anda COVID dönemi nedeniyle fâizler indirilmişti, yeni yeni artırılıyor–. fâizlerin bu kadar düşük olması ve mâlî politikada bir şekilde stimülasyon/teşvik amacıyla çok para basılması ve kamu bütçesinde verilen açıklar nedeniyle enflasyonun artması kaçınılmaz. Bir bakıma, eğer bu kadar yüksek hızla kalkınırsan, işsizlik bu kadar düşük olursa ve Merkez Bankası bu kadar para pompalarsa, kaçınılmaz olarak enflasyon doğuyor orada. Tabii bunun Biden’a getirdiği ciddî bir siyâsî bedel var, senin de bahsettiğin gibi. Biden’ın en büyük sorunu şu anda Amerika’da enflasyon. Ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesi, zâten yüksek olan benzin fiyatlarını, enerji fiyatlarını daha da artırdı. Dolayısıyla Biden buna palyatif çözümler bulmaya çalışıyor, bandajvâri çözümler. Ne yapmaya çalışıyor? Meselâ ülkenin stratejik petrol rezervlerini gündeme getiriyor ve fiyatları indirmek için piyasaya daha fazla petrol sürmeye çalışıyor. Suudi Arabistan’a, OPEC ülkelerine gidip daha fazla petrol pompalamalarını, daha fazla petrol üretmelerini istiyor. Onlar da reddediyorlar bunu; çünkü petrol fiyatlarının yüksek olması bir bakıma OPEC’in işine geliyor. Venezuela ile bile ilişkilerini gözden geçiriyor; çünkü Amerika Ortadoğu’dan çok Venezuela ve Kanada’dan petrol alıyordu eskiden. Şu anda kayagazı sayesinde Amerika aslında ciddî bir enerji bağımsızlığı edinmiş durumda. Ama kayagazı petrolü çıkarmak Amerika açısından çok verimli değil; çünkü bunun rantabl hâle gelmesi için yüksek bir petrol fiyatı gerekiyor. Şu anda o rakamdayız; fakat son iki üç yılda petrol fiyatları düşük gittiği için, bir sürü kayagazı şirketi aslında üretimi durdurdu, hattâ bâzıları iflâs etti. Dolayısıyla birdenbire vana açmaya benzemiyor kayagazı meselesi Amerika’da. Ciddî bir enerji bağımsızlığı yarattı kayagazı ama, bu bir vanayı açmaya benzemediği için, tekrar kaya gazı şirketlerinin rantabl hâle gelmesi zaman alıyor. Bu süreç içinde Biden, öyle gözüküyor ki ara seçimleri kötü bir şekilde kaybedecek. Şu anda kendisine siyâsî destek oranı %40’ların altına düşmüş durumda. Ukrayna nedeniyle birazcık artmıştı; fakat hep konuştuğumuz gibi, dış politika Amerika’nın asıl gündemi değil. Amerikan halkı ne Afganistan’a ne de Ukrayna’ya çok fazla bence odaklanmadı. Amerikan halkı nihâyetinde içerideki iki üç meseleye odaklanıyor. Bunların başında tabii ki ekonomi geliyor, öbürü göçmenler meselesi. Göçmen sayısı artıyor, güneyde Meksika sınırında Biden göreve geldiğinden beri daha fazla giriş var. Bunu özellikle sağ çok fazla kullanıyor. Üçüncü mesele, polis konusunda ciddî bir tartışma var Amerika’da ve Sol Demokrat Parti bir polis reformu yasası geçirmek istiyor; buna karşı da sağ, “Suç oranı aldı başını gidiyor” diyor. Polisler tehlikeli mahallelere girmemeye başladı. Ve tehlikeli mahallelerde, Chicago’da olsun, Los Angeles’ta olsun, New York’ta olsun, Washington’da olsun, Amerika’da tehlikeli mahalleler maalesef azınlıkların, özellikle siyah nüfusun daha yoğun olduğu mahallelerde suç oranı aldı başını gitti. Çok ciddî artışlar var bâzı bölgelerde. Bu ciddî mesele Biden’ın önünde. Yani bir bakıma bu polisle mücâdele konusunda sola kayması nedeniyle partinin bir başarısızlığı söz konusu. Ve tabii ki bunlara bir de kültürel kutuplaştırıcı konular eklenebilir; ırk meselesinde, eğitim meselesinde, silâh meselesinde, kürtaj meselesinde Demokrat Parti’nin sola kaymış olması, hattâ Trumpçılara göre sosyalizme doğru kaymış olması, bu konularda Biden’ın elini zayıflatıyor. Ekonomi en önemli mesele ve bana göre ekonomi nedeniyle Kasım ayında yapılacak ara seçimlerde Biden “topal ördek” durumuna düşecek; hem Temsilciler Meclisi’ni, hem de zâten eşit durumda, 50 50 olan Senato’yu kaybetme şansı çok yüksek. Zâten târihte de böyle oluyor: Başkanlar genelde ilk ara seçimlerde bayağı kan kaybediyorlar. Ekonomi böyle giderken, enflasyon bu durumdayken, yüksek kalkınma hızına rağmen Biden bence beklemediği bir yenilgiyle karşı karşıya kalacak — inşallah hezîmet olmaz bu. Biden’ın Beyaz Saray’da geçirmeye çalıştığı yasalar aksi takdirde çok daha zor duruma gelir; şu anda bile geçiremediği yasalar var. Seçimleri kaybettikten sonra, Temsilciler Meclisi^ni ve Senato’yu kaybettikten sonra, iyice zorlaşacak yasa geçirmesi. O nedenle “topal ördek” durumuna düşecek gibi gözüküyor. 

Ruşen Çakır: Şimdi Ukrayna’ya gelecek olursak, Biden “soykırım” dedi — çok büyük lâf. Yani Rusya’ya yönelik olarak yaptırımların ve Ukrayna’ya silâh yardımı meselesinin tekrar gündemde olduğunu söyledi. Bu silâh yardımı meselesi galiba önemli bir eşik. Birtakım yardımlar yapılıyor, ama özellikle savaş uçağı falan gibi şeylerde frene basmış durumdalar ve savaş tekrar Rusya tarafından tırmandırılıyor, özellikle Doğu’da biliyorsun. Dolayısıyla bu tempo ile giderse işler daha da kızışacak gibi ve ABD başta olmak üzere Batı ve NATO daha fazla müdâhil olmak durumunda kalabilirler sanki, ne dersin?  

Ömer Taşpınar: Olabilir. Yani Ukrayna’da nasıl bir sonuca, –endgame deniyor İngilizce’de– nasıl bir sonuç senaryosuna doğru gidebileceğimizi tam olarak kimse kestiremiyor; fakat şurası kesin: Putin Kiev’i alamadı. Yani Rus ordusu Kiev’i ele geçiremedi — ki ilk baştaki planlarında üç aşamalı bir gidişat vardı. İlk başta, Putin bir stratejik hesap hatâsı yaparak, çok kısa bir şekilde zafer kazanacağını düşünürken, bildiğimiz üzere bir hafta içerisinde kazanamayacağını anladı. Yani Ukrayna ordusu çökmedi. Kiev’deki yönetim çökmedi. Ukrayna korkmadı böyle bir Rus saldırısından ve cephe savaşı başladı. İlk aşama o nedenle daha birinci haftasında bitti. İkinci aşamada Rusya kara birliklerini çok daha yoğun bir şekilde ülkeye sokmaya başladı; o bahsettiğimiz 80 kilometrelik konvoy, çok daha fazla sayıda askerin Kiev’e bindirme yapması, güneyde bombalamaların başlaması, çok daha tam savaş dediğimiz bir aşamaya geldi ikinci aşamasında savaş. Burada da Rusya lojistik sorunlar yaşamaya başladı ve beklemediği derecede tank kaybına uğradı. NATO ülkeleri Ukrayna’nın arkasında kenetlendi, silâh yardımları çok arttı ve bu ikinci aşamada da Kiev’in düşmemesi, Kiev’deki direncin devâmı; güneyde ve güneydoğuda da o Donbass bölgesinde Rusya’nın istediği kadar çabuk ilerleyememesi, o ikinci aşamanın da sonunu getirdi. Üçüncü aşamada Rusya artık Kiev’den çıkmaya karar verdi, stratejisinde ciddî bir değişiklik yaptı. “Ben Kiev’i zâten almak istemiyordum, önemli olan Kiev’in alınması değil Ukrayna’nın askerî kapasitesinin azaltılması” dedi. Şu anda askerî kapasitesi azaltıldı. Ukrayna zâten NATO’ya girebilecek durumda değil; NATO’ya girmekten de vazgeçiyor gibi. O nedenle güney stratejisi, güney ve güneydoğu stratejisi dediğimiz uyarınca Donbass’a indi ve Mariupol’ü bombalamaya devam ediyor. İşte Donbass bölgesini konsolide etmeye çalışıyor — ki muhtemelen o bölgeyi koparacak, Kırım’ı kopardığı gibi Ukrayna’dan. Fakat bunu yaparken –bugünle ilgili bir gelişme– bu son aşamada, Ukrayna’da Kiev’den çıkarken, yani ülkenin kuzeyinden çıkarken Rus ordusu ciddî savaş suçları işlemeye başladı. Özellikle geçen hafta konuştuğumuz, Buça banliyösündeki –bu Kiev’in biraz dışında bir banliyö–, orada soykırıma yakın bir savaş suçu işlediği bugün artık tescil ediliyor. Başka yerlerde de buna yakın, Birleşmiş Milletler’in soykırım tanımı kategorisine girebilecek şeyler oluyor — bu hukukî bir tanım, soykırım tanımı. Türkiye için bu kabul edilemiyor çoğu zaman; çünkü Ermeni soykırımı meselesinde biz diyoruz ki: “Niye buna soykırım diyorsunuz?” Ama soykırımının teknik tanımı, bir azınlığın kısmen veya bütünüyle yok edilmek üzere niyet gösterilmesi. Yani bütünüyle yok etmek değil, bu konuda bir niyetin olması, bu konuda bir politikanın olması, bu konuda bir intent olması; yani bir şekilde bu politikaların devreye sokulması yeterli, bu tanımın yapılması için. Şu anda da Biden yönetimi, Biden başta olmak üzere “soykırım” diyerek, Putin’in Ukrayna’da belirli bir etnik temizliğe giriştiği tescil ediliyor. Sivillerin kısmen veya bütünüyle etnik temizliğe mâruz olduğu, bir sürü yerlerde savaş suçu işlendiği, özellikle kuzeyde Rus ordusunun başarısız olup hüsran içinde çıktığı yerlerde sivillere saldırdığı ve bunun soykırım tanımı içine girdiğini işlemeye çalışıyor Biden yönetimi. Bu niye önemli? Bu, Putin’in meşrûiyetini ortadan kaldırmak adına önemli. Her ne kadar Biden “Ben rejim değişikliği istemiyorum” dese de, aslında Beyaz Saray’da ve bana göre Amerikan eliti içinde birçok insan, Rusya’nın Putin iktidarında kaldığı sürece toparlanamayacağını, Rusya’nın tekrar normale dönmesi için Putin sonrası bir döneme girmesi gerektiğini düşünüyorlar. Dolayısıyla Putin’in meşrûiyetini ortadan kaldırmak, ona bir savaş suçlusu, tıpkı Miloseviç gibi bir savaş suçlusu muamelesi yapmak, Rusya’yı soykırımla suçlamak, Kremlin’deki Putin yönetiminin meşrûiyeti ile oynamak anlamına geliyor. Yarın bir gün G-20’de karşı karşıya gelmek istemiyor bence. Kolay kolay bundan sonra bir Biden-Putin zirvesi, diplomatik ilişkilerde normalizasyon olamayacak — gidişat o yönde. Savaş suçları ve soykırım suçlaması o nedenle önemli.  

Ruşen Çakır: Peki Ömer, en son olarak Fransa’dan bahsedelim. Şimdi Fransa Sosyalist Partisi’nin adayı %1,8 mi ne aldı. Yani Mitterrand’ın zaferine falan tanık olmuş birisi olarak, acayip bir olay. Ama meselâ %1,8’i almasaydı de Mélenchon’a destek verseydi, Melenchon ikinci tura kalıyordu, değil mi? Yani o küçük sol partiler olmasaydı… Şimdi, Macron ile Marine Le Pen yarışıyor. Sanki Macron kesin kazanacakmış gibi bir hava var. Bu %100 böyle mi? Yoksa Marine Le Pen’in kazanma ihtimâli az da olsa var mı, ne dersin? 

Ömer Taşpınar: Marine Le Pen’in kazanma ihtimâli var. Bunu çok ciddî olarak söylemek gerekiyor ve Fransa halkının bir rehâvet içine girip, özellikle Macron’a destek verenlerin bir şekilde heyecansızlık içinde olup evde oturmaları, oy kullanmak yerine evde oturmaları bu hafta sonu Marine Le Pen’e zaferi getirebilir. Macron da bundan korkuyor zâten. Çünkü çok ilginç bir durumla karşı karşıya Fransa politikası. Merkezin çöktüğü bir durum yaşıyor Fransa. Merkez partileri, senin bahsettiğin gibi merkez sağ ve merkez soldaki partiler, bildiğimiz Sosyalist Parti veya Gaullist partiler artık yok. Onun yerine kişilerin partileri var; sağda görebileceğimiz kişiler ve siyâsî âileler var, Le Pen âilesi bunlardan biri. Marine Le Pen bildiğin gibi Jean Marie Le Pen’in kızı ve Marine Le Pen aslında partiyi son dört yılda, son yaşadığı seçimlerden sonra merkeze doğru taşımak için çok uğraştı. Bir kere partinin adını değiştirdi Marine Le Pen. Partinin aşırı sağ, faşist bir imajı vardı, Ulusal Cephe’ydi adı, Front National’di. Onu Rassemblement National’e çevirdi. “Rassemblement” demek, bir şekilde ulusal birlik, yani daha birleştirici bir sloganla ortaya çıkmaya çalışıyor, “femme d’État” diyor kendine, yani devlet kadını. Yani böyle marjinal bir kadın, marjinal faşizan bir devlet adamı değil, devlet kadını değil, merkezde olabilecek bir isim olarak gösteriyor kendini. Partinin içindeki aşırı İslâm düşmanı, aşırı anti-Semit kesimleri yonttu; yani neredeyse Eric Zemmour –bu yeni çıkan popülist sağcı– daha sert bir konumda kaldı ve onun söylemi daha faşizan bir yere oturdu. O, Marine Le Pen’i neredeyse daha merkezde gösterdi. Eric Zemmour aslında çok büyük başarılar kazanacak diye beklenirken %7’de kaldı. Fakat %7 artı Marine Le Pen’in oyları, artı birkaç tane daha sağdaki partiye baktığımızda, bütün bunlar Macron’un aldığı %20’den daha yüksek. Yani Fransa’da baktığımızda, şu anda sağın oylarını ve solun oylarını bir yere koyduğumuzda, sağ kazanıyor durumda. Peki Macron nerede? Macron’un siyâsî ideolojisi nedir ona da bakmak gerekiyor. Macron aslında sosyalist partiden ve daha soldan gelmesine rağmen, iş dünyasına, daha çok kapitalist dünyaya yakın bir isim. Ve Fransa’da attığı adımlar, yapısal reformlar bir bakıma bu Sosyalist Parti’nin içindeki imajını iyice yerle bir etti. Macron şu anda tam olarak bir liberal politikacı konumuna düştü. Bir de partiyi kültürel konularda, Müslümanlarla mücâdele, İslâm konusunda Marine Le Pen ile mücâdele ettiği için sağa çekti. Yani meselâ İslâmcı örgütleri bölücülük yapmakla suçlayan bir yasa çıkardı. Başörtüsü konusunda zâten konusu belli Fransa’nın, son derece sert, adı üstünde jakoben bir laiklik anlayışı var Fransa’nın; din özgürlüğü değil dinden özgürlük, dine karşı özgürlük üzerine kurulu bir laiklik anlayışı var, jakoben bir laiklik anlayışı var Fransa’nın. O nedenle Müslüman nüfusla, Müslüman göçmenlerle ve İslâmcı örgütlerle ve tabii ki İslâmcı radikalizmle, terörizmle mücâdelede Macron çok sert adımlar attı ve zannetti ki bu adımlarla Marine Le Pen’den daha fazla oy alacak, onun gündemini devşirecek. Ama tam tersi oldu. “Orijinali varken niye taklidine gidelim?” diyen bir kesim, Marine Le Pen’e daha fazla oy verdi. Ve Marine Le Pen’in biraz daha saygınlık kazanması, faşist imajını yontması da kendisini şu anda ikinci turda şanslı hâle getirebilir. Arkasında daha ciddî bir heyecan var Marine Le Pen’in. O nedenle şu anda en büyük sorun Mélenchon dediğimiz kişinin… Şimdi Türk izleyiciler tam vâkıf olmayabilirler, kimdir bu Mélenchon? Mélenchon’a, aslında ben buna sol diyorum, ama bir bakıma Fransa’nın Avrasyacıları; yani Fransa’nın sol milliyetçisi, Fransa’yı NATO’dan çıkartmak isteyen, aslında Komünist Parti geçmişi olan biri ve sosyalizme yakın gençler arasında ciddî bir takip oranı var. Le Pen’e yakın oy aldı. Aralarında sadece %1’lik, %2’lik bir fark var; %22, %23 civarında. Dediğin gibi, eğer sosyalistler de Mélenchon’nun arkasında kalsaydı, Fransa’da aslında Mélenchon ile Macron arasında bir ikinci tura gidilirdi; o daha ilginç olabilirdi aslında. Fakat bir de şunu söyleyeyim: Mélenchon’un partisinin adı da çok ilginç. Mélenchon “La France Insoumise” diye bir parti kurdu. “insoumise” dize getirilemez demek. Yani kim tarafından dize getirilecek Fransa? NATO tarafından, Amerika tarafından. Yani anti-Amerikanizm üzerine, kapitalizm üzerine, Amerikan tipi kapitalizm ve küreselleşme üzerine bir anti-propaganda oluşturdu. Yani Mélenchon’un bütün amacı, Fransa’yı daha sosyalist, daha NATO dışı, daha Rusya ve Çin’le berâber olabileceği bir yere çekmek. Biraz da tam bağımsızlık söylemi altında bunu yapıyor, “insoumise”in anlamı o. Marine Le Pen’in de yumuşak karnı — ki şimdi bu hafta sonundan önce televizyonda bir söyleşi programı olacak; Macron ile Marine Le Pen karşı karşıya gelecekler, o çok önemli, herkesin seyredeceği bir program olacak. Eskiden Türkiye’de de böyle yapılırdı; liderler arası tartışma programı. Bu çok önemlidir Fransa geleneğinde. Geçmişte Valéry Giscard d’Estaing ile Mitterrand arasında, Chirac ile Mitterrand arasında olmuştu. Bu sefer Marine Le Pen çok hazırlıklı gelecek; çünkü geçen sefer bir fiyasko yaşadı. Bazı konularda bilgisizliği ortaya çıktı. Bu sefer daha hazırlıklı, daha ciddî tekliflerle, daha “devlet kadını” pozisyonunda gelecek. Ama yumuşak karnı nedir Marine Le Pen’in? Rusya hayranlığı. Marine Le Pen’in şu anda Ukrayna konusunda tam olarak ne söylediği belli değil. Yani Putin’e çok yakın politikalar savunuyor ve Macron muhtemelen, “Bakın, sizin desteklediğiniz Putin Avrupa’da neler yapıyor? Savaş suçları, soykırıma kadar götürdü. Bu konuda ne diyeceksiniz?” diyecek. O nedenle Marine Le Pen’in Putin konusunda geri adım atması, ekonomi politikalarını merkeze taşıması, kendi seçmenine ve tabanına bir heyecan getirmesi Macron’u zor durumda bırakabilir. Eğer biraz Putin’i eleştirebilirse, “Tabii ki benim desteklediğim Putin bu değil” derse, Macron’u da ekonomik konularda vurursa –ki ekonomik konularda Macron son derece zayıf durumda; Fransa’da hem enflasyon yükseliyor, hem işsizlik oranı çok yüksek, hem de kalkınma hızı düşük–, Amerika’da hiç olmazsa işsizlik düşük ve kalkınma hızı yüksek, Fransa’da o da yok. işsizlik yüksek, kalkınma hızı düşük, bir de enflasyon var. Zâten bu Sarı Yelekliler, Gilets Jaunes dediğimiz protesto hareketi ne kadar güçlüydü gördük ve bunların hedefinde Macron vardı. Yani Macron’un işi çok zor. Bana göre ya çok küçük bir zafer kazanacak küçük bir marjla, ya da Le Pen kazanabilir. 

Ruşen Çakır: Evet, o zaman da yepyeni bir Fransa ile karşı karşıya kalırız. Bakalım onu da seçimden sonra konuşuruz. Ömer Taşpınar çok teşekkürler, izleyicilerimize de teşekkür ediyoruz, haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.   

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus