“Türkiye’de Caferi olmak” | Hz. Hüseyin, Kerbelâ ve Aşurâ: 1383 yıldır dinmeyen matem

İslam inancına mensup Caferiler, Hz. Hüseyin’e olan yas merasimleriyle dikkat çeken bir Müslüman topluluğu. Muharrem ayıyla birlikte başlayan ve Kerbelâ’daki Erbain yürüyüşüyle son bulan yas ritüellerini ve dini yaşayış biçimlerini Caferiler’in kendi anlatımlarıyla sizlere aktarıyoruz.

Türkiye’de ötekileştirilen, görülmeyen, hakları teslim edilmeyen ve varlık mücadelesi veren topluluklarla konuşmaya, onların dilinden kendi inanışlarını, yaşayışlarını, kültürlerini, toplumda varoluş dinamiklerini aktarmaya devam ediyoruz.

“Türkiye’de olmak” serisinin birincisinde “Türkiye’de Ezidi olmak” başlığıyla, Ezidiler’in yaşam biçimlerini, toplumda varoluşlarını, yaşadıkları zorlukları ve deneyimlerini aktarmıştık.

İkinci bölümdeyse Caferiler’in, inançlarını nasıl yaşadıklarını, kendi inanışlarını yaşarken nasıl ayrışmalara maruz kaldıklarını, toplumla ve devletle olan muhabbetlerini kendi anlatımlarıyla aktarmaya çalıştık.

İstanbul’dan Iğdır’a Muharrem ayı

“Türkiye’de Caferi olmak” üç ay gibi uzun soluklu bir çalışmanın sonucu olarak ortaya çıktı. Caferiler için büyük önem taşıyan Muharrem ve Safer ayları çıkana kadar onların dini ritüellerini ve inançlarını yaşama biçimlerini gözlemledik. Caferiler için Kerbelâ hadisesinin ve Hz. Hüseyin’in şahadetinin çok özel bir manası var. M.S. 680 yılında Kerbelâ’da Hz. Muhammed’in Ali ve Fatıma’dan doğma torunu Hüseyin’in öldürüldüğü o günü Caferiler, 1383 yıldır yas merasimleriyle anıyor.

İstanbul ve Iğdır’da yaşayan Caferi toplumundan kanaat önderleriyle, Ehl-i beyt alimleriyle, imamlarıyla ve sokaktaki Caferiler ile konuştuk.

“Siyahtan başka renk, haram kılınmış gibiydi”

Bu farklı deneyimi yaşadığımız ilk durağımız Caferiler’in yoğun olarak yaşadığı illerden biri olan Iğdır oldu. Caferiler için yas ayı olarak geçirilen Muharrem ayının 10. günü olan Aşurâ matemini nasıl yaşadıklarını, yas merasimlerini ve inanç dinamiklerini izledik. 7 Ağustos Pazar sabahı Iğdır Şehit Bülent Aydın Havalimanı’na indik. Uçağa binerken yolcuların kıyafetlerinin renginden çoğunluğunun Aşurâ’ya gittiklerini anlamıştık. Çünkü genelde siyah ya da koyu renk giyinmişlerdi. Merkezde bulunan konaklayacağımız otele gelene kadar gözümüzün görebildiği her sokakta bir apartmandan diğerine bağlanmış, matem ayını simgeleyen devasa siyah bayraklar dalgalanıyordu. Kerbelâ’nın hüznü, yüzlerinden okunan insanların kıyafetlerine de sirayet etmiş, hemen herkes siyahtan başka renk kendilerine haram kılınmış gibi giyinmişlerdi.

Aşurâ yürüyüşü

Iğdır’da Tasuâ ve Aşurâ

Otele yerleştikten kısa süre sonra sokaklarda daha önce alışık olmadığımız sesler duymaya başladık. Çünkü her cami cemaatinin “deste” dedikleri bir grubu vardı. Bu desteler Aşurâ’dan önceki günün adı olan Tasuâ gününde Iğdır’ın köylerine gidip oradaki camilerde sine vurup, mersiyeler okuyacaklardı. Hemen karşı sokağımızdaki Hacı Hacer Camii destesi sokağa büyük kolonlar kurmuş ve mersiyelere başlamıştı. Hemen Hacı Hacer Camii’nin imamı Veli Beder ile tanıştık ve bizi köyleri ziyaret etmek üzere kendi grubuna dahil etti. O andan itibaren Iğdır’da Tasuâ ve Aşurâ deneyimimiz başladı.

Köy ziyaretleri yapan desteler

Tasuâ günü konvoy halinde hava kararana kadar sayabildiğim sekiz köy gezdik. Her köyde camiye yakın yerlerde duruldu. Köylülerin “ihsan” dedikleri yemeklerden ikram edildi. Cami içlerinde ve köy meydanında mersiyeler ve ağıtlar eşliğinde sine ve zincir vurdular.

İki aylık yas merasimi

Muharrem ve Safer aylarını matem havasında geçiren Caferiler, düğün veya sünnet yapmıyor, çok mecbur kalmadıkça yeni kıyafet dahi almıyorlar. Siyahın dışında kıyafet giymeyi tercih etmeyen Caferiler için Tasuâ ve Aşurâ günleri iki aylık yas sürecinde acının en dorukta yaşandığı geceler. Tasuâ gecesi her sokakta karşılıklı sandalyeler kuruldu. Birlikte hazırladıkları mütevazı ihsan yemeğinin ardından, gecenin geç saatlerine kadar sine vurup mersiyeler okudular.

Iğdır – Merkez

Aşurâ’da Iğdır Asri Mezarlık’ta

Muharremin 10. günü olan Aşurâ gününe uyandığımızda, Iğdır’da bulunan tüm desteler mahallelerinden büyük kalabalıklarla hareket ederek Asri Mezarlığa doğru yürüyüşe geçti. Köylerden gelen desteler ise Iğdır merkezde toplanarak kalabalıklar halinde yürüyüşe başladı.

Köylerdeki camilerde sine ve zincir vuran desteler

Her yıl sabahın erken saatlerinde başlayan bu yürüyüş, Asri Mezarlık’ta son buluyor, öğle ezanı okunduktan sonra da tekrar aynı yollar arşınlanıyor ve herkes geldiği yere geri dönüyordu. Aşurâ merasiminin öğle ezanından sonra bitmesinin sebebi, Kerbelâ’da Hz. Hüseyin ve beraberindeki 72 kişinin öldürüldüğü saatler olması.

Asri Mezarlık yürüyüşünde kadınlar

Sine vuranlar, zincir vuranlar

Asri Mezarlığa doğru yürüyen her destenin başında büyük ses sistemlerinin kurulduğu araçlarda bulunan deste liderleri, son ses mersiyeler okumaya devam etti. Yediden yetmişe her yaştan insan, saatler süren bu yürüyüş boyunca sinelerine ve başlarına vurarak, nidalar atarak yoluna devam etti. Iğdır ve Kars’ta zincir vurma geleneği, müctehidler (din düşünürü) tarafından haram kılınmasına rağmen devam eden bir gelenek. İstanbul-Halkalı’da düzenlenen Muharrem ayı yas merasimlerinde ise zincir sembolik olarak kullanılıyor. Burada vücuda zarar veren her türlü eylemi terk eden bir Caferi topluluğu bulunuyor.

Aşurâ günü Asri Mezarlığa yürüyen kalabalık

Kama vurup, kan akıtma

Coşkulu kalabalık Asri Mezarlığa geldiğinde yine uzunca bir süre sine vurmaya, zincir vurmaya ve mersiyelerin coşkuyla acılarını yaşamaya devam etti. Böylesine büyük bir kalabalığın ritmik olarak sinelerine vurmalara, zincirlerle sırtlarını dövmelerine ilk defa şahit olmuştuk. İlk geldiğimiz gün konuştuğumuz birçok kişi “kama vurma” diye bilinen eylemin olmayacağını söylemişti fakat Asri Mezarlık’ta başta Aralık ilçesinden gelen kafile olmak üzere birkaç deste daha kama vurdu ve bir anda kafasından kanlar akan insanlar görmeye başladık. Şaşkındık ve korktuğumuzu da itiraf edebiliriz. Çünkü beklemediğimiz bir durumla karşılaştık ve daha önce hiç şahit olmadığımız bir gelenekti bu. Bunun gelenek olmadığını iddia edenler olduğu gibi, inançlarının gerektirdiği bir yas adabı olduğunu söyleyenler de oldu.

Asri Mezarlığın giriş kapısı | Iğdır

Asri Mezarlık’ta, Kerbelâ matemi

Bu yürüyüş, hissedilen sıcaklığın 42 derece olduğu bir ağustos gününde hafızalarımıza asla unutamayacağımız bir anı bırakmıştı. Asri Mezarlık’taki yas merasimi bittikten sonra tüm destelerle aynı yolu tekrar yürüdük, bu sefer daha büyük bir coşkuyla yüründü o yol. Sanki o saatlerde Hüseyin ve arkadaşlarının öldürülmesine şahitlik eden gözlerin acısı ve öfkesinin birbirine karıştığı bir yürüyüştü.

Asri Mezarlık

“Hz. Hüseyin’e ve esir düşen dostlarına son ağıt”

Asri Mezarlık’taki Aşurâ merasiminden sonra günbatımıyla birlikte son yas merasimi olan Şam-ı Gariban gecesi başladı. Bu gecenin özelliği ise Kerbelâ çölünde yalnız kalan İmam Hüseyin’in ve esir düşen dostlarının hazin durumunu tasvir eden bir gece olması. Ağıtların ve mersiyelerin gün döndükten sonra bile devam ettiği bu yas merasimi karanlıkta yapılıyor ve geceyi sadece mum ışıkları aydınlatıyor.

Şam-ı Gariban gecesi

İstanbul- Halkalı’da Aşurâ Matemi

İstanbul’a döndükten sonra Iğdır’da çoğu kişiden isimlerini duyduğumuz Halkalı Caferileri’yle de tanışmak istedik. Halkalı’da da yas merasimleri çok kalabalık ve görkemli geçiyor ve sadece merasimlere katılmak için Türkiye’nin dört bir yanından Caferiler buraya akın ediyordu. 

İstanbul-Halkalı Aşurâ merasimi

“Bütün Sünni mezhepler de dahil hepimiz Caferiyiz”

Türkiye Caferileri lideri olarak tanınan ve İstanbul’daki Halkalı Zeynebiye ekolünü temsil eden Selahattin Özgündüz ile bir cuma namazı sonrası randevulaştık. Zeynebiye Camii’nin, temelleri 2009’da atılmış olmasına rağmen hâlâ tamamlanmamış olması dikkatimizi çekti. Tamamlanmamış bir camii olmasına rağmen Zeynebiye’nin kalabalık bir cemaati vardı. Sohbetimiz arasında caminin neden tamamlanmadığını sorduğumuzda, bazı siyasilerin verdikleri sözleri tutmadıklarını öğrendik. Halkalı sokaklarında gezerken sorduğumuz hemen herkesten övgü dolu sözler duyduğumuz Özgündüz’e “Hiç bilmeyen birine Caferiliği nasıl anlatırsınız?” diye sorduğumuzda şöyle açıkladı: 

“Tek kelime söyleyecek olsak Caferilik İslam’ın özüdür. Caferilik, İslam’ın girdiği Kuran’ın indiği evden çıkmıştır. İmam Caferi Sadık, 12 imamın altıncısı ve Peygamber’in dördüncü kuşak torunudur. Sünni, fıkhi mezheplerin üstadıdır. İmam Ebu Hanife’nin ve İmam Malik’in üstadıdır. İmam Şafii’nin üstadının üstadıdır. Ahmed Bin Hanbel’in de üstadının üstadının üstadıdır. Tüm mezheplerin imamı aslında İmam Caferi Sadık’tır. Yani Caferilik İslam’dan ayrı değil, İslam’ın özü, merkezidir. İslam fıkıh ekolü İmam Cafer Sadık’la başlamış. Bu nedenle bütün Sünni mezhepler de dahil hepimiz Caferiyiz. Bugün İmam Ebu Hanife olsaydı belki ona bağlanacaktık.”

Selahattin Özgündüz | Türkiye Caferileri lideri

“‘Bizden değildir’ dendiğinde yobazlık başlıyor”

Caferi olmak için hangi kriterlerin önemli olduğunu sorduğumuz Özgündüz, mezheplerin ayrıştırıcılığından memnun olmadığını vurgulayarak, “Şia’ya göre usulü din beştir. Sünni’ye göre de İslam’ın şartları beştir. Aynı anlama geliyor. İkisi de yanlıştır. Altını çizerek söylüyorum; İslam’ın tek şartı vardır o da Kelime- i Şahadet’tir. ‘Allah birdir, ortağı yoktur. Muhammed onun kulu ve elçisidir’ diyen herkes Müslümandır, kardeştir. Ülkemiz Ehl-i beyt sevgisinde birleştiğine göre Şafi’sine de Hanefi’sine de Caferi’sine de kurban olurum, iyi ki varlar. Yeni detaylar oluşturup bir kısım insanları dışlamaya çalışmak, yobazlıktır, aptallıktır. ‘Benim gibi düşünmüyorsa, bizden değildir, düşmandır, kâfirdir’ dendiğinde yobazlık, bağnazlık ve felaket başlıyor, kesinlikle yanlıştır” dedi.

“Biz Caferiyiz, Şialık bir makamdır”

Iğdır ve İstanbul’daki Caferiler’in yas ritüelleri ve bazı kavramlar konusunda farklılıkları vardı. Mesela Iğdır’da daha çok “Şiayız” diyenlerle karşılaştık. Özgündüz, bu farklılığın nedenlerini şöyle anlattı:

“Biz Caferiyiz, Şialık bir makamdır. Şia, kelime manası olarak taraftar demek, izinden giden demek. Fıkhi bakımdan her Müslüman Caferi’dir. Çünkü fıkhın babası Cafer Sadık Aleyhisselam’dır. Hanefi de Maliki de Şafii de hepsi bu ekolde yetişmiş. Şia rol modeldir; vazifelerini hayatına tatbik edebilen insandır. Ben bu iddiada bulunamam. Bizim adımız muhiptir. Muhip seven demek. Biz Ehl-i beyt’i severiz. Allah bu sevgimizi almasın.”

“O dehşet ve vahşet görüntülerini dünyaya servis edenler Hüseyin’i öldürüyor”

Iğdır’da devam eden kama vurma geleneğini tasvip etmeyen ve müctehidleri tarafından haram kılındığına dikkat çeken Özgündüz, kama vurmanın neden dinde yeri olmadığını ise şöyle açıkladı:

“Bu insani duruşuyla Hüseyin, insanlık uğruna, zalime karşı diz çökmeme adına, mazlumlara en güzel rol model olma adına çok büyük fedakârlık etmiştir. Her biri cihana bedel, kendi ailesinden, oğulları, kardeşleri, yeğenleri. 18 kişi ve uğruna can veren toplamda 72 kişiyi kurban verip, sonra da Zeynep gibi bacıyı esir verme pahasına can veren Hüseyin herkesin ilgi odağıdır. Bunun önünü kesmek için o dehşet ve vahşet görüntülerini dünyaya servis edenler Hüseyin’i öldürüyor. Şimir ve Yezid, İmam Hüseyin’i dirilttiler, ölümsüzleştirdiler. Bunlar Hüseyin’i öldürüyor, davasına ihanet ediyor. Ama divane olmuşlar, aşk divanesi, aklı gitmiş, nadanlığından yapıyorlar. Niyetler iyi ama sonuçlar o haininkiyle aynıdır.”

Aşurâ’da Kızılay çadırında kan bağışı yapanlar

Kan verin can kurtarın, Hüseyin sizden bunu ister

Kan akıtmak yerine uzun yıllardır kan verme kampanyası başlattıklarına değinen Özgündüz, “Zeynebiye dünyada rekor kırıyor. Halkımıza Aşura’da, zincir vurmak, kama vurmak yerine -ki Hüseyin’in misyonuna zarar veriyor bu- ‘Kan verin can kurtarın, Hüseyin sizden bunu ister’ dedik. Bu çağrımız büyük karşılık buldu ve çok karşılık buldu ve o kadar izdiham oldu ki Kızılay’dan bir yetkili aradı ve bir ricada bulundu. ‘Lütfen izdiham etmesinler, biz altından kalkamıyoruz. Kan vermek için bu kadar izdihamın önünde duramıyoruz. Ekip, ekipman yetiştiremiyoruz’ diye halkımızı biraz geri çekmemizi istediler” dedi.

“O fotoğrafları dünyaya servis etmek Hüseyin’e en büyük hıyanettir”

Güzel örneğin kan akıtmak yerine kan vermek olduğunu belirten Özgündüz sözlerine şöyle devam etti:

“Kan verip can kurtarmak varken, kan revan içerisinde o fotoğrafları dünyaya servis etmek Hüseyin’e en büyük hıyanettir, asıl Hüseyin’i o öldürüyor. Ama ‘Bunlar Hüseyin’in katilidir’ demek de haksızlık olur. Çünkü onlar aşkından yapıyor biliyorum. Ama işte aşk kör ediyor, sağır ediyor, hakikati göremiyorlar. Ben de diyorum ki ‘Hüseyin’in divaneye, deliye ihtiyacı yok. Hüseyin’in. akıllıya, muttakiye, ilkeliye ihtiyacı var. Cahilliğiyle misyonumuza zarar verene ihtiyacı yok Hüseyin’in.”

“Bizim siyasi partilere duruşumuz eşit”

Özgündüz, seçim süreci yaklaşırken Caferi toplumunun kanaat önderlerinin, liderlerinin siyasi görüşlerinden etkilenip etkilenmediklerini sorduğumuzda, “Bizim siyasi partilere duruşumuz eşit. Bize kim iyi hizmette bulunacaksa ve bunu vaat ediyorsa ona oy veririz. Topluma gerçekten sadık olan, hesap verebilen ve topluma hizmet edene oy veririz. Ayrıca Caferi toplumundan biri aday gösterildiği zaman da Caferi toplumunun sözcülüğünü yapacak, karşılaştığımız sorunları yetkili makamlara ulaştıracak, çözüm üretecek bir aday gösterirse onu tercih ederiz. Ama tabii büyük şehirlerde partiler önemliyken, Iğdır, Kars gibi yerlerde partiden ziyade aday önemli ve adaya göre oy verilir” cevabını verdi.

Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara | Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezhepler Tarihi


İmamet ve hilafet meselesi

Iğdır’dan döndükten sonra Caferilerle ilgili akademik bilgisine başvurduğumuz, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Mezhepler Tarihi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara ile görüştük.

İslam tarihi kaynaklarına göre Hz. Muhammed vefat ettikten sonra İslam dünyasında hilafet ve imamet tartışmaları başlasa da halife olarak Ebubekir seçildi. Sonra Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali değişik seçim usulleri veya halef bırakma şeklinde hilafete geldi. Sonra da Emeviler, Abbasiler diye hilafet Osmanlı’ya kadar devam etti. Fakat Hz. Muhammed’in vefatından sonra yaşanan imamet ve hilafet meselesi günümüze kadar gelmişti.

İstanbul-Halkalı Aşurâ merasimi

Büyükkara, Şia ile Ehl-i sünnet arasındaki temel fark olan imamet ve hilafet meselesine, Şialar’ın yani Caferiler’in genel olarak bir itirazı olduğunu belirtti.

Caferiler’e göre Hz. Muhammed vefat ettikten sonra Müslümanlar’a rehberlik etme vazifesinin, müminlerin seçimine bırakılmadığını belirten Büyükkara şöyle devam etti:

“İmamet, ilahi bir görev olduğu için Allah, peygamber aracılığıyla tayin ve nass ile belirlendiğine inanıyorlar. Bu hem Kuran’da işaretleri olan hem de sünnet dediğimiz yazılı malzeme içinde işaretleri olan bir husustur. Ehl-i Sünnet bunu kabul etmiyor, ‘Böyle bir tayin yoktur’ diyor. Şia ile Ehl-i Sünnet’in ayrıldığı temel mesele budur. Diğer ayrılıklar fikhi meseleler, namazın nasıl kılınacağı, ezandaki farklılıklar, humus vergisi ve muta nikahı gibi konular.”

İmamların masumluğu

Caferiler’in, Ehl-i Sünnet ile hadis ve sahabe konusunda da farklı inanışları olduğuna dikkat çeken Prof. Büyükkara, “Caferiler, Ehl-i Sünnet gibi bütün sahabeleri adaletli kabul etmiyor. Sahabeler arasında günahkâr ve fasık olanlar olduğunu söylüyorlar. Bu nedenle de onların Peygamber’den rivayetlerini tümüyle sahih kabul etmiyor. İmamların büyük ve küçük günahlardan korunduğuna inanıyorlar. İmamların masumluğuna yani 12 imamın peygamberler gibi masum olduğuna inanıyorlar” dedi.

Ehl-i Sünnet’in ise sahabenin genelini adaletli saydığını ve “Kütüb-i Sitte” isimli altı ciltlik hadis külliyatını kabul ettiklerini belirten Büyükkara, Şia ve Caferiler’in ise “Kütüb-i Erbaa” isimli dört temel hadis kaynağını esas aldıklarını söyledi.

Halkalı’da Aşurâ merasimi

Humeyni’nin velayet-i fakih doktrini

Caferiler’deki 12 imam inancına göre 12. imam olan İmam Mehdi insanlar arasından ayrılıp gizlendi (gaybet). Kıyamete yakın geri gelecek, zulüm ile dolan dünyayı adaletle dolduracak. İmam Mehdi gelene kadar ise âlimler onun adına vekaleten Müslümanlar’a dini noktalarda rehberlik yapıyor. Fakat Caferiler bu konuya itiraz ediyor. Bu itirazın Humeyni’nin velayet-i fakih doktrininden kaynaklandığını vurgulayan Prof. Dr. Büyükkara, “Humeyni, mehdi gelene kadar âlimlerin sadece dini konularda değil siyasi konularda da rehberlik, liderlik edeceği içtihadında bulunmuştu. Irak’taki Necef ekolüyle, İran’daki Kum ekolü arasındaki fark buna dayanıyor. Necef ekolü bu içtihadı kabul etmez fakat velayet-i fakih doktrinine bağlı olan İran İslam Cumhuriyeti zaten bu görüşün ürünüdür” diye konuştu.

İstanbul’da iki ekol: Zeynebiye ve Kevser

Göçle birlikte, Iğdır ve Kars başta olmak üzere İstanbul’a göç eden Caferi nüfusundan bahseden Prof. Dr. Büyükkara, merkezleri İstanbul’da bulunan iki gruptan söz etti. İlk olarak İstanbul-Halkalı’da Zeynebiye Camii etrafında büyüyen Zeynebiye ekolünden bahseden Prof. Dr. Büyükkara şu bilgilendirmelerde bulundu:

“Zeynebiye ekolü olarak bilinen bu grubun başında Selahattin Özgündüz Hoca vardır. Zeynebiye’ye baktığımızda daha yerel, Azeri kimliğini belki Şii kimliğinden daha ön planda tutan ve dolayısıyla milliyetçiliğin de biraz sözünü edebileceğimiz oranda olduğu kültürel ve lider odaklı bir yapıdan söz edebiliriz.”

Kevser ekolü olarak bilinen ikinci grubun başında ise Kadir Akaras’ın olduğunu belirten Büyükkara, “Kadir Akaras Hoca İran’da okumuş, aynı zamanda Ehl-i Beyt Alimleri Derneği’nin (EHLADER) başkanıdır. Kevser Yayıncılık ve Kanal 14 ile de yakından ilgilenir. Kevser grubu lider odaklı olmaktan çok katılımcı, kültürel değil de daha çok ilmi olarak olaylara yaklaşan ve Şii kimliğini Azeri kimliğinin önüne taşıyan bir yapıdır” dedi.

Humeyni’nin velayet-i fakih doktrini

Bu iki ekolde, âlimlerinin ve liderlerinin dini eğitim aldıkları medreseler nedeniyle görüş ayrılıkları olduğunu belirten Prof. Dr. Büyükkara, velayet-i fakih doktrininin nasıl bir fikir ayrılığına neden olduğunu şöyle özetledi:

“EHLADER yaklaşık 200 âlimin üye olduğu bir dernektir. Bu âlimler Kum ve Meşhed’de tahsil gördükleri için Humeyni’nin velayet-i fakih doktrinine daha yakın durmaktadırlar ve haliyle İran’a rehberiyet bağıyla bağlıdırlar. Zeynebiye grubunun başındaki Selahattin Özgündüz Hoca, Necef ekolüdür. Necef ekolü, geleneksel olarak Türkiye Azerileri’nin merci-i taklid olarak Mirza Cevat Tebriz’i taklit ediyorlardı. Vefat ettikten sonra Ayetullah Vahit Horasani ve şu an Necef, merci-i taklid olarak büyük Ayetullah olarak Ali Sistani’yi takip ederler. Kevser grubuyla Zeynebiye grubu arasındaki fark ise buna dayanıyor. Kevser grubu Kum ve Meşed ekolüne bağlı, Zeynebiye ise Necef ekolüne bağlıdır.

Bu üç isim büyük Ayetullah Seyyid Ebu’l-Kasım Hoyi’nin talebeleridir. Ebul Kasım ise Humeyni’nin içtihatı olan velayet-i fakih doktrinini kabul etmez. Yani Humeyni’nin ‘Mehdi gelene kadar siyasi olarak mehdinin görevini âlimler üstlenir’ şeklindeki içtihatını Necef ekolü kabul etmez. Haliyle Zeynebiye ekolü Necef’ten beslendiği veyahut Necef’in büyük Ayetullah Hoi’nin talebelerini merci-i taklid ettikleri için İran’daki bugün Ali Hamaney’in başında olduğu sistemle çok da araları iyi değildir.”

Kadir Akaras | EHLADER Başkanı

Türkiye’deki Caferiler’in takip ettiği kanaat önderlerinden olan ve Kevser grubunun lideri olarak bilinen Ehl-i Beyt Alimleri Derneği (EHLADER) Başkanı Kadir Akaras ile Şia ve Caferi kavramları üzerine ve Türkiye’de Caferi olmanın beraberinde neler getirdiğine konuştuk.

Caferiliği mezhep olarak değerlendirmediklerini belirten Akaras, nedenini ise şu sözleriyle açıkladı:

“Caferilik, İslam inancı içerisinde değerlendirilen ve öteden beri Müslüman topluluk içerisinde ismi geçen mezheplerden birisidir. Tabii biz bunu mezhep olarak nitelendirmiyoruz. Şöyle ki Peygamberimiz’in vefatından sonra onun vasiyeti doğrultusunda, dini önderliğin Ehl-i beyt imamlarında oluşuna inanan, hilafet ekolüne değil de imamet ekolüne inanan topluluğa Şii denilir. Zaten Peygamberimiz  hadisinde de ‘Şiatu Ali’ yani Ali Şia’sı, Ali’nin izcileri anlamında kullanılmıştır. Ali’nin izcilerine, Peygamberimiz’den sonra Ehl-i beyt’in, başta imam Ali olmak üzere 12 imamın imametini, önderliğini, liderliğini kabul eden topluluğa Şia adı verilmiştir.

“Her Caferi Şii’dir ama her Şii Caferi değildir”

Hem Şia’yız hem Caferi’yiz. Neden Caferi ismini Şia kelimesinin kavramının yanına koyuyoruz? Çünkü Şialar’ın bir kısmı Zeydi’dir, bir kısmı İsmaili’dir. Onlardan ayrı isimlendirebilmek için İmam Caferi Sadık’ın fıkhı ve onun görüşleri doğrultusunda hareket edenlere Caferi denilmiştir. Bu anlamda her Caferi Şii’dir ama her Şii Caferi değildir. Ehl-i beyt’in imamlığına imamet ettiklerinden dolayı Şii denilir. Ama İmam Caferi Sadık ve 12 imama inanmadıkları için Şii şemsiyesi altındadırlar ama Caferi değillerdir.”

“Kerbelâ: Emevi İslam ile Nebevi İslam’ın mücadelesiydi”

Caferiler’in özel bir mana yüklediği Kerbelâ vakası, Hz. Hüseyin’in kıyamı ve Muharrem ayındaki bayrak değişimi konusunda bilgilendirmelerde bulunan Akaras, “Kerbelâ hadisesi İslam tarihinde çok önemli dönüm noktalarından birisidir. Ehl-i sünnet ve Şia içerisinde her ne kadar farklı bakış açıları olmuş olsa da Kerbelâ vakıası Nebevi İslam’la Emevi İslam’ın mücadelesiydi. Hz. Hüseyin yarenleriyle birlikte canlarını feda ederek, bastırılmaya yüz tutmuş Nebevi İslam’ın yeniden ihyasını sağladı. Bayrak değişimi de Muharrem ayının ritüellerindendir. Muharrem ayından Safer ayı matem ve yas ayı olarak alınır. Muharrem’in girişiyle siyah bayraklar çekilir ve Safer ayının sonuna kadar asılı kalır. İki ayın sonunda tekrar kırmızı bayrağa dönülür, kırmızı bayrağın işareti ise Hz. Hüseyin’in şahadetidir” dedi.

“Dindar insan kadere inanır ama kaderci değildir”

Son dönemlerde Türkiye’de sıkça tartışılan konulardan biri olan kader meselesi ilgili Caferi toplumunun bakış açısının nasıl olduğunu sorduğumuz Akaras, kader anlayışlarını şöyle özetledi:

“Amentü duasının son cümlesinde ‘Kaderin hayrı ve şerri Allah’tandır ve buna iman ediyoruz’ diye bir cümle var. Bu Kuran’da yok. Ondan önceki cümleler vardır ama o bölüm yok. Onun için biz kader anlayışı konusunda iki kategori düşünüyoruz. Kadercilerle kadere inananlar. Kaderciler bir şekilde kendi yaptıkları kötülükleri Allah’a atfederek kendilerini temize çıkmaya çalışıyorlar. Biz diyoruz ki insan faili muhtardır yani seçim hakkına sahiptir. Yaratıcı kainatın tamamına koyduğu ölçülerin tamamı kaderdir. Yani suyun belli bir derecede kaynaması veya donması gibi, dünyanın her tarafında Adem’den günümüze kadar bu kural değişmemiştir. İnsan bir nesne değil. İnsan seçim hakkına sahip olan bir varlıktır.

“Kaderciliği Müslümanlar’ın arasına Yezid soktu”

Biz kader anlayışını insanın da müdahil olduğu seçim hakkıyla müdahil olduğu bir anlayışla anlıyoruz. Hızla giden bir aracın o hızla virajı alamayacağını hepimiz biliyoruz. Bu bilgimiz onu takla attırmıyor. Onun kendi iradesiyle, kendi isteğiyle böyle hareket etmesi, ona o durumu getiriyor ama biz önceden biliyoruz ki bu hızla o viraja girerse o virajı dönme gibi bir şansı olmayacak. Kaderi biz böyle anlıyoruz. Onun için kaderciliğin İslam’a ve Müslümanlar’ın içerisine girişi de yine Emeviler ile oldu, Emevi İslam ve Nebevi İslam’ın karşıtlığından ortaya çıktı. Yezid, Kerbelâ hadisesini yaşattıktan olayı Allah’a havale ederek ‘Allah böyle istedi, böyle oldu’ diyerek kaderciliği Müslümanlar’ın içerisine soktu. Dindar insan kadere inanır ama kaderci değildir.”

“Başörtü sorununu Sünniler ile birlikte biz de yaşadık”

İslami hayatı ve inançlarını yaşama noktasında Türkiye’de Caferi kimliklerinden ötürü bir ayrımcılığa maruz kalıp kalmadıklarını sorduğumuz Akaras, “28 Şubat sürecinde başörtü sorununu Sünniler ile birlikte biz de yaşadık. Hukuki anlamda bir sorunumuz yok. Bireysel anlamda işte kimi zaman tarikatlardan, kimi zaman bazı cemaatlerden ‘şucu bucu’ diyerek birtakım dışlama ve ötekileştirme söylemlerine maruz kalıyoruz. Bu tabii ki bizi rahatsız ediyor. Biz ümmetin kardeşliğinden, birliğinden yanayız. Milli değerlere saygıdan yanayız. Toplum bilinciyle hangi inanca mensup olur olsun, birlikte yaşama kültüründen yanayız” dedi.

Kerbelâ toprağından yapılmış taş

“Taşa tapacak olsam camide ne işim var? Namazla ne işim var?”

Özellikle birtakım camilere gittiklerinde veya Şia oldukları bilindiği zaman yadırgandıklarını ve meraklı bakışlar altında namaz kıldıklarını söyleyen Akaras, “Biz fıkhi inancımız gereği namazda ellerimizi salarız veya namaz kılarken secde halinde toprak, taş, hasır ve benzeri şeylere yani maddi değeri olmayan, yenilmeyen ve içilmeyen şeylere secde halinde başımızı, alnımızı koyarız. Bu yadırganıyor, kimi zaman ‘taşa tapanlar’ diyorlar, komik bir şekilde. Kıbleye döndüğümüzü, namaz kıldığımızı, besmele dediğimizi, Fatiha okuduğumuzu görmez de sadece ‘taşa tapıyor’ derler. Taşa tapacak olsam camide ne işim var? Namazla ne işim var? Peygamberimiz de namaz kılarken alnını taşa koyardı” diye konuştu.

“Diktatöre ve baskıcı rejime karşı mücadele”

Çekimler boyunca gözlemlediğimiz tek özne Hz. Hüseyin oldu. Hüseyin sevgisinin Caferiler için çok derin manaları olduğu çok aşikâr bir şekilde hissedilirken, Hz. Ali sevgisinin de ötesine bile geçtiğini söylemek mümkün. Hz. Hüseyin’e duyulan sevginin neden bu denli derin yaşandığını konuştuğumuz hemen hemen herkese sorduk.

Akaras, Kerbelâ’da Emevi halifesi Yezid’in ordusu tarafından öldürülen Hz. Hüseyin’in neden çok sevildiğini şu sözlerle anlattı:

“Özgürlük bir insani değerdir. Özgürlükte bir örnek arayacak olursak bu Hz. Hüseyin olur. Çünkü o dönemin despot, diktatör, baskıcı, işte toplumu ötekileştiren, toplumda düşünen insanları, değerli insanları katleden bir yapı, yine dini anlamda Kuran’ın tertemiz insanlar olarak tanıttığı Ehl-i beyt’e düşmanlık eden, Nebevi İslam’a karşı savaş açmış bir rejim söz konusuyken Hz. Hüseyin böyle bir zamanda ‘Ben de susarsam bundan sonra hiç kimse zulmün karşısında sesini çıkaramayacak, ayağa kalkamayacak’ diye ifade ederek özgür olmak isteyen insanlara öncülük etmiştir. Nelson Mandela, yıllarca hapis yattı biliyorsunuz, hatıralarında Hz. Hüseyin’den ilham alarak mücadelesini devam ettirdiğini söylüyor. Veya Gandi, Hindistan’da İngilizler’e karşı özgürlük mücadelesinde halka hitap ederken ‘Ben size Hüseyin’i örnek gösteriyorum’ diyor. Halbuki ne Mandela ne Gandi Müslüman. Hz. Hüseyin sadece bir mezheple sınırlandırılamaz. Elbette mezhebimiz ve dinimiz açısından artı değerlere sahiptir ve Hz. Hüseyin’e özel bir değer atfederiz.”

Güven Dumanlı | Ehl-i beyt âlimi

İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra medrese eğitimi için İran’ın Kum kentine giderek Kuran ve hadis araştırmaları üzerine lisans eğitimini alan Güven Dumanlı, genç yaşına rağmen 2020’de Ehl-i beyt âlimi olarak Türkiye’ye dönmüş.

“Gadir-i Hum, imamların imametinin ispatıdır”

Caferiler ve Aleviler’in Hz. Muhammed’den sonra hilafetin Hz. Ali’de olduğuna ispatlarıyla ve delilleriyle inandığını vurgulayan Dumanlı, bir kavga sebebi olmamakla birlikte Ehl-i Sünnet’in ise Hz. Ali’nin dördüncü halife olması gerektiğini belirterek Caferiler açısından konuya şöyle açıklık getirdi:

“Gadir-i Hum olayı bizim imamet diye isimlendirdiğimiz olayın Peygamberimiz tarafından ispatıdır. Gadir-i Hum’da Peygamberimiz nakletmiş ve Ehl-i Sünnet kaynaklarına da girmiş, ‘Ben kimin mevlasıysam, Ali de onun mevlâsıdır’ cümlesi Hz. Ali’nin kendisinden sonra imam ve halife olduğuna ispattır. Gadir-i Hum’da Peygamberimiz’in de ilan ettiği gibi biz de Peygamberimiz ve diğer 11 imam yani 12 imamla devam ettiğine inanıyor ve bunu hem kendi kaynaklarımız hem Ehl-i Sünnet kaynaklarıyla ispat edebiliyoruz. Ehl-i Sünnet de kendi kaynaklarıyla bir şeyler göstermeye çalışıyor ama daha sonradan yazılan uydurma hadislerle gösteriyor bunu. Gadir-i Hum olayı imamlarının imametini ispatlayan en önemli tarihi belgelerden birisidir. Bizim için de önemli bir gündür. O gün bizim için Kurban Bayramı kadar, Ramazan Bayramı kadar önemli bir bayramdır.”

“Hz. Aişe’nin annelik görevini yeterince yapmadığını söyleyebiliriz”

Ehl-i beyt âlimi Dumanlı’ya, Hz. Muhammed’in eşlerinden biri olan Aişe’ye neden kırgın olduklarını sorduğumuzda şu cevabı verdi:

“Hz. Aişe müminlerin annesidir. Kuran’la sabittir. Resulullah’ın hanımları bize annedir. Bizim müctehidlerimiz, ‘Ehl-i Sünnet’in kutsalları bizim kutsalımızdır. Onlara hakaret, lanet edemezsiniz’ der. Ancak inancımız gereği şunu da söylüyoruz: Annedir ama nasıl annelik yapmıştır? Hz. Ali, 25 yıl boyunca hilafeti beklerken, devlete hiçbir başkaldırı yaptığını göremezsiniz. Ama Hz. Aişe üç halife döneminde -ki birisi babasıydı- hiçbir şey yapmamışken Hz. Ali halife olduğu an ne yazık ki müminlerin annesi sıfatıyla evlatlarını toplayıp diğer evlatlarıyla beraber savaştırmıştır. Bu açıdan bakarsak annelik görevini yeterince yapmadığını söyleyebiliriz. Cemel Vakası’nda kaç bin tane Müslüman’ın öldüğüne, birbirini kırdığına bakarsak Hz. Aişe’nin annelik konusunda ne yazık ki Hz. Hatice’den daha çok şey öğrenmesi gerektiğini anlarız. Hz. Hatice ‘müminlerin annesi’ sıfatına daha uygundur.”

Şirali Bayat | Bağcılar İmam Ali Camii İmamı


Caferilerde namaz neden üç vakit?

Caferlikle ilgili en çok merak edilen konuların biri de namaz konusu. Namaz kılma şeklinde ve içtihatında farklılıklar olduğundan dolayı zaman zaman Caferiler’e, “Neden namazı üç vakit kılıyorsunuz? Neden ellerinizi salıyorsunuz? Neden taşa secde ediyorsunuz?” gibi sorular soruluyor. Biz de bu soruları Caferi toplumu tarafından saygınlığı ve bilgisi kabul görmüş bir isim olan Bağcılar İmam Ali Camii İmamı Şirali Bayat ile konuştuk.

“Peygamberimiz namazı birleştirerek kılıyordu”

Namazın, Peygamber zamanında emredilmeye başlandığı zaman bölüm bölüm farz olarak kılındığına dikkat çeken Bayat, “Bir dönem sabah namazı farzdı, kıldı. Tam oturduktan kabul gördükten sonra öğlen namazı, ikindi, akşam ve yatsı olarak devam etti. Namazın günde beş defa kılınması içtihattır, görüştür. Peygamberimiz Medine’de namazları birleştirerek kılmıştır. Sabah namazını kıldıktan sonra öğlenle ikindiyi, akşamla yatsıyı peş peşe kılmıştır. Bu ‘İslam’ın öngörüsüdür’ diyebiliriz. O günün toplum dönemiyle, bugünün toplum dönemi aynı değil. Peygamberimiz gelecekteki farklı durumları da göz önünde bulundurarak ‘Namazları birleştirerek kılın, sizin için kolaylık olsun’ demiştir. Ehl-i Sünnet’in hadis kitabı Sahih Buhari’de bu hadis var. Peygamber efendimiz öğlenle ikindi namazını, akşamla da yatsı namazını birleştiriyordu. Olağanüstü bir durum olmadığı her şeyin normal olduğu zamanda da birleştiriyordu” dedi.

“İmam Cafer Sadık da namazlarını eli açık kılıyordu”

Hangi mezhebe mensup olursa olsun namaz kılan bir kişinin günde 17 rekat farz namaz kıldığını söyleyen Bayat, “İslam dininde farz namaz 17 rekattır. Bunda asla ihtilafımız yoktur. Şafi de Hanbeli de Maliki de Hanefi ve Caferi de ittifak halinde. Fakat namaz kılma şekillerinde farklılık vardır. Üç Ehl-i Sünnet mezhebi Şafi, Hanbeli ve Hanefi kollarını ve ellerini göğsünün üstünde bağlarken Caferi ve Malikiler elini bağlamazlar. İki sebepten dolayı biz namazı birleştiririz. Bir Peygamber efendimizin izni ve uygulaması var bu konuda. İkincisi ise Peygamber efendimizin emanet olarak bıraktığı Ehl-i beyt de namazları birleştirerek kılmıştır. İmam Cafer Sadık da namazları birleştirerek ve eli açık kılıyordu” diye konuştu.

Aşurâ ile aşurenin farkı nedir?

Bayat, Muharrem ayında bir tatlı çeşidi olarak yapılan aşure ile yine Muharrem ayında yas günü olarak anılan Aşurâ’nın birbirinden farklı olduğunu vurguladı: “Aşurâ, İmam Hüseyin’in kıyamıdır, O’nun şahadetidir, Kerbelâ hadisesidir. Aşure aştır; Hz. Hüseyin’in kanını batırmak ve Muharrem ayını bayrama çevirmek için Emeviler’in uydurduğu bir aştır. Kerbelâ’da Hz. Hüseyin’i katlettiği gün Yezid bir genelge yayınlattı. Genelgede, ‘Yezid Müslümanlar’ın halifesi adına düşmanlarına karşı zafer kazanmıştır. Ve bu zaferi kutlamamız lazım. Kim Yezid’i seviyorsa, halife kabul ediyorduysa onun için de sevinçli gündür. Yezid’i seven herkes bugün sevinç içinde olsun’ ifadeleri yer almış ve o günü bayram olarak kutlanması istenmiştir. Bu Emeviler’in uydurduğu hadislerden birisidir. Ama maalesef günümüzde Ehl-i Sünnet ve bazı Alevi kardeşlerimiz aşure partileri düzenliyor. Muharrem kutlama ayı değildir.”

“Zor olsa da Türkiye’de Caferilik, mücadele de kutsaldır”

Türkiye’de Caferi oldukları için maruz kaldıkları ayrımcılıklara da değinen Bayat, “Türkiye’de Ehl-i beyt taraftarı olmak dünyadaki en zor işlerden birisidir. Bu devletimizin ayıbıdır. Bu memlekette havra, kilise var. Ermeniler’in okuyacağı çocuklarının eğitim göreceği okulları var. Ama Türkiye’de 15-20 milyon Caferi ve Alevi olmasına rağmen onların kendi inançlarını, eğitimini alacakları bir okulları dahi yoktur. Her Türk vatandaşının hakkı olduğu gibi bizim de anayasal hakkımız inançlarımızı, içtihadımızı yaşamak. Zor olsa da laikliğin bereketiyle, Atatürk ilke ve inkılapların bereketiyle bunu başardık. Elhamdülillah İstanbul’da onlarca, Türkiye genelinde 300 camimiz var. Kültürel derneklerimiz, faaliyetlerimiz var. Evet zor olsa da Türkiye’de Caferilik, mücadele de kutsaldır” dedi.

Ayça Kılıçoğlu

Iğdır ve İstanbul’da gördüğümüz Caferi kadınlar büyük oranda başörtülüydü. Başörtüsü takmayan kadınların kendi toplumları içinde nasıl karşılandığını merak ediyorduk. Caferi bir genç olan Ayça Kılıçoğlu ile karşılaşınca herhangi bir ötekileştirmeye maruz kalıp kalmadığını sorduk.

Türkiye’de Caferi bir genç olduğu için zorlanmadığını ve kendi toplumu içinde başı açık olduğu için yardırganmadığını belirten Ayça Kılıçoğlu, “Kars’ta doğdum, büyüdüm. Kars kozmopolit bir şehir ve orada benim Caferi olmam da başörtülü olmamam da yadırganmadı. Çünkü ben bu toplumun içine doğdum. Benim annem ve babam Caferi. Bu nedenle kendi toplumum içinde Caferiliğimi yaşarken zorlanmadım” dedi.

Namaz kılma biçimlerini ve taşa alınlarını koydukları için zaman zaman garip tepkilerle karşılaştığını dile getiren Kılıçoğlu, “Bize ateşe tapanlar denildi, dinsiz denildi, inançsız denildi. Halbuki ben Ehl-i Sünnet’e çok benzerim. Ben Ramazan’da orucumu tutuyorum, namazımı kılıyorum, hacca gidiyorum, zekatımı veriyorum. Ve her şeyi yerine getiriyorum. Buna rağmen ötekileştirenler var ama bunları ciddiye almıyorum. Çünkü İslamiyet hoşgörü dinidir. Yaratılanı yaratandan ötürü sevmektir” diye konuştu.

“Tabii ki her ayı Muharrem gibi yaşamıyoruz”

Caferiler’in Muharrem ayında acılarını çok şaşaalı yaşadıklarını fakat her ayı Muharrem gibi yas havasında yaşamadıklarını ve normal insanlar gibi hayatlarına devam ettiklerini belirten Kılıçoğlu, şöyle devam etti:

“Bizim acımız bile insanları etkileyecek derecede büyük ve güzeldir. Hani acımızı bile güzel yaşarız. Ve bizim matemlerimize sadece Caferi olanlar katılmaz. Muharrem ayı bildiğiniz gibi bir matem ayı fakat annemiz babamız hayatımızdaki en kıymetli insanlardır. Onları kaybettiğimizde dahi acılarını her gün aynı ölçüde yaşamayız. Ama onları kaybettiğimiz gün geldiğinde gözlerimiz dolar ve güzel anılarımızı hatırlarız. Muharrem ayı da bizim için sevdiğimizi andığımız aydır. Tabii ki her ayı Muharrem ayı gibi yaşamıyoruz. Muharrem ayında özen gösterdiğimiz, yapmamaya çalıştığımız birçok şey var. Mesela hayır işi derler, düğün yapmak, yeni bir şey almak, yeni işe girmekten kaçınırız. Mecbur muyuz bunları yapmaya? Hayır, kültürümüz ve saygımızdan böyle yapıyoruz. Biz de Muharrem ayının haricinde normal insanlar gibi hayatımızı idame ettiriyoruz. Arkadaşlarımızla geziyoruz, yeni şeyler alıyoruz, yeni diller öğreniyoruz, yeni şeyler keşfediyoruz aslında.”

“Okumuş kadınlarımız çok fazladır”

Kadına ayrı bir önem atfettiklerini, özellikle mersiyelerde kadınların adının çok zikredildiğini anlatan Kılıçoğlu, “Kadına değer verilir. Okumuş kadınlarımız çok fazladır. Kadının sözü geçer, kadın kıymetlidir. Hz. Zeynep namahrem olmasına karşı çıktığı Yezid’in karşısında dik durmuş ve ‘Sen benim kardeşlerimi alabilirsin ama dedemin bize bahsettiği dini elimizden alamazsın’ demiştir. Bu nedenle mersiyelerimizde Hz. Zeynep’e çokça ağıt yakılır” dedi ve ekledi:

“Tasuâ akşamı beni en etkileyen akşamdır”

“Muharrem birden başlanarak mersiyeler okunmaya başlar. Yasımızı derinden yaşamaya başlarız. Acıyı en yüreğimizde hissettiğimiz gün Tasuâ akşamıdır. Tasuâ akşamı insanların kalbinde bir yumruk oluşturur. Çünkü o gün artık son gündür. Susuzluk baş vermiştir, birçok kıymet verdiğimiz insanın artık ölümü yaklaşmıştır. Peygamber efendimizin torunlarını artık kaybedeceğimizi hissetmişizdir ve o anı yaşıyoruzdur. Tasuâ akşama beni en etkileyen akşamdır. Her zaman daha kalabalık olur ve herkes bu akşamda camilerde olur. Aşurâ günü geldiğinde artık Peygamber efendimizin değerlerini kaybettiğimiz şehit verdiğimiz gündür. Acının içimizde kor olduğu gündür. Şehitlerimizin kırkı çıkana Safer ayı son bulana kadar yasımız devam eder.”

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

 

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus