Sıradanlaşan ırkçılık

Kayseri’de toplu taşıma aracında annesiyle telefonda Çerkesce konuşan bir genç otobüsteki diğer bir yolcunun sözlü tacizine uğradı. “Burası Türkiye, resmi dili Türkçe. Ne Kürt ne Çerkez, ikinci bir dili yok bu ülkenin” diyen bir yolcu, gencin Çerkesçe konuşmasını engellemeye çalıştı.

İstanbul-Hasköyde ise Yahudi mezarlığına düzenlenen saldırıda 36 mezar taşı kırıldı. Saldırıyla ilgili iki zanlı gözaltına alındı.

Ruşen Çakır, sıradanlaşan ırkçılığı yorumladı.

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

Merhaba, iyi günler. Sosyal medyada bir video dolaşıyor: Kayseri’de bir otobüste, yanılmıyorsam belediye otobüsünde –toplu taşımada diyelim– çekilmiş bir video. Bir genç annesiyle telefonda Çerkesçe konuşurken, kendisinden büyük birisi bağırıyor, müdâhil oluyor: “Burası Türkiye, burada Türkçe konuşulur” diyor. Ondan sonra, Çerkesçe olduğunu öğrenince de, “İster Çerkesçe ister Kürtçe, önemli değil” gibi şeyler söylüyor. Bu çok yaraladı beni. Gerçekten çok rahatsızlık verici bir olay. Bunun üzerine zâten hep kafamda olan, Türkiye’de yükselen ayrımcılık ve ırkçılık konusunu tekrar ele almayı düşünüyordum, bugün için bu yayını yapmayı. 

Ve sabah kalkar kalkmaz, İstanbul’da Hasköy’de Yahudi Mezarlığı’na yapılan saldırının haberini gördüm. Türkiye’deki Yahudi cemaatinin açıklamasıyla öğrendik. 36 mezar taşı parçalanmış; tam bir vandalizm, ama vandalizmin ötesinde bir ırkçılık. Zâten dünyada geleneksel olarak ırkçılık ve ayrımcılık denilince ilk akla gelenlerden birisi Yahudi aleyhtarlığıdır. Türkiye de bu konuda aslında bayağı bir sicile sâhiptir. İstanbul’da Ulus’taki Yahudi Mezarlığı’na 1980’li yıllarda bir saldırı olmuştu. Tam 15 Temmuz’un sabahında da bu saldırı haberiyle uyandık. Daha sonra, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bugün iki zanlının gözaltına alındığını ve birlik ve beraberliğe kimsenin zarar veremeyeceğini falan söyledi. Muhtemelen bu olay münferit bir olay olarak gösterilmek istenecek; tıpkı Kayseri’deki otobüsteki olay gibi. 

Bu “münferit” lâfı, sözlüğe baktığımız zaman, “tek”, “ayrı”, “kendi başına” demek. Türkiye’de ben kendimi bildim bileli ne zaman tatsız bir şey olsa, bunlar genellikle “münferit” olarak tanımlanır. Ya da meselâ birisi, yıllar önce 10 Kasım töreninde Anıtkabir’de Kuran-ı Kerim’i göstermişti, büyük olay olmuştu. 1990’ların başlarında olsa gerek ve ona da bu sefer, “Bu adam deli” vs. ya da “münferit kişi” ya da işte ne denir? “Ruh sağlığı yerinde olmayan kişiler”in işleri olarak yorumlanır. Ama Türkiye’nin târihinde ayrımcılık konusunda bayağı kötü örneklerimiz var. 70’li yıllarda özellikle Alevîler’e yönelik katliamlar ve daha sonra, yıllar sonra Sivas’ta Madımak’taki katliam — bunların hepsini biliyoruz. 

Ama onun ötesinde, meselâ Kayseri’de “Burası Türkiye, Türkçe konuş” diyen kişinin söylediği, aslında 1928’de Türkiye’de yapılan bir kampanya: “Vatandaş, Türkçe konuş” kampanyası. Ona baktığımız zaman, 13 Ocak 1928’de Millî Türk Talebe Birliği’nde başlatılmış, her yerlere afişler asılmış vs.. Ve sosyal medyada bir şey gördüm: O tarihteki bir Cumhuriyet gazetesinin kupürü. Gönen’de Belediye Başkanlığı tellâlla yabancı dillerin yasaklanması kararını duyurmuş. Yabancı diller, Çerkesçe, Gürcüce, Arnavutça, Pomakça gibi yabancı diller… Şimdi, bu dillerin her biri –Çerkesçe, Gürcüce, Arnavutça, Pomakça–, eskisi kadar yoğun olmamakla birlikte, Türkiye’de konuşuluyor. Benim dilim olan Lâzca da öyle; ama her geçen gün yeni kuşaklar daha az biliyorlar. Ama bir şekilde bu diller Türkiye’nin zâten alâmet-i fârikası. 1928’deki olay tabii yeni bir ulus-devletin inşâsı sırasında yapılan bir şey ve devletin de bir şekilde olur verdiği bir olay; orada tabii ki esas ana hedef gayrimüslimler ve özellikle de Yahudiler — çünkü Yahudiler’in İspanyolca karışımı, kendilerine özgü bir dilleri var “Ladino” denen, onu engellemeye yönelik Çanakkale’de bayağı bir şeyler olmuş o târihlerde bildiğim kadarıyla. “Vatandaş Türkçe konuş”un şimdiki versiyonunu Kayseri’de bir otobüste görebiliyoruz. 

Bu neden böyle oluyor? Bunun birçok nedeni var ve öncelikli nedeni, bu tür ayrımcılıkların ve ırkçılıkların bu kadar sıradanlaşmasının temel nedeni, aslında o ülkede başta ekonomik olarak, ama aynı zamanda siyâsî olarak da işlerin iyi gitmemesi. Birilerinin kendilerini mahrum hissetmeleri, ellerindekini kaybetme korkusu ya da ellerindekini kaybetmenin verdiği öfke ve burada esas hesaplaşılması gereken kesimleri muhâtap almak yerine işin kolayına kaçmak. Bunu Türkiye’de uzun süredir sığınmacılar meselesinde görüyoruz. Ve bu konuda bayağı kabaran bir hareket var. Zafer Partisi bunun liderliğini de üstlenmiş gözüküyor, ama sâdece Zafer Partisi’yle sınırlı bir olay değil. Burada Türkiye’deki bu sığınmacı sorunu –ki milyonlarca insan var biliyoruz, yüz binlerce ve milyonlarca– ama bu sorunun esas öznesi olan iktidâra yönelmek yerine, doğrudan bunun sonucu olan sığınmacılara yönelmek gibi bir basitliğe kaçılıyor. Ya da Türkiye’deki ekonomik sorunların en temel nedeni iktidârın ekonomiyi çok kötü yönetmesi, daha doğrusu yönetememesi iken, bir bakıyorsunuz bu sorunların nedeni Türkiye’ye gelen sığınmacılar olabiliyor. Böyle bir olay var. İşin kolayına kaçmak, gerçek sorunlar ve sorunların kaynağıyla yüzleşip onlarla mücâdele etmek yerine, daha zayıf olanı, tâli olanı öne çıkartarak temel mesele hâline getirip onunla uğraşmayı daha kolay bulabilmek. Benim görüşüm bu. 

Târih boyunca da böyle olmuş. Meselâ Yahudiler’in Hitler Almanyası’nda bu kadar düşman olarak bellenmesi ve kamuoyunun da –yani bir parti bunu yapabilir, Hitler bunu yapabilir, ama–, sıradan insanın da buna büyük bir heyecanla katılması onların kolay bir hedef olmasındandı. Şimdi de meselâ bir mezarlık kolay hedef. Niçin saldırıyor? Şimdi buradan belki şu çıkacak: “Yok işte, içkiliydiler vs.” şudur budur. Niye Yahudi mezarlığına saldırılıyor? Ki bu Yahudi mezarlığına saldırmak sadece bize özgü bir şey değil. Dünyanın dört bir tarafında, Batı ülkelerinde de Latin Amerika’da da bu tür saldırıların, özellikle mezarlıklara saldırıların daha çok olduğunu biliyoruz. Sinagoglara da var, ama sinagoglar daha iyi korunduğu için mezarlıklar daha kolay olarak görülüyor. Şimdi burada Kayseri olayına dönecek olursak, orada en çarpıcı husus, konuşan gencin Çerkesçe konuşması. 

Kayseri Çerkesleri, çok yıllardır yaşadıkları bir yer, ben bu hâlimle biliyorum. Ama yayından önce bu konuya hâkim olan kişilerle de konuştum. Gerçekten öyle ve Kayseri yıllardır Çerkesler’in yaşadığı, bir Çerkes şehri gibi biliniyor neredeyse. Yani Çerkesler’in yoğun olarak yaşadığı yerlerden; meselâ bir Eskişehir, bir Kayseri, bir Sakarya — başka yerler de vardır. Ama benim ilk aklıma gelen bunlar. Normalde bu öfkeli vatandaşın Kayseri’de Çerkesler’in yaşadığını bilmiyor olması diye bir şey söz konusu olamaz. Ama niye rahatsızlık duyuyor? Çerkes’den niye rahatsızlık duyuluyor? Normal olarak bakıldığı zaman, Çerkesler, Lazlar, Kürtler, Gürcüler, Boşnaklar… o Türk milliyetçiliği anlatısında da “Hepimiz kardeşiz” diye söylenir. Ama bu kişiler bu etnik durumlarını bir kimlik olarak benimsediğinde, meselâ dilini konuştuğunda ya da kültürünü yaşatmak istediğinde, o zaman işte sorun çıkıyor. 

Şahsen çok iyi biliyorum. Benim Laz olmam, kendimi bildim bileli Laz’ım, ama Laz kimliğimi kendime kabul ettirmem nasıl bir şey ise, Laz olduğumu söylemeye başladığımdan îtibâren hep tepkilere mâruz kaldım. Kitaplarımın içinde 1962 Hopa doğumlu diye yazardı. Sonra, belli bir târihte, Hopa doğumlu nokta Laz nokta devam ettim. Sırf bu yüzden bana kızanlar oldu. Yani benim Laz olduğumu bilmiyor değillerdi, ama benim Lazlığımı deklare etmem onlarda nedense rahatsızlık yarattı. Dil konuşmak da böyle bir şey. Sonuçta Çerkesler, Lazlar da öyle, Gürcüler de öyle, birçok kesim, Türkiye’deki Ulus-Devlet’e çok ciddî bir şekilde entegre olmuş kişiler. Normalde bunların bir “bölücülük” endîşesi yaratması diye bir şey söz konusu değil; ama bir yerden başladığı zaman, artık çorap söküğü gibi gelebiliyor ve her türlü kimliği sahiplenmek –ki en kestirme yolu, dilini konuşmak oluyor–, sâhiplenme durumu bir tehdit olarak algılanıyor. 

Tabii ki burada en önemli mesele Kürtler ve Kürt meselesinin Türkiye’nin gündemine çok ciddî bir şekilde oturması, PKK’nın ortaya çıkışı, partilerin ortaya çıkışı… Buradaki temel mesele, Kürtler sadece Kürtlükleri ile kalsalar ve bunu dile getirmeseler, buradan hareketle bir şeyler talep etmeseler bir sorun olmayacaktı. Ama talep başladığı zaman, politizasyon başladığı zaman sorun oluyor. Şimdi bu anlamda da artık bu ayrımcılık, ırkçılık ve ülkenin bölünüyor olma endîşesi öyle bir hastalık oluyor ki, her türden insana da bu gözle bakılabiliyor. Kayseri gibi bir yerde Çerkesçe konuşan insandan rahatsız olmak akıl alır bir şey değil. Tam tersine, hani o hep söylenen, “İşte, bunlar bizim kültürel çeşitliliğimizin renkleri” diye övünülecek bir şey olması gerekirken neden böyle oluyor? Çünkü son dönemde mülteci karşıtlığı, sığınmacı karşıtlığıyla berâber başlayıp tırmanan ayrımcılık ve adını koyalım artık, zâten birçokları öyle söylüyor artık: “Irkçılıksa ırkçılık” — bu konuda bir yayın da yapmıştım: “Irkçıysam ırkçıyım” diye. 

Bir ara “Bizde ırkçılık olmaz” lâfı çok modaydı. Kesinlikle olmaz, neden olmaz? Aslında önerme haksız değil Osmanlı bakiyesi bir ülkeyiz, nasıl olacak ırkçılık? Çünkü burası hakikaten bir mozaik, ama sonra baktık ki pekâlâ olabiliyor. Olduğu andan îtibâren de birçok insan açık açık bunu böyle söylemeye başladı: “Tamam, ırkçılıksa ırkçılık, istemiyorum kardeşim!”. Yok işte, şöyledir böyledir, ırkçılığı bir yerden sonra kötü bir şey değilmiş gibi, normal bir şeymiş gibi… Şunu söylemek lâzım, hakkını vermek lâzım: Kimse “Ben ırkçıyım” diye çıkmıyor ortaya; ama kendisine böyle bir şey söylendiği zaman, “Ne var? diyor. Yani “Değilim, ama beni buradan sıkıştıramazsın” demeye getiriyorlar. Ve ondan sonra bir bakıyorsunuz, kendimden bir örnek vereyim — biraz fazla oldu, ama son dönemde bu tür, ama özellikle sığınmacılar konusunda tavırları belli olan ve bu nedenle de bana ve benim gibilere saldırmayı bir tür millî spora dönüştüren kişiler şöyle şeyler söylüyorlar: “Ruşen Çakır zâten Artvinli, bir Gürcü, ondan Türk milliyetçiliğini sevmesini bekleyemeyiz”. Artvinli olduğum doğru, Hopalı’yım, yani Artvin’in Hopa ilçesinden; Gürcü değilim, bizim orada Gürcü de çok var, ama ben Gürcü değilim, Laz’ım. Bunu bir şey gibi koyuyorlar. Halbuki benim bildiğim çok sayıda akrabalarım var Ülkü Ocakları’nda bulunmuş. 

Sonuçta Türk milliyetçisi ülkücü olmak için bir yerden sonra aslında kimsenin etnik kökeni sorulmuyor. Önemli olan insanların o etnik kökeni ne olursa olsun onu bastırmaları ve o anlatıda kendilerini görmeleri. Yani ne oluyor? Meselâ şimdi hatırlıyorum, üniversite yıllarıydı; o zaman bizim, üniversitede ülkücü olan akrabalarımız vardı. Laz olduklarını kendileri de bilirdi. Lazca da bilir ve konuşurlardı da, ben konuşamazdım, ama onlar konuşurdu; ama hepsi birer Türk milliyetçisiydi. Bazıları rahmetli oldu –Allah rahmet eylesin– ve bunu pekâlâ yapabiliyorlardı. Ama şimdi öyle bir şey oluyor ki, “Ondan zâten olmaz” deniyor. Neden o? Çünkü Laz ya da Gürcü. Hayır, buradaki mesele sizin etnik kökeninizin ne olduğu değil; onu eğer çok önemsemiyorsanız, öne çıkartmıyorsanız, bunu kendinizle berâber bir kimlik âidiyeti olarak söylemiyorsanız, kimsenin bir îtirâzı yok. Ama onu söylediğiniz zaman, kendinizi deklare ettiğiniz zaman, hele bir de anadilinizi konuşabiliyorsanız, konuşuyorsanız –ki ben maalesef konuşamıyorum–, o zaman bir tehdit olarak algılanıyorsunuz. Ve bu en aşağıya kadar gidiyor. En aşağıya giden şeyi, tabii ki bu sıradanlaşan ırkçılığı pompalayan kesimler, kurumlar şunlar bunlar, birtakım kanaat önderleri vs. var. 

Sonuçta Türkiye’de böyle birbirinden farklı, genellikle “münferit” diye geçiştirilmek istenen olayların hepsini bir araya getirdiğiniz zaman kötü bir tablo çıkıyor. Ve bu bizi hiç de iyi yerlere taşıyacak bir olay değil. Olayın ilk başta hani daha kabul edilebilirmiş gibi yapılan, “İşte, kapılar açıldı, bu kadar insan geldi, bunları istemiyoruz kardeşim”den başlayıp, daha sonra Çerkesçe konuşmayı, Kürtçe konuşmayı, Kürtçe konser vermeyi, Lazca konserler vermeyi yasaklamaya kadar giden boyutları var. Ve bunlar çok ciddî bir şekilde karşı durulması gereken, rahatsız olunması gereken hususlar. Hani diyorlar ya: “Irkçıysam ırkçıyım kardeşim!” Ona karşılık biz şunu diyebiliriz: Irkçılığa karşıyım, her türlü ayrımcılığa karşıyım, herkes istediği kimlikle özgür bir şekilde bu topraklarda yaşama hakkına sâhiptir. Kimse sayıca çok olduğu iddiasıyla başkasına kimliğini gizlemeyi dayatamaz, dayatmamalı. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus