Levent Köker ile Hukuk ve Demokrasi (95): Yasal güvence | Ne kadar anlamlı, ne kadar anlamsız?

CHP, geçtiğimiz hafta içinde, “Kadınların Yürüttükleri Mesleğin İcrası Kapsamındaki Kılık ve Kıyafeti Giymek Dışında Herhangi Bir Zorlamaya Tabi Tutulamaması Hakkında Kanun Teklifi”ni TBMM Başkanlığı’na sundu. İkisi yürürlük ve yürütme organı ile ilgili olmak üzere üç maddelik teklife göre, “Kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile üst kuruluşlarına bağlı olarak bir mesleği icra eden kadınlar, yürüttükleri mesleğin icrası kapsamında giyilmesi gerekli cübbe, önlük, üniforma vb. dışında kıyafet giymek ya da giymemek gibi temel hak ve özgürlükleri ihlal edecek biçimde herhangi bir zorlamaya tabi tutulamaz.”

Bu teklifin hayli ilginç yönleri var. Birincisi zamanlaması. Yâni, TBMM’nde 1925’teki Takrir-i Sükûn Kânunu’na rakip olabilecek düzeyde bir sansür düzeni getirmekte olduğu hâde “dezenformasyon yasası” diye piyasaya sürülen bir kânun teklifi görüşülürken, gündemi iktidarın işine gelecek biçimde saptırmak. Sunulan teklif, gerçekten böyle bir işe yaramış gibi. Yâni, “şimdi, ne lüzûmu vardı!” tepkisi. Benim üzerinde duracağım nokta bu değil. Ne diyelim, böyle uygun görülmüş. Benim asıl dikkatimi çeken, hem teklifin özü, hem de gerekçesi. Teklif, özetle, kadınların icrâ ettikleri meslek veya yaptıkları iş sebebiyle giymek zorunda oldukları kıyafetler dışında hiçbir zorlamaya tâbi tutulamazlar diyor. Peki, böyle bir zorlamaya tâbi tutulmaları şu anda yürürlükte olan Anayasa ve kânunlara göre mümkün mü? Teklifin gerekçesine göre, evrensel insan hakları hukukuna ve Anayasa’ya göre kadınların böyle bir zorlamaya tâbi tutulmamaları gerekir. “O zaman, ne gerek var böyle bir düzenlemeye?” diye insan sormadan edemiyor. Gerçekten de, kânun teklifinin yok etmek istediği zorlama aslında zâten yok. O zaman, olmayan şeyi yok etmek
için teklif vermenin anlamı da kalmıyor, değil mi?

Tam da öyle değil. Çünkü, “Gerekçe”ye göre evrensel insan hakları, Anayasa ve kânunlara göre yapılamayacak olan zorlamalar, geçmişte yapılmış. Buna göre: “Yakın geçmişimizde üniversite öğrencilerinin başörtüsüyle eğitim hakkı engellenmiş, kamuda kadınların başörtülü çalışmasına izin verilmemiştir. Benzer engellemelerin ve yasaklamaların bir daha yaşanmaması için her türlü önlemi almak Parlamentonun ve kamu idaresinin görevidir.” İtiraf gibi, ya da yumuşatarak söylersek, Kılıçdaroğlu’nun bir süredir dile getirdiği “helâlleşme” kapsamında, “bizim de yanlışlarımız oldu” sözlerinin somut örneklerinden biri. Yine de bir tuhaflık var. Çünkü, geçmişte de yapılmaması gereken zorlamalar yapılmış denildiğine göre, bundan yürürlükteki hukuk kurallarına göre kadınların hak ve özgürlüklerine başörtüsü yasağı varmış gibi yapılan zorlamalar herhangi bir hukuk kuralına dayanmıyor sonucuna varmak gerekiyor. Bu durumda, geçmişte yapılan zorlamalar hukuk dışı, hattâ zorlamanın somut durumuna göre suç niteliği taşıyor. Öyle mi?

Bu da tam öyle değil. Bir defa, geçmişte örneğin yargıclar, savcılar gibi mesleklerde çalışan kadınlar da dâhil olmak üzere, kamu kurumlarında çalışan kadınların başlarının açık olması gerektiğine dâir yönetmelik düzeyinde kurallar ve bunlara dayanılan genelgeler ve âmirlerin uygulamaları mevcuttu. Bu yönetmelik ve daha alt seviyedeki normların kânunî ve anayasal dayanakları mevcut değildi. Bu düzenlemeler zaman içinde yürürlükten kaldırılmış, kamu idârecileri de fiilî zorlamaları terk etmişler, böylece hukuk normları ile uygulama arasında bir uyum sağlanmış, çalışma hayatında kadınların başörtüsü ile ilgili zorlama sona ermiştir.

Konunun üniversite öğrencileri açısından görünümü ise daha da netti. Yüksek öğretim kurumlarında kılık kıyafet serbesttir hükmüne rağmen, bu serbestliğin başörtüsünün de serbest olduğu anlamına gelmeyeceğine dair Anayasa Mahkemesi yorumu, hiçbir hukukî bağlayıcılığı olmamasına rağmen ve 28 Şubat’ın olağanüstü katkılarının da destek verdiği bir biçimde, fiilî bir zorlama olarak uygulanmıştır. Bugünkü teklif, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması gibi bir gerekçeye dayanıyor ama, bu gerekçe havada kalıyor çünkü, hukuken zaten vâr olmayan bir zorlamayı yasaklamaya kalkmak, resmen “abesle iştigâl”dir.

Bir diğer abes durum ise, olmayan bir sorunu varmış gibi yeniden gündeme taşımakla, asıl olan sorunları hiç kaale almamak arasındaki büyük uçurumda açığa çıkmaktadır. Sözlü olarak, bu teklifle ilgili söylenen ve aslında anlamsız olan bir söz: Başörtüsüne “yasal güvence” getirmek. Başörtüsünün yasal güvencesi hep vardı, bugün de var, kravatın, gömleğin, ceketin, vb. olduğu gibi. Sorun yasal güvence eksikliğinden değil, yargı da dâhil kamu otoritelerinin yasal güvence yokmuş gibi, keyfî davranışlarından kaynaklanıyordu. Şimdi, bu teklif kânunlaşsa bile, aynı keyfîliğin ileride yeniden hortlamayacağının bir güvencesi yoktur. Oysa, şu anda hukukî güvenceden yoksun olduğu için, insan onuru başta, belirli hak ve özgürlüklerin açık ve kategorik ihlâline mâruz kalan çok ciddî toplum kesimleri bulunmaktadır. Örneğin, Türkçe dışındaki anadillerinde eğitim hakkının tanınmamış olması. CHP, “herkesin anadilini öğrenmesi”ni savunuyoruz diyerek bu yasağın üstünü örtüyor. Oysa, anadilini öğrenmek bakımından şu anda mevzûatta bir yasak yok ama vatandaşların Türkçe dışında anadilinde eğitim hakkı, Anayasa’ya göre tanınmıyor. Benzer bir durum, “başörtüsünü yasal güvenceye kavuşturmak” diye sunulan bu teklife dayanak yapılan ve “sınırlandırılamaz” diye sunulan din ve inanç hürriyeti alanında, Alevîliğin bu kapsamda özgürlüklere ve eşit saygıya hakkı olduğunu yadsıyan düzenlemeler ve uygulamalarla karşımıza çıkmaktadır. Diyânet başta olmak üzere, Türkiye’de devletin Alevîlik
inancına uyguladığı ayrımcılıkları sona erdirerek, bütün vatandaşların eşit, özgür bireyler ve topluluklar olarak din ve inanç hürriyetinden eşit saygı görecek biçimde yararlandığı bir düzenin hukukî güvencesi de acaba akla gelmiyor mu? Başörtüsü gibi, ne mevzuatta, ne de uygulamada yasak olan bir konuyu “yasal güvenceye kavuşturma” girişiminin abesliğine karşın, bu iki örnekteki sorunda yasal güvence sağlamaya yönelmek çok daha temel ve sahici sorunlara sâhip çıkmak anlamını taşıyor. Bunu görmeyen bir muhalefet, zamanlaması açıkça yanlış olan bu abes kanun teklifi ile ne yapmak istemektedir?

Son olarak belirtmek isterim ki, Türkiye’nin “sorun çözmeme irâdesi”nin yeni bir nişânesiyle karşı karşıyayız. Sorunları çözmek değil, çözümsüzlüğü adetâ teşvik edici bir biçimde tekrar tekrar gündeme taşımak, müesses nizamın varlığını pekiştiriyor. Sorunların iyice içinden çıkılmaz hâle gelmesiyle sonuçlandığı için, her defasında otoriterliğin daha da koyulaşmasını sağlayan krizlere yol açan bu durumu sona erdirmek için, gerçekten “yasal güvence” gerektiren, bunun için de yeni bir hukuk düzeninin inşâ edilmesini zorunlu kılan bir yaklaşımın artık pratiğe konulmasını beklemekteyiz.

Prof. Dr. Levent Köker Hukuk ve Demokrasi’de değerlendirdi:

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus