Transatlantik: Suriye’ye operasyon olacak mı? Zaho saldırısı & Trump’ın dönüşü

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine düzenlemek istediği olası operasyon hakkında önemli açıklamalarda bulundu. “İdlib bölgesinde dört milyona yakın nüfusun güvenliğini sağlıyoruz” diyen Kalın, olası operasyona dair şunları söyledi: “Kimseye bir takvim açıklamak zorunda değiliz, böyle bir operasyon her an yapılabilir.” Peki Türkiye, Suriye’ye bir operasyon düzenleyebilir mi?

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) Twitter hesabından terör örgütü YPG/PKK’nın kilit isimlerinden Ciyan Tolheldan Afrin kod adlı Salwa Yusuk için yayınlanan taziye mesajı ne anlama geliyor?

Kuzey Irak’ın Duhok vilayetinin Zaho kentine düzenlenen saldırıda ikisi çocuk en az dokuz kişi hayatını kaybetmiş, 23 kişi ise yaralanmıştı. Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi saldırıdan Türkiye’yi sorumlu tutarken, Türkiye ise saldırının sorumlusu olarak PKK’yı işaret etmişti. Saldırının sorumlusu kim?

Eski Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump görevden ayrıldıktan sonra ilk kez başkent Vaşington’a gelerek kendisine yakın bir düşünce kuruluşunda konuştu. Trump’ın bu konuşması 2024 için bir sinyal mi?

Ruşen Çakır ve Ömer Taşpınar, Transatlantik’te değerlendiriyor.

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Transatlantik”le karşınızdayız. Bu hafta Gönül Tol yok; sâdece Ömer Taşpınar var — ki o da Washington’da. Ömer, merhaba. Bölgeyi biraz konuşalım, sonra sen bize en favori konunu, Trump’ı anlatacaksın, en sona onu saklayalım. Ama unutmuyorum; ilk adaylığı sürecinde, Trump’ı “az önemsiyordun” diyelim. Şimdi şey gibi oldun, “Trump’çı” gibi oldun. Önce Suriye’yle başlayalım: Peş peşe, önce İbrahim Kalım Bloomberg’e bir söyleşi verdi, daha sonra Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da ısrarla şunu vurguluyorlar: “Kimseden izin almaya ihtiyâcımız yok, her an operasyon olabilir”. Bunu hep konuşuyoruz ve sen de –yanlış hatırlamıyorsam–, “Tabii ki yeşil ışıklar önemli; ama Türkiye daha öncekilerinde de tam yeşil ışık almadan operasyon yapmıştı, bu sefer de yapabilir” diyordun. An îtibâriyle Kalın’ın, Çavuşoğlu’nun ve tabii ki arada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın değişik vesîlelerle dile getirdikleri bu olayı gerçekçi buluyor musun? Olabilir mi operasyon?

Ömer Taşpınar: Ya Ruşen, kısa cevap: Olabilir. Türkiye bu konuda kararlı gözüküyor ve Dışişleri ile Cumhurbaşkanlığı, kamuoyunu hem içeride hem de dışarıda bir şekilde hazırlama çalışmaları yapıyor gibi. İbrahim Kalın’ın Bloomberg’e bu konuda yaptığı açıklamanın amacı, birazcık da tabii şu anda konuşulan konuyu değiştirmek için. Yani şu anda Birleşmiş Milletler gündeminde bu Duhok’taki saldırı var, onu da konuşacağız. Orada Türkiye Irak tarafından çok sert şekilde suçlandı ve dünya kamuoyunun gözünde de Türkiye’nin, genelde o bölgede sınırötesi bir operasyon yaptığı için, bir inandırıcılık sorunu var. Yani sivillerin öldürülmesi Türkiye’nin çok sık yaptığı bir şey değil. Genelde militanların hedeflendiği bir bölge, fakat böyle hatâlar olabiliyor. Bu hatâyı Türkiye yaptı mı, yapmadı mı? Türkiye bunu PKK üzerine yıkıyor ve PKK’nın yaptığını söylüyor. Bu konuda, genelde baktığımızda, bölgede İran olsun, Irak olsun, Arap ülkeleri olsun, bu konuda da Türkiye’nin inandırıcılık sorunu var. Yani PKK neden bunu şimdi yapsın? Türkiye’nin açıklaması da, “Bizim Suriye planlarımızı bertaraf etmek için…”. Yani: “Zamanlama açısından bunu yapıyorlar, bunu gündeme getiriyorlar ki Türkiye töhmet altında kalsın, suçlansın ve biz bir şekilde Suriye’ye girdiğimizde daha ciddî bir şekilde uluslararası toplum tarafından kınanalım” diye. Yani PKK’nın buradaki stratejik hedefini, zamanlama açısından bu Suriye’deki saldırıyı bir şekilde bertaraf etmek olarak düşündüğünde, İbrahim Kalın’ın ve Dışişleri Bakanı’nın, “Biz hâlâ kararlıyız, bu konudaki ısrârımız devam ediyor” demesi, o açıdan bir kamuoyunu hazırlama meselesi. Olayın bir Amerika boyutu var tabii. Yani Amerika’nın göstereceği tepki de önemli. Hep Rusya ve daha çok İran konuşuyoruz. Rusya ve İran ile Türkiye temas hâlinde o bölgede. Ama unutmayalım ki Amerika’nın hâlâ merkez kuvvetler dediğimiz CENTCOM’un orada özel timleri var. Ve hâlâ Amerika’nın YPG’ye hem operasyonel hem de bana göre artık stratejik boyutlarda olan desteği devam ediyor. Son bu tâziye dileme olayında da…

Ruşen Çakır: Evet, onu özellikle sormak istiyorum. Burada bayağı bir etkili oldu. Üç tâne yanlış hatırlamıyorsam kadın askerî yönetici diyelim, YPG’li oldukları belli; bunları tabii SDG olarak söylüyor, CENTCOM bayağı sosyal medyadan onlara tâziye dileklerini dile getirdi. Ve belli ki bunlar Türkiye’den düzenlenen bir operasyonla öldürülmüş kişiler. İki stratejik ortağın böyle iki ayrı uçta olması olayı var ve bu bayağı bir olay oldu. Zâten Erdoğan her vesîleyle “ABD Fırat’ın doğusundan çekilmeli” diyor. Bu olay ise ABD’nin pek de böyle bir niyetinin olmadığını ve YPG’yi de sonuna kadar ya da en azından belli bir yere kadar sâhipleneceğini gösteriyor. 

Ömer Taşpınar: Evet, zâten bir önceki soruna cevap verirken de, Türkiye’nin inandırıcılık sorunu derken bundan bahsediyorum. Yani Türkiye’nin Kürt Meselesi’nde bir inandırıcılık sorunu var. PKK ile mücâdelesinde bir yere kadar Türkiye haklı görülüyor. Yani Avrupa Birliği ve Amerika tarafından PKK bir terörist örgüt olarak kabul edildiği için, Irak’ta yaptığı müdâhaleler de, kendi toprakları içinde yaptığı müdâhaleler de bir yere kadar kabul ediliyor. Orada bile bence, PKK konusunda bile İsveç örneğinde gördüğümüz gibi ve Avrupa genelinde bir sürü ülkede –yani Fransa’da, Almanya’da, Danimarka’da– gördüğümüz gibi, kimin terörist olduğu konusunda, kimin tam olarak PKK’lı terörist olduğu konusunda bir soru işâreti de var. Yani PKK’ya bir şekilde destek veren bâzı düşünürlerin, bâzı yazarların terörist olarak tanımlanması Türkiye’nin yaptığı bir şey. Ama bunu Avrupa yapmıyor. Yani terörizmle düşünce özgürlüğünü birbirinden ayıramama meselesi, Türkiye’nin inandırıcılık sorunu yaşamasına yol açıyor sonuç olarak. YPG konusuna gelirsek; Suriye’deki YPG yapılanmasına baktığımızda, Türkiye dünya kamuoyu önünde çok daha zor durumda; çünkü YPG’yi Amerika terörist örgüt olarak kabul etmiyor, tabii ki Avrupa da terörist örgüt olarak kabul etmiyor. Bu arada çok gözden kaçırdığımız bir şey: Türkiye’nin iyi ilişkiler içinde olduğu Rusya’nın PKK’yı bile terörist olarak kabul etmemesi. Yani orada aslında daha da ilginç bir ikilem var. Bu YPG/PYD konusunda CENTCOM’un, Merkez Kuvvetleri’nin tavrı aslında çok net. Yani onlar YPG’yi IŞİD’e karşı, yani orada asıl terörist olarak gördükleri IŞİD’e karşı en etkili güç olarak ele alıyorlar ve o nedenle operasyonel, taktiksel ve stratejik destek veriyorlar. Türkiye’nin bir şekilde bu IŞİD’le mücâdeleyi yeterince ciddîye almaması, hattâ IŞİD’e yakın bazı cihadcı gruplarla meselâ İdlib’de yan yana olması, Türkiye’nin kullandığı bâzı Suriyeli askerlerin cihadcı olması ise, Türkiye’yi İslâmcı gruplarla, cihadcı gruplarla berâber hareket ediyor töhmeti altında, suçlaması altında bırakıyor. CENTCOM’daki, Merkez Kuvvetler’deki hava da böyle genelde. Yani Türkiye’nin Suriye’deki konumu bu nedenle Amerika açısından son derece sorunlu. Yani normalde bunlar Türkiye’nin zorlanmasını getirmezdi. Türkiye Amerika’ya rağmen bu operasyonu geçmişte yaptığı gibi yapardı. 2017’den beri Türkiye bu operasyonları yapıyor. Fakat bugün geldiğimiz konjonktürde şöyle bir mesele var: Eğer Türkiye Kuzey Suriye’de, bu Tel-Rıfat bölgesinde, her ne kadar sınırlarına yakın olsa da yani Suriye topraklarında yeni bir operasyona başladığında, bu Amerikan Kongresi’nin gündemine gelecek. Amerikan Kongresi’nin gündemine de gelmesi de, zâten F-16’lar konusunda ortamı daha da zorlayacak ve Amerikan hükûmetinin de, yani federal hükümetin, Beyaz Saray’ın da elini zorlayacaktır. O nedenle Türkiye yeşil ışığa muhtaç değil. Yani kendisi böyle bir operasyon yapabilir; fakat bunun Amerika ile ilişkilerinde, en azından Kongre üzerinde, ayrıca Beyaz Saray, Dışişleri Bakanlığı, Pentagon üzerinde –Türkiye’yi kınayacakları için– bir etkisi olacaktır ve zâten zayıflamış olan F-16’ları alma şansını iyice zayıflatacak. 

Ruşen Çakır: Ömer, araya girip bir  şey söylemek istiyorum: Şimdi burada, Suriye söz konusu olduğu zaman, özellikle muhâlif çevrelerde, bunun aslında iç politikaya yönelik bir yatırım olduğu, iktidârın oylarını kaybetme endîşesiyle seçimlerde onu toparlamaya yönelik bir adım olacağı yolunda çok yorum yapılıyor. Yani bunun aslında bir dış politika değil, iç politika meselesi olduğu… Benzer görüş oralarda da hâkim mi? Yani aslında Türkiye bunu güvenlik kaygılarıyla değil içerideki kamuoyu desteğini yeniden inşâ etmek için yapmak istiyor düşüncesi oralarda da hâkim mi? Yoksa olayı gerçekten bir güvenlik sorunu olarak algılayıp, ona rağmen mi îtiraz ediyorlar?

Ömer Taşpınar: Şimdi, bu Türkiye’nin imajına çok bağlı bir soru Ruşen. Türkiye’nin imajı, Erdoğan’ın imajı… Sonuçta Erdoğan’ın imajı da otoriter bir imaj. Eh, otoriter liderlerin içeride sorunlar yaşarken, özellikle ekonomik olarak ciddî sorunlar yaşarken… –ki Türkiye’nin yaşadığı ekonomik sorun Kürt Meselesi’nden çok daha fazla gündemde– yani Türkiye’nin içine düştüğü ekonomik darboğaz, Türkiye’deki enflasyon, Erdoğan’ın seçimleri kaybetme ihtimâli… bu konular çok sık konuşuluyor, medyada yer alıyor. Böyle bir ortamda Türkiye’de, İstanbul’da, Ankara’da veya bölgede bile ciddî bir PKK saldırısı yokken … Hani şu anda Türkiye bu konuda düşük yoğunluklu bir terörle mücâdele veriyor olabilir; fakat New York Times’ın, Washington Post’un gündemine girecek, dünyadaki haber ajanslarının gündemine girecek derecede Türkiye’de şehirlerde bir PKK terörizminden bahsedilmiyor. Böyle bir terörizm –Allah korusun– şu anda yok. Hani böyle bir şey olsa, o zaman Türkiye’nin Suriye’ye müdâhalesi daha meşrû olarak görülebilir. Hani “Teröristler oradan geliyor” diye — ki o zaman bile zorlanabilir, çünkü PYD/YPG’nin yapılanmasıyla Türkiye içindeki PKK meselesini dünya basını çoğu zaman birbirinden ayrı ele alıyor. Yani Türkiye bunlara aynı örgütmüş gibi bakıyor ama, dünya basınında, YPG/PYD, Suriye’deki Kürtler IŞİD’le mücâdele ediyorlar diye anlaşılıyor — ki doğru olan da bu. Yani Suriye’deki Kürtler’den Türkiye’ye gelen bir terörist tehdit yok. Türkiye’nin içinde rerörist tehdit varsa PKK’dan geliyor. Tabii Türkiye istihbâratı buna karşı bir sürü şey söylüyor. Akışkanlık var diyor, onlara verdiğiniz silahlar oraya geçiyor diyor. Yani o konularda belirli açılardan haklı olabilir Türkiye; fakat algı, algı dediğimiz mesele çok önemli. Operasyondan bahsetmiyorum, algının kendinden bahsediyorum. “Algı operasyonu” lâfı hoşlandığım bir lâf değil. Sanki burada Batı bir manipülasyon yapıyormuş gibi bir hava çıkıyor. Böyle bir manipülasyon yok. Algı şu: Erdoğan içeride çok zor durumda, dolayısıyla iç politikada zorlanan bir otoriter liderin dikkatleri dış politikayı çekmek istemesi, milliyetçiliği bir şekilde ayağa kaldırmaya, mobilize etmeye çalışması gayet normaldir. Yani bunu Çin de yapıyor, bunu Rusya da yapıyor; genelde otoriter rejimler için bu son derece doğal bir taktiktir, bir stratejidir. Berâberinde ne getirir bu? O sorgulanıyor. Yani benim konuştuğum, meselâ Amerika Dışişleri Bakanlığı’nda veya Amerikan düşünce kuruluşlarından insanlar, “Türkiye seçime mi gidiyor” diye soruyorlar hemen. Yani meselâ ilginç olan mesele de bu. Yani Suriye operasyonları veya Türkiye’nin dışarıdaki operasyonlarıyla içeride bir seçime gitmesi arasında bağlantı kurulması… o zâten kendi kendine anlatıyor durumu, değil mi? Niye böyle bir bağlantı kuruyorlar? Çünkü seçime giderken milliyetçiliği kullanmak… Dolayısıyla soruna cevap gayet net. Tabii böyle algılanıyor: İçerideki durumu güçlendirmek için. Ama bana bir analist olarak sorarsan, “Bu Erdoğan’a ne kadar yarar?” diye: Benim gördüğüm kadarıyla bu tür operasyonların iç politikadaki etkisi kısa süreli oluyor. Yani bir süre gerçekten bir milliyetçi dalgalanma yaşanıyor, milliyetçi mobilizasyon oluyor. Bu belirli açılardan işine yarar Erdoğan’ın. Ama onun etkisi iki üç hafta, bir ay sonra geçiyor ve tekrar asıl meseleler olan ekonomik meseleler gündeme geliyor. Hattâ gündemden hiçbir zaman çıkmıyor zâten ekonomi meselesi. Dolayısıyla hani bu tür bir operasyonu Türkiye’nin seçim döneminde yapması bekleniyor diyebilir. Yani Suriye operasyonu daha muhtemel olacağı zaman veya Kıbrıs üzerinden… veya Ege’deki Yunan adaları üzerinden yaşanabilecek sorunlar –ki onlar da hep konuşulan başka alternatifler– Erdoğan’ın elindeki kozlar, dış politikada sorun yaratma kozları. Yunanistan ile yaşanacak sorunlarda hemen, “Acaba seçim dönemine mi giriliyor” ve “Bundan Erdoğan ne kadar yararlanabilir? Seçimi böylece kazanabilir mi?” sorularıyla berâber değerlendiriliyor. Bana göre kazanamaz, yani bunlar sâyesinde kazanması çok zor. Ama dikkati dağıtması, yani şu anda içeride enflasyon yaşanırken, bu kadar ciddî sorunlar varken gündemi değiştirecek olması belirli açılardan mantıklı, fakat kalıcı değil. Yani bunlar hiçbir zaman böyle yapısal etkisi olacak çözümler değil. 

Ruşen Çakır: Ömer, demin bahsettin Irak’taki olaydan; Irak’ın kuzeyindeki Zaho’da yaşanan, sivillerin hayâtını kaybettiği olaydan. Irak yönetimi çok güçlü bir şekilde Türkiye aleyhine açıklama yaptı; Türkiye’yi, Ankara’yı sorumlu tutuyor. İlginç bir şekilde, olayın yaşandığı Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden yapılan açıklamalarda doğrudan suçlama yok. Yani suçsuz da demiyor, ama bir şekilde adını anmıyor; yani büyütmek istemiyorlar gibi gördüm. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden çıkan karar da, aslında yine ismi konmamış, ortaya yapılmış bir şeydi. Bu olay sanki çok fazla büyümeyecek; ama bir uluslararası soruşturma yapılır mı? Buradan ne çıkar? Bayağı bir zamana yayılacak herhalde. Çok da üzerine konuşulmayacakmış gibi bir hava seziyorum ben, yanılıyor muyum?

Ömer Taşpınar: Yanılmıyorsun, zaman geçtikçe bu konu bence kapanacak. Bağdat ile Erbil arasında aynı derecede Türkiye’ye uzak durma meselesi olmaması konusunda çok haklısın.  Yani Türkiye’ye çok daha sert açıklamalar Bağdat’tan geliyor. Bunun tabii bir sürü ekonomik nedeni var. Yani Türkiye’nin Erbil’le ilişkileri Bağdat ile olan ilişkilerinden çok daha güçlü. Yani Türkiye Erbil’deki Kürt yönetimiyle berâber çalışabiliyor, PKK konusunda onların da sorunları var. Bağdat’taki yönetim ise bir şekilde egemenlik hakları, toprak bütünlüğü olarak bakıyor. Ve başka bir devletin kendi toprakları üzerinde –ki Kürdistan’ı tabii ki kendi toprakları olarak görüyor Bağdat– oraya operasyonlar yapıyor olması… ondan bahsediyor zâten. Burada ironi, tabii Fuad Hüseyin’in kendisinin Kürt olması. Yani Irak’taki Dışişleri Bakanlığı’nda genelde işbölümüne baktığımızda, ciddî bir Kürt yapısı da var. Irak’ın başındaki Başkan Berhem Salih de Kürt. Tabii buna rağmen Erbil’le Bağdat’ın Türkiye’ye verdikleri tepkiler aynı tonda değil. Bu arada şunun da altını çizmek gerek: Gerek Birleşmiş Milletler olsun, gerek Amerikan Dışişleri Bakanlığı olsun, Türkiye’yi direkt olarak kınamıyorlar. Yani bu Duhok olayında ve onun dışında da… Bu yani Türkiye’nin suçlandığı Suriye gibi meselelerde ve Amerikan Savunma Bakanlığı’nın, Pentagon’un sosyal medyadan paylaştığı tâziye tweet’ine, yaptığı açıklamaya baktığımızda, hani Türkiye’yi kınama durumu yok. Pentagon’un demin bahsettiğimiz PYD’li, YPG’li üç militanın öldürülmesi konusunda tâziye yayınlarken, Türkiye’yi kınamayla beraber gelmiyor bu. Dolayısıyla baktığımızda, alandaki, sâhadaki YPG güçleri de Amerika’nın ne derece karşısında duracağından emin değiller. Yani Amerika Türkiye’yi kızdırıyor böyle bir tâziye vererek. Yani “Terörist öldürüyoruz, teröristlerin başı sağ olsun diye tâziye yolluyorsunuz” diye Türkiye tepki gösteriyor. Ama aynı zamanda YPG de Amerika’ya, “Neden Türkiye’yi daha net olarak suçlamıyorsun?” diye tepki gösteriyor. Birleşmiş Milletler’de de öyle bir durum var. Yani Birleşmiş Milletler’deki Irak temsilcisi bu konuyla ilgili raportör gibi konuşuyor, yani durumu anlatıyor, “Irak hükûmeti Türkiye’yi suçluyor” diyor. Birleşmiş Milletler’den gelen bir suçlama veya bir kınamayla karşı karşıya değil Türkiye. O nedenle baktığımızda, aslında Türkiye’nin konumu uluslararası toplumda tam olarak anlaşılmıyor. Kürt Meselesi’nde, medya, sivil toplum, liberal kesimler Türkiye’nin politikalarını genelde kınıyorlar; ama resmî olarak Birleşmiş Milletler’e baktığımızda, resmî olarak Pentagon’a baktığımızda, Amerika’ya baktığımızda, Türkiye’yi suçlu gösteren bir tonda görmüyoruz. Açık bir hedef gösterme ve bir şekilde Türkiye’nin yaptıklarının kendisini kınama görmüyoruz. Bu da ilginç geliyor bana. 

Ruşen Çakır: Ömer, evet ,gelelim senin Trump’a. Trump geliyor. Bir kere, önce tekrar Cumhuriyetçiler’in adayı olacak, sonra da seçimleri kazanacak. Bu iki senaryoda; yani şimdi en azından Cumhuriyetçiler’in yeniden adayı olma ihtimâli hakîkaten çok güçlü mü? Bir de, bugünden bakıldığında, tekrar seçimi kazanma ihtimâli nasıl? Orada kamuoyu araştırmaları da herhalde yapılıyordur. Bir yandan da Biden’ın performansını görüyoruz. Ne oluyor hakîkaten? Tekrardan ikinci bir Trump dönemi olacak mı?

Ömer Taşpınar: Şimdi, Trump’ın aslında hedefi bir şekilde bu Cumhuriyetçi Parti’nin tabanıyla ilişkisini kesmemek ve tabanda Trump hâlâ çok güçlü. Baktığımızda, kamuoyu yoklamalarına göre Cumhuriyetçi Parti’nin aktivistleri, yani ona genelde üye olan ve sürekli oy verenlerin % 60 kadarı hâlâ Trump’ın arkasında. Bu arada biz “Transatlantik”te bunu konuşmadık, fakat son üç dört aydır Amerikan Kongresi’nde, geçen 6 Ocak’ta Kongre’deki o ayaklanma meselesiyle ilgili bir soruşturma yürütülüyordu ve o soruşturmada Trump çok gündeme geldi. Aslında Trump hep gündemdeydi demek istiyorum, özellikle Kongre’nin gündemindeydi. Çünkü bu 6 Ocak ayaklanmasında, bütün dünyanın gözleri önünde Trump’ın destekçilerinin Kongre’ye girişi, Kongre’yi basmaları… Bu olaylarda Trump’ın ne kadar pasif olduğu, hiçbir şekilde bu mobilizasyonun, bu ayaklanmanın bastırılması için kendi destekçilerine “Durun! Bunu yapmayın!” demediği, hattâ ateşe körükle gittiği, onları mobilize ettiği konusunda çok net ifâdeler kullanıldı. Trump’ın kendi danışmanları, Trump’a yakın bâzı kişiler Trump’ı suçlayıcı ifâdelerde, açıklamalarda bulundular. Dolayısıyla Trump zâten gündemdeydi. Ve liberaller, demokratlar, sol sürekli Trump’ın bu tür bir meselede suçlu durumda olduğunu ve mahkemeye çıkarılması gerektiğini söylediler. Buna rağmen baktığımızda, Amerikan Cumhuriyetçi Partisi veya Amerikan sağ tabanında Trump’a karşı hiçbir öfke oluşmadı. Yani Trump’ın suçlu olduğu, bu konuda özür dilemesi gerektiği konusunda hiçbir hava oluşmadı. Tam aksine, Demokratlar’ın gündemi değiştirmeye çalıştığı; enflasyon ortamında, Amerika’nın ekonomik sorunlarının olduğu bir ortamda hâlâ siyâseti ve gündemi Trump’la meşgul etmeye çalıştıkları suçlamaları yapıldı. Dolayısıyla aslında baktığımızda, yani medyada, toplum genelinde, Cumhuriyetçi Parti’nin tabanında Trump son derece güçlü. Ve geçen gün, galiba iki gün önce Washington’a geldi. Washington’da bir konuşma yaptı ve tabii ki, “Ben seçimleri kazandım” dedi, “seçimler çalındı bizden ve ne yapmamız gerekiyor? Bir daha kazanmamız gerekiyor. Demek ki bir daha kazanmamız gerekiyor bu seçimleri” dedi. Bu ne anlama geliyor? Bu üstü örtülü olarak, “Ben adayım” anlamına geliyor. Her ne kadar resmî olarak “Ben adayım” dememiş olsa da, aslında şu anda Trump’ın 2024’te aday olacağı üç aşağı beş yukarı kesinleşmiş durumda. Ve baktığımızda, “Trump’a karşı Cumhuriyetçi Parti’den kim aday olur?” dediğimizde, ortaya ilginç bir şekilde Başkan Yardımcısı Mike Pence çıkıyor. O da Washington’daydı aynı gün, o da bir konuşma yaptı. Ve “Geçmişe değil geleceğe bakmak gerekiyor” dedi. Kendisine Trump’la ilgili sorular sorulduğunda, Trump’la arasına bir mesâfe sokmak istiyor, fakat Trump’ı da bir düşman olarak görmek istemiyor. Dolayısıyla, Trump’ın karşısına çıkacak insanların da Trump’a sempati duyanlardan oy almak gibi bir dertleri olacak. Florida Valisi Ron DeSantis bunlardan bir tânesi. O, şu anda popüler bir vali ve özellikle bu kürtaj, silâh gibi konularda, kültürel konularda, kimlik konularında partinin sağ tabanına da hâkim. Ama o da Trumpçı olarak biliniyor. Trump’a karşı olarak çıkabilir mi? Bence çıkabilir. Çünkü çok hırslı bir vali ve genç. Dolayısıyla Trump’ın karşısında görebileceğimiz potansiyel isimlere baktığımızda, Mike Pence’i görüyorum ben ve Florida valisini görüyorum. Onun dışında herkesin konuştuğu başka bir isim de eski Dışişleri Bakanı Mike Pompeo… O da aday olmak yörüngesinde. O tür açıklamalar yapıyor. Karşısına ne kadar çok aday çıkarsa, Trump’ın o kadar Cumhuriyetçi Parti’nin ön seçimlerini kazanıp 2024’te aday olma ihtimâli yükselir. Yani Trump’ın karşısında bence sâdece bir aday olursa, ancak o zaman daha dengeli bir yarış olur. Yani Trump’ın karşısında beş tâne aday olursa, Trump onların hepsinden daha fazla tanınmış ve onların hepsinden daha popüler bir isim. Dolayısıyla Trump’ın aday olma ihtimâli, ön seçimlerde kaç adayın çıkacağına da bağlı.

Ruşen Çakır: Peki burada… Çok erken ama, olursa, kazanma ihtimâline bugünden bakıldığında, bayağı ciddî bir şekilde gündemde, değil mi?

Ömer Taşpınar: Şimdi tabii yaşına bakmak lâzım. Trump’ın yaşı 78. Çok sağlık sorunları yok gibi. Bir de karşısında kim olacak? Yani ona da bağlı. O tabii Biden’ı gündeme getiriyor. Biden ikinci kez aday olacak mı? Biden şu anda 80 yaşında ve yaşını oldukça gösteren, bana göre yıpranmış bir lider ve Demokratlar’ın da endîşesi Biden’ın aday olması zâten. Eğer Biden aday olursa, ikinci bir Biden-Trump çekişmesinde, yarışında, Trump’ın bu sefer daha avantajlı olacağı konuşuluyor. Çünkü Amerikan ekonomisi bu iki yıl içinde ciddî bir toparlanma yaşamazsa, enflasyon devam ederse, hattâ durgunluk ve stagflasyon’vâri bir duruma gelirse, yani hem enflasyonun hem de ekonomik durgunluğun yaşandığı, işsizliğin yükseldiği bir ortamda, bütün bunların sorumlusu olarak Biden görülecek. Yani Biden’a zâten şu anda Demokratlar’ın verdiği destek ve bağımsızların verdiği destek de düşüyor. Amerikan târihinde neredeyse Trump’a yakın bir oranda popülaritesi, destek oranı düşmüş bir başkan. Ve kasım ayında ara seçimler olacak Kongre’de ve Temsilciler Meclisi’nde. Orada Biden’ın, Demokrat Parti’nin ciddî bir hezîmet yaşayacağına herkes üç aşağı beş yukarı kesin gözle bakıyor. Dolayısıyla 2024’e Trump avantajlı girebilir. Ve Biden aday olursa, bana göre hem yaşı îtibâriyle, hem de dört yıldaki sorunları halledememiş olması, hattâ ekonomik olarak Amerika’nın daha zayıflamış olması nedeniyle, Trump’ın veya Cumhuriyetçiler’in kazanma ihtimâlini ben 2024’te yüksek görüyorum. Ancak ve ancak çok popüler bir Demokrat liderin çıkması bu gidişâtı durdurabilir. O popüler lider de Biden’a karşı olacak. O çok kolay bir şey değil. Yani Biden’ın açıklaması gerek; “Ben aday olmayacağım” demesi gerek ki bir başkası çıkabilsin. Eğer Biden “Ben adayım” derse, kendisine karşı Demokrat Parti içinde bir adayın çıkması çok zorlaşır. Ve şu anda gördüğümüz kadarıyla Biden karar vermiş değil. Yani kendisine soruyorlar, tam net söylemiyor; fakat yani bir başkanın “Ben aday olmayacağım” demesi zâten bir bakıma yenilgiyi kabul etmesi olur. O nedenle ben, aday olma ihtimâlini yüksek görüyorum. Ve yaşı îtibâriyle de iyi bir performans göstermiyor. Trump’a karşı kaybetme ihtimâlini bugün baktığımızda çok yüksek görüyorum. 

Ruşen Çakır: Evet Ömer, çok teşekkür ediyoruz. “Transatlantik”i burada noktalayalım. İzleyicilerimize de teşekkür edelim. Haftaya tekrar görüşmek üzere, iyi günler. 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus