İsrail’in Gazze’ye saldırıları hız kesmeden devam ediyor, siviller hayatını kaybetmeye devam ediyor. İsrail’in saldırıları sürerken AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Hamas’ı destek veren bir politika izledi. Türkiye, Gazze’nin her koşulda yanında olduğunu vurgulamaya ve İsrail’e “terörist” demeye devam ederken; bir yandan da İsrail ile ticaret sürüyor. Gazeteci Metin Cihan, 7 Ekim’de başlayan İsrail-Filistin çatışmalarının başladığı zamandan itibaren Türkiye’den İsrail’e 259 geminin gittiğini söyledi. Cihan X hesabından yaptığı paylaşımda “İsrail’in katliamı devam ederken Türkiye’den İsrail’e sevkiyat yapan gemileri listeledim. Hepsini sığdırmak mümkün olmadı. Ayrıca ben bu tablonun ekran görüntüsünü alırken bile yenileri yanaşıyordu. Lafta Filistin’i, gerçekte İsrail’i destekliyoruz” dedi.
İktidar yanlısı Furkan Bölükbaşı ise X hesabından yaptığı paylaşımda, kendisine sorulan “Türkiye ile İsrail arasındaki ticaretin neden kesilmiyor?” sorusuna uzun bir yanıt verdi. Bölükbaşı, “Sizin bu hakkı söyleyen hocalarınız on senedir milyondan fazla müslüman katleden Beşar Esedʼi sürekli destekleyen, ticaret yapan, silah veren İran’a neden bir kez bile hakkı haykırmaz. Cevabını anladığınız zaman meselenin özünü de kavrayacaksınız. Tabii beyniniz tamamen yıkanmadıysa” diye yazdı.
Ruşen Çakır, Türkiye’de iktidara destek veren yöneticilerin ve çevrelerin Gazze konusundaki samimiyetini değerlendirdi.
Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Biraz Filistin meselesi, Gazze meselesi ve tabiî ki Türkiye’de şu andaki iktidâra destek veren kişilerin, çevrelerin, yöneticilerin, sivil toplum kuruluşlarının vs. Gazze konusundaki samîmiyeti konusunda bir şeyler söylemek istiyorum. Mâlûm, Metin Cihan Gazze’ye saldırılar başladığı andan îtibâren bir süredir sosyal medyada, Türkiye’den İsrail’e yapılan ekonomik alışverişi aktarıyor, kalkan gemileri anlatıyor ve acayip rakamlar var, yollanan materyaller var ve bunların büyük bir kısmının arkasından da, iktidarla, AKP’yle, hattâ kimi durumda Büyük Birlik Partisi’yle ilişkili kişiler çıkıyor. Bir yanda Gazze meselesinde çok sert pozisyonlar alan bir siyâsî iktidâr; ama diğer yandan Türkiye limanlarından İsrail’e giden mühimmat, tabiî askeri anlamda değil, her türlü şey gidebiliyor. Çelik ihrâcâtı olduğunu da biliyoruz. Böyle bir noktada, bâzı çevreler, İslâmî kesim içerisinden az sayıda da olsa birileri gemilerin durdurulmasını kısık sesle talep ediyorlar — kısık sesle. Ama biliyoruz ki dünyada, Batı ülkelerinde özellikle birtakım sol hareketler, sendikalar İsrail’e yönelik sevkiyatları durdurmak için limanlarda eylemler yapıyorlar ve bunların hepsi de ülkemizdeki Gazze destekçisi, özellikle İslâmî kesimdeki kişiler tarafından haberleştiriliyor, paylaşılıyor. Ama gelin görün ki benzer bir olay Türkiye’de olmuyor. Devletin bilgisi dâhilinde, onayı ve teşviki dâhilinde İsrail’le ticâret aynen kaldığı yerden devam ediyor, bir kesintiye uğramışa benzemiyor.
Şimdi bu tartışma, “Nasıl oluyor da oluyor?” meselesi hakkında, sosyal medyada “fenomen” tâbir edilen, iktidar yanlısı olduğu bilinen Furkan Bölükbaşı uzun bir metin yazdı ve neden bu konuda bir şey yapılamayacağını, hattâ yapılmaması gerektiğini anlattı. Gördüğümde bu metin benim de çok ilgimi çekti gerçekten, çok değerli bir metin. “Değerli” derken, üzerinde çok şey söylememize imkân sağlayan bir metin ve dedim ki: “Bu metin hareketle, doktora olmasa bile bir yüksek lisans tezi yapılabilir”. Neden? Çünkü Türkiye’nin son yıllarını özetleyen birçok ayrıntı var burada, özellikle bakış açısı anlamında. Bir yanda, biz solcuların tâbiriyle “teori” var, söylenenler var; bir yanda “pratik” var, yapılanlar var. Teoriyle pratik arasında çok büyük bir uyumsuzluk var ve işte bütün bu metin bu uyumsuzluğun aslında doğru olduğunu, meşrû olduğunu bize anlatmaya çalışıyor. Bu metnin yüksek lisans tezi yapma kadar olmasa bile bir yayını hak ettiğini düşündüm. Yazanın, kaleme alanın kim olduğundan bağımsız bir şekilde; çünkü bu çok genel bir ruh hâlini ve tutumu yansıtıyor.
Adım adım gitmek istiyorum. Diyor ki: “ ‘İsrail’le ticâreti kesin’ meselesine dâir fikrim sürekli soruluyor, anlatayım.” Şimdi bir kere bu metinde çok yukarıdan bakan, insanlara bir şey bahşeden birisi var. Hitâbında kendine üst bir yerden bakan birisi olarak çıkıyor. Yani birileri demiş ki: “Ne diyorsun bu konuda?” O da dayanamamış, anlatıyor. Diyor ki: “Öncelikle, sosyalist, içe kapanmış bir devlette yaşamadığımızı öğrenin”. Ders veriyor yani: “Öğrenin.” Neyse, bir sosyalist olarak bunun hakkında bütün söyleyeceklerimi iptal ediyorum. Aynen böyle düşünmeye devam etsin. “Uluslararası anlaşmalar zemininde ticâret yürüten bir ülkede yaşıyorsunuz. Bunun anlamını açayım” diyor. Sonra diyor ki: “Sen bugün sâdece ‘İsrail’le ticâreti kesiyorum’ dediğin anda, ticâret anlaşmalarını tek taraflı feshettiğin için hemen hemen bütün dünyadan ambargo yiyeceksin.’’ Bu hiçbir şekilde doğru değil. “Tek taraflı feshediyorsun, bütün dünyadan ambargo yiyorsun, hemen hemen…” Rusya’dan, Çin’den, Asya ülkelerinden vs. niye yiyesin? Diyelim ki Batı ülkelerinden yedin. Ama mâlûm, ambargo denen olayın –İran’a yıllardır yapılıyor, Rusya’ya yapılıyor vs.–, baktığımız zaman ne kadar anlamlı olduğunu tartışırız. Ama devam ediyor. Bu çok önemli, yani “Biz ticâreti kestik” diyoruz, dünya Türkiye’ye ambargo uyguluyor ve ne oluyor bakın: “Bunun sonucu olarak bugün dışa bağımlı olduğun hiçbir ürünü alamadığın gibi –hiçbir ürünü alamıyorsun!–, ihrâcat yapamadığından dolayı ekonomin de batacak”. Yani Türkiye İsrail’e gemi yollamıyorum dedikten sonra saat tutacağız, birkaç gün içerisinde Türkiye ekonomisi batacak. Neden? İhraç edilen mallar için gerekli bâzı maddeleri alamayacağız, ihrâcat yapamayacağız. “Ülkedeki insanların büyük çoğunluğu açlık ve sağlık sorunları çekmeye başlayacak. Ciddî bir yoksulluk ile başa çıkmaya çalışacaksın.” Şimdi burada bu senaryo, gerçek dışı olduğu bâriz olan bu senaryo çok ciddî bir anti-Semitizm içeriyor, Yahudi düşmanlığı içeriyor. Bu aslında Türkiye’de sağın ve İslâmî kesimin yıllardan beri bir şekilde muzdarip olduğu bir olaydır. Ve anti-Semitik olduklarını söylediklerinde, kendilerinin Yahudi karşıtı olmadıklarını, Siyonizm karşıtı olduklarını söylerler. Yani öyle bir dünya var ki, bu dünyada, “Gemileri yollamıyorum kardeşim” dediğin zaman İsrail’e, bütün dünya sana karşı cephe alıyor. Çünkü dünyayı İsrail ve Yahudiler yönetiyor.
Yıllar önce New York’ta Millî Görüş hareketinin bir temsilcisiyle karşılaşmıştım. Gençten birisiydi. Ona Erbakan’ın bu Yahudilik meselesinde, Siyonizm meselesinde söylediklerini hatırlatıp, “Erbakan doğru mu yapıyor sence?” diye sormuştum. O da “Hoca yanlış yapıyor” demişti. Hani dünyayı Yahudiler yönetiyorsa herhalde onun başkenti de New York’tur, öyle diyelim, New York’ta sordum bunu: “Neden? Yanlış mı söylüyor?” Demişti ki bana: “Hayır, çok doğru söylüyor; ama o kadar haklı ki söylediklerinde, bizim İsrail’le, Yahudilerle baş etmemiz mümkün değil, onun için onlarla savaşmak yerine anlaşmanın yoluna bakmalıyız” demişti. Yani İsrailli Yahudilerle ilişkiyi yine anti-Semitizm üzerinden meşrûlaştıran bir şey söylemişti. Bu arkadaşın da söylediği birazcık öyle bir şey: “Tamam, sevmiyoruz etmiyoruz; ama o kadar güçlüler ki onları karşımıza alamayız”. Peki o zaman niye bunu Filistinlilere söylemiyorsunuz? Türkiye gibi bir ülke İsrail’e gemi yollamakla batacaksa, neden Filistinlilere, “Ya, İsrail’e saldırmayın, çünkü bunlarla baş edemezsiniz” demiyorsunuz? Hattâ tam tersine sürekli olarak onları teşvik ediyorsunuz, şehitlikle onurlandırıyorsunuz ve övgüler düzüyorsunuz. Ama iş size geldiği zaman, bir gemi yollamayı kesmekten bile imtinâ ediyorsunuz. “Çünkü” diyorsunuz, “İsrail o kadar güçlü ki ânında ülkeyi dize getirir”.
Ama bunun devâmı da var. Bu yayının başlığına çıkarttığım bölüme geliyoruz, en çarpıcı bölüm. “Olsun, yapalım mı yine de?” diye soruyor, hani tamam, ülke batacak ama, yine de yapalım mı? “Benim için hiç sorun değil, ben yaparım. Hemen yapalım. Ben bu uğurda Gazzeli kardeşlerim için ölmeye bile hazırım” diyor. Yani şimdi 3-4 geminin yollanmasını ya da 100 geminin yollanmasını durdurmak o kadar hayâtî ki ölüm gibi bir şey, “Ben bu uğurda Gazzeli kardeşlerim için ölmeye bile hazırım” deyip bize büyük bir şey bahşediyor, gönüllülük gösterisi yapıyor. Ama ardından geliyor: “Peki ülkenin tamâmı da hazır mı?” Şimdi, “Ülke hazır mı?” dese anlayacağım, ülkenin tamâmını katıyor. Ülkenin tamâmı hiçbir konuda aynı şekilde davranamaz, hele Türkiye gibi kutuplaşmış bir ülkede. Ülkenin tamâmını bir şeye hazır edemezsiniz. Yani burada ne oluyor? “Ben hazırım, ama ülkenin tamâmı hazır değil. O zaman ben de ölmem” diyorsunuz. Çok güzel bir kaçış stratejisi çiziyorsunuz. Meselâ kimler hazır değilmiş? “Meselâ bebek katliamına destek verdiğini bile bile kahvecileri dolduranlar hazır mı dersiniz?” Yine geliyoruz Starbucks’a. Yani Starbucks neymiş? Bebek katliamına destek veriyormuş ve burayı dolduranlar, bile bile bebek katliamına destek verdiği için burayı doldurarak bir anlamda bebek katliamının destekçisi oluyormuş. Starbucks hakkında bu söylenenlerin ne derece doğru olduğu ayrı bir tartışma konusu –ki doğru değil–, ama bebek katliamını engellemek için Starbucks’taki insanların kahvelerine el koymanın nasıl bir sivil direniş olduğu apayrı bir husus. Ve ondan sonra da şöyle bir şey oluyor: “Ben Gazze için ölmeye hazırım; ama Starbucks’ta insanlar kahve içtiği için ben de ölmeyeyim” şeklinde acayip bir akıl yürütme.
Ve devam ediyoruz. İsrail’e gemileri yollamayı bıraktık. Gidemez dedik. Bu şeye suç ortağı olmayacağız dedik, durdurduk. Sonra ülkenin ekonomisi hızla battı. Açlık, sağlık sorunları çekmeye başladık. Ve ne oluyor: “İktidârın baskılara dayanamayıp seçimlere girmesi en fazla birkaç ay sürer”. Yani öyle bir şey olacak ki mecbûren iktidar seçime gidecek. “Böyle bir sefâletin yaşandığı ülkede CHP iktidâra gelir.” Yine geliyoruz “CeHaPe zihniyeti” meselesine… Diyor ki: “Gemiler gitmezse ekonomi batar. Ekonomi batarsa hükûmet batar, iktidar batar. İktidar batarsa CHP gelir. Hamas için terör örgütü diyen Özgür Özel gider İsrail ile el sıkışır ve Gazze bir müttefik daha kaybeder”. Yani, “Özgür Özel iktidâra gelmesin diye gemiler gitmeye devam etsin”e geldik. Ve bir de bunun ilerisi var: “Ticâretin durdurulmasının kısa vâdeli sonucu bu. Uzun vâdeli sonucu ise CHP’nin iktidârındaki Türkiye’yi yanına alan İsrail’in Gazze’de şu anda olduğundan çok daha fazla katliam yapması”. Yani İsrail çok daha fazla katliam yapacak, ama Türkiye yanında olmadığı için yapamıyor. Eğer Erdoğan yönetimi gemileri yollamayı keserse ülke ekonomik olarak batacak. Özgür Özel gelecek. Özgür Özel İsrail’e destek verecek, daha fazla katliam olacak. Allah için, daha fazla katliam derken ne olmasını bekliyorsunuz? 17 bin kişinin öldüğü söyleniyor. Belki daha fazladır, belki biraz daha azdır. Görüntülere bakıyorsunuz, görüyorsunuz. Daha ne kadar katliam olsun? Yani bunun ötesi ve Türkiye bir şekilde o gemileriyle –ki sâdece olay gemilerden ibaret olmayabilir– İsrail’le ilişkilerini sürdüren bir ülke. Her yerden bir şekilde bağırıyor ediyor. İktidar her platformda bunu dile getiriyor; ama bir yandan da bunun normal olduğunu, ilişkilerin sürmesinin normal olduğunu söylüyor. Öte yandan dünyada, Batı’da her türlü ambargo, boykot vs. gibi şeyi de teşvik ediyor. Böyle tam olarak ikili bir strateji var diyelim, hadi “strateji” diyeyim. Bu aslında sâdece bu olayda yaşanan bir durum değil. Hatırlayın, yine bu olayla ilgili olarak Türkiye’de İslâmî kesimin Filistin meselesinde yaptığı en önemli sivil olay Mavi Marmara’ydı. Ve Mavi Marmara’nın başına gelenler, daha sonra siyâsî iktidârın, “Bana mı soruldu?” diyerek işin içerisinden çıkması ve Mavi Marmara’nın sâhipsiz kalması gibi bir şey yaşadık.
Reel-politik galip geliyor. Reel-politik bir gerçek. Bu reel-politiğin değişik nedenleri var. Bunların hiçbirisi, “Dünyayı Yahudiler yönetiyor” basitliğinde ve saçmalığında değil; birçok şey var. Reel-politik gereği ülkeler, ülkeyi yönetenler bir şeyler yaparlar ederler. Ama siz bu reel-politiği birtakım süslü cümlelerle anlatmaya çalıştığınız zaman, bâzı anlar gelir –şu son olayda olduğu gibi– köşeye sıkışırsınız. Şimdi burada bir köşeye sıkışma hâli var. Ve en son yardıma kim koşuyor? Geliyoruz İran’a. İran nasıl yardıma koşuyor bakalım. Diyor ki: “Bunu mu istiyorsunuz gerçekten?” Yani Özgür Özel geldi, İsrail daha büyük katliamlar yaptı. “Bunu mu istiyorsunuz gerçekten? Bir şeyi talep ederken sonuçlarını hesap edemeyecek kadar aptal olmadığınızı düşünüyorum. Yoksa aptal mısınız?” Ben herhangi bir sosyal medya paylaşımımda böyle bir cümle etsem –etmem, asla etmem– neler olur düşünmek bile istemiyorum. Yani bir tâkipçisine, şusuna busuna, “Yoksa siz aptal mısınız?” diye sorabilmek için bir şey olmak gerekiyor. Ve bu Türkiye’nin son yıllarına damga basan bir bakış açısı. “Şimdi de söyleyebilecek misiniz bilmiş bilmiş ‘ticâreti kesin’ diye?” O kadar anlattı ki her şeyi kanıtladı. Ticâreti kesin diye kim “höykürüyor”muş? “Höykürmek” lâfı da son dönemde girdi hayâtımıza. “İran beslemesi hocalar.” Evet, hani vardır ya “dı-nı-nı-nııın!’’ yani “İşte beklenen an geldi”. Kim yapıyor bunu? İran beslemesi hocalar yapıyor. Yani İslâmî kesim içerisinde, başta dedim, az sayıda insan “Ticâreti durdurun” diyor. Bunları da bulduk: “İran beslemesi hocalar”. Devam ediyor: “Söyleyenleriniz çıkacaktır ‘Hoca hakkı söyledi’ diye.” Yani bunu diyenler, ticâreti durdur diyenler hakkı söylemiş. “Her zaman utanmazlar çıkar. Ama ben şunu da merak ediyorum…” Şimdi İran’a geldik: “Sizin bu hakkı söyleyen hocalarınız on senedir milyondan fazla Müslüman katleden Beşar Esed’i sürekli destekleyen, ticâret yapan, silâh veren İran’a neden bir kez bile hakkı haykırmaz?” Bu, İslâmî kesimde son dönemlerde ortaya çıkan bir eğilim. Eskiden bu kadar yoktu ya da bu kadar alenî yapılmazdı İran karşıtlığı. Bunun Suriye ile bir alâkası muhakkak var; ama sâdece bu değil. Dünyada son dönemde, özellikle IŞİD’in başlattığı mezhep çatışmasından da beslenen bir şey. Bu da işte şimdi ilginç bir husus oldu. Zamânında İran meselesini, İran yanlılığını, İslâmî hareketteki İran yanlılığını eleştiren çok az kişi vardı. Bunlardan en önde geleni İBDA’cılardı, Salih Mirzabeyoğlu’nun çizgisini tâkip edenler. Şimdi o dönemde insanlar, İslâmî kesimin büyük bir kısmı İBDA’cılara böyle kuşkuyla bakardı, eleştirirdi. Şimdi herkes bir şekilde, herkes olmasa bile büyük bir kısım bu noktaya gelmiş durumda. Kendi açıklayamadıkları hususlarda zorlandıkları yerlerde insanları “İrancılık”la suçluyorlar.
Şimdi bakın, normal şartlarda Filistin dâvâsına destek veren bir solcu, sağcı, İslâmcı vs., kendi ülkesinde İsrail’le böyle bir dönemde ticâret yapılmasına sorgulayıcı bakar, ilk akla gelen budur. Ve kimisi bunu daha yumuşak söyler, kimisi daha sert söyler, kimisi gider limanın önünde eylem yapar, kimisi bu konuda sosyal medyada kampanya başlatır vs.. Şimdi bunu yapamıyorsunuz, bunu yapamadığınız zaman yapanları suçlamanız gerekiyor. İşte burada “İrancılık” çıkıyor… Eskiden Türkiye’de laik kesimler İslâmî harekete karşı ne derlerdi? “Şerîatçılar Tahran’a!” diye slogan atılırdı. Hep atılırdı. Rahmetli Uğur Mumcu’nun cenâzesinde de atılmıştı. Diğer öldürülen, katledilen aydınların cenâzesinde de atılmıştı. Şimdi bir bakıyoruz, Tahran’a birilerini yollayanlar yine İslâmcı iddialı bir başkaları oluyor. Yani ne diyorlar? “Keskin İslâmcılar, reel-politikten anlamayan İslâmcılar Tahran’a gidin. Bizi yalnız bırakın.”
En son cümle, başta söylediğim, o yukarıdan bakmanın şâhı: “Cevâbını anladığınız zaman meselenin özünü de kavrayacaksınız. Tabiî beyniniz tamâmen yıkanmadıysa”. Evet, kusura bakmayın, beyninizi biraz yıkamış gibi oldum; ama bu olay, bu metin başlı başına üzerine bir lâf söylemeyi bence hak ediyordu. Hak etmesi iyi veya doğru şeyler söylediği için değil; bu kadar yanlışı bir perspektifte, acayip bir üstenci bir dille aktarmasından kaynaklanıyor. Şu hâliyle bakıldığı zaman, söyledikleriyle yaptıklarının uyumsuzluğu Türkiye’nin son yıllarına damgasını bastı ya da bugün yaptıklarını yarın yalanlamak, 180 derece dönüşler vs.. Yani yarın Cumhurbaşkanı Erdoğan, “İsrail’le ticâreti yasaklıyorum, durduruyorum” diye bir genelge yayınlasa, aynı kişiler bir şekilde bunun nasıl reel-politiğe uygun, gerçek bir hamle olduğunu da size söyleyeceklerdir. Dün ne dediklerinin çok fazla bir önemi olmayacaktır. Ama şu hâliyle bakıldığı zaman, Gazze meselesinde yaşanan büyük insanlık dramı konusunda Türkiye’nin bu kadar etkisiz kaldığı bir ortamda, hem bir taraftan bunun… Neydi? Adalet Bakanı’na Somali Cumhurbaşkanı’nın oğlu sorulduğu zaman, “Gündemimiz Filistin” diyordu; ama gündemimizin Filistin olması, fazlasıyla hamâset ağırlıklı bir Filistin. Hani neydi Orhan Veli’nin sözü? “Neler yapmadık bu vatan için? Kimimiz öldük, kimimiz nutuk söyledik.” Şimdi, ölmek isteyen arkadaşlar var; ama onlar ne diyorlar? Başta da dediğimiz gibi: “Ben hazırım Gazzeli kardeşlerim için ölmeye; ama peki ülkenin tamâmı da hazır mı?” Ülkenin tamâmı hazır olana kadar kimse kendisini ölüme… Ölmesin tabiî ki kimse, ama fedâkârlığa hazır olmadığını görüyoruz. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.







