Edgar Şar ile söyleşi: Diğer muhalefet partileri CHP’yi yalnız mı bıraktı? 

Ruşen Çakır’ın konuğu Edgar Şar, İBB iddianamesinin ardından “Diğer muhalefet partileri CHP’yi yalnız mı bıraktı?” sorusunu yayında değerlendirdi. Şar, iddianamenin siyasi bir araç olduğunu ve CHP’yi yalnızlaştırmayı hedeflediğini söyledi.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) iddianamesi tamamlandı. Ruşen Çakır’a konuk olan Edgar Şar, iddianamenin yapısının ve zamanlamasının hukuki olmaktan çok siyasi bir motivasyon taşıdığını belirtti:

“İddianamenin ana bel kemiğini oluşturan şeyin siyasi olduğu çok açık. Cumhurbaşkanı adayı olarak Ekrem İmamoğlu’nu ve Türkiye’yi yönetmeye aday bir parti olarak CHP’yi hedef alıyor. Daha önce de büyük davalar olmuştu ama bu kez farklı olan, ilk kez kamuoyunun yarısı bu suçlamalara inanmıyor. Buna rağmen, iddianame binlerce sayfa, yüzlerce sanık, binlerce yıl hapis istemiyle kamuoyunu ikna etmeye dönük bir propaganda aracına dönüştü.”

Şar, bu süreçte yaşanan kopuşun Türkiye siyasi tarihinde yeni bir eşiği temsil ettiğini öne sürerek, “Bu, Türkiye’de 1950’den beri ilk kez oluyor. Bir partinin seçimle iktidar değişimi için hazırlık yapması, rejim açısından bir tehdit olarak görülüyor. Asıl itici güç bu” dedi.

“Muhalefet partileri sürecin başında destek oldu, sonra geri çekildi”

Ruşen Çakır’ın “CHP yalnız mı kaldı?” sorusuna Edgar Şar, “Evet, parti olarak bakarsak öyle. Ama bu bir sonuç değil, sürecin amacıydı zaten. Muhalefeti darmadağın etmek ve bölmek istediler. Bu kadar ağır bir kriminalleştirme yapınca, diğer muhalefet partilerinin bu kriminal dosyayla özdeşleşmek istememesi kaçınılmaz oldu” cevabını verdi.

Şar, sürecin ilk dönemlerinde belli bir dayanışmanın görüldüğünü hatırlattı:

“19 Mart’ın ilk döneminde İYİ Parti, hatta DEVA Partisi dayanışma gösterdi. Ali Babacan bizzat İBB’ye dayanışma ziyaretine gitmişti. Ama fotoğraf tartışmaları ve yeni siyasi hamlelerle o destekler zayıfladı. CHP’ye yönelik eleştiriler, özellikle CHP’li olmayan kesimlerden yüksek sesle gelmeye başladı.”

Edgar Şar ile söyleşi: Diğer muhalefet partileri CHP'yi yalnız mı bıraktı? 
Edgar Şar ile söyleşi: Diğer muhalefet partileri CHP’yi yalnız mı bıraktı? 

“DEM Parti kontrollü bir şekilde destek verdi”

Bu süreçte DEM Parti’nin, iktidarın tepkisini çekmemek için kontrollü davrandığını ama olabildiğince CHP’ye destek vermeye çalıştığını söyleyen Edgar Şar, “İktidarın yaptığı hesap hatalarından biri buydu. 19 Mart sürecinin belirleyici olacağını düşünürken, çözüm süreci yeniden gündeme gelir sanıyorlardı. Ama iddianame o kadar baskın hale geldi ki çözüm süreci gölgelendi” diye konuştu.

DEM Parti’nin bu dengeyi korumaya çalıştığını vurgulayan Şar, bu tavrın hem partinin hem de seçmeninin temkinli bir strateji izlediğini gösterdiğini söyledi.

“CHP kendi kendini yalnızlaştırmıyor”

Ruşen Çakır’ın “CHP mi kendini yalnızlaştırıyor?” sorusuna Şar şöyle yanıt verdi:

“CHP kendi kendini yalnızlaştırmıyor. Bu kadar marjinalleştirilmesine rağmen refleksif bir politika izlemedi. Küçük partilerle ilişkisini sürdürüyor, İYİ Parti’yle belli temaslarını koruyor, DEM Parti’yi dışlamıyor. Hatta kendi tabanından gelen ‘neden daha sert tepki göstermiyor’ eleştirilerine rağmen merkezden daha uzlaşmacı bir dil tutturuyor.”

Deşifreyi yayına hazırlayan: Gülden Özdemir

Ruşen Çakır: Edgar Şar’la devam ediyoruz. Edgar, merhaba.

Edgar Şar: Merhaba Ruşen abi.

Ruşen Çakır: Şimdi konuşacak çok şey var ama iddianameyi konuşmayalım. Çünkü bu bambaşka bir şey. Şunu konuşalım ama: İddianamenin bel kemiğinin siyasi olduğuna herhâlde katılıyorsundur. Yani buradaki hedef; Cumhurbaşkanı adayı olarak Ekrem İmamoğlu ve Türkiye’yi yönetmeye aday olarak Cumhuriyet Halk Partisi. Öyle değil mi?

Edgar Şar: Evet, öyle gözüküyor ve aslında iddianamenin tabii ki o kadar uzun hâline benim bakma şansım olmadı ama işte sizin gibi gazeteciler dünden beri didik didik ediyorlar iddianameyi. Onların yorumlarını da okuduğumuzda, iddianamenin geneline de şöyle bir baktığımızda ana bel kemiğini oluşturan şeyin bu olduğu gözüküyor. Şimdi zaten şöyle bakabiliriz bunun özelliğine: Böyle binlerce sayfalık iddianame, işte yüzlerce sanık, binlerce yıl hapis istemi vesaire, bunlar vardı Türkiye’nin tarihinde daha önce; ama burada tabii çok ciddi bir kopuştan bahsetmemiz lazım. Şimdi mesela Ergenekon dönemini insanlar örnek veriyor. Ergenekon dönemi de böyle insanların aynı torbaya atıldığı bir dönemdi. Çok garipti. Ama yani özellikle sıradan vatandaş açısından çok komplike bir süreçti o. Anlaması, anlamlandırması ve günlük hayatıyla özellikle bağdaştırması çok mümkün olmayan bir süreçti. Daha sonra bu belli bir kutuplaşma yarattı belki oradaki tutarsızlıklar vesaire ya da hukuksuzluklar üzerinden ama yine de halkın çok dahil olduğu bir süreç değildi bugünle karşılaştırdığımızda. Ya da sonra mesela 2016 darbe girişiminden sonraki davalarda kamuoyunun ayrıştığı bir süreç değildi o büyük davalar. Şimdi ilk kez hem bu kadar büyük bir dava hem bu kadar çok suçlama ama en azından kamuoyunun yarısının inanmadığı suçlamalar; belki daha fazlasının. Anketlerde 19 Mart süreciyle ilgili sorulan sorularda biz bunu görüyorduk. Ve buna karşı bir ikna, bir propaganda makinesi de aslında çalışmaya başladı. Yani işte bir örgüt şeması, binlerce sayfalık iddianame, işte 800 ila 2000 bilmem kaç yıl hapis sistemi vesaire ile burada bir ikna süreci var. Ama yani bu sürecin işte ana muhalefet partisine, Cumhurbaşkanı adayına, zaten hani ‘‘Bu örgütün amacı nedir?’’ vesaire diye anlattığınızda, diyor ki: “Bunlar zenginleşiyorlar. Ama buradaki zenginleşmek adeta bir araç, aslında amaç iktidara gelmek’’ şeklinde bir şey var. Dolayısıyla bu kriminalize edilmiş oluyor çok ciddi bir şekilde. Asıl kopuş noktalarından bir tanesi de bu. Zaten 19 Mart’tan beri anlattığımız bu rejim değişikliği girişimi meselesinin de temelini oluşturan şey bu. Yani Türkiye’de iktidar değişikliği, seçimle iktidar değiştirmek için bir partinin hazırlık yapması ve bunun için hazırlık yapması önemli değil ama bu konuda iktidar blokuna gerçekten bir tehdit hâline gelmesi, onların da hissedebileceği bir tehdit hâline gelmesi; bütün bu olan biteni asıl iten şey bu oldu. Yani bu Türkiye’de 1950’den beri ilk kez oluyor. Bence asıl bu açıdan önemli. Dolayısıyla mesela iddianamenin oluşturuluş biçimi; şimdi çok büyük bir kısmı 19 Mart’tan ta belki 10 gün önceye kadarki konuşulan, bilinen, söylenen ve kamuoyunu inandırma süreci de başarısız olan bir sürü iddia, bir sürü kişi, bir sürü itirafçı, bir sürü yeni iddia ama delil açısından zengin olmayan, daha çok iddia açısından zengin olan bir süreç. Ama iddianamenin herhâlde o bel kemiğini oluşturabilmek ya da yamalarını, söküklerini dikmek için — çünkü bir yerden açıyorsunuz oradan patlıyor, oradan açıyorsunuz buradan patlıyor — son düzlükte son 10 günde yapılmış şeyler var. Bir tanesi senin de dahil olduğun gazetecilerin anladığım kadarıyla dahil edilmesi oldu. Yani düşünsene, 8 ay iddianame yazılamadı ama son işte bilmiyorum, sizin bir hafta olmadı değil mi daha gözaltı?

Ruşen Çakır: Yok, perşembe günü aldılar, salı günü iddianame çıktı.

Edgar Şar: Evet. Yani çok hızlı bir şekilde. Bir diğeri de bu casusluk olayı. Şimdi casusluk olayıyla da kamuoyunun neredeyse ilk kez adını duyduğu kimdi? Hüseyin Gün müydü?

Ruşen Çakır: Hüseyin Gün, evet.

Edgar Şar: Örgüt şemasında çok önemli bir yere oturtulmuş durumda casusluk meselesi üzerinden. Belki o soruşturma olmasa onu oraya yerleştiremeyecek. Onun altındakiler, ki Necati Özkan bir tanesi gibi gözüküyor ama Necati Özkan kaç ay önce alındı. Şimdi o onun altındaysa o zaman bu niye yeni ortaya çıktı falan filan. Yani bütün bunları biliyoruz, bu tutarsızlıkları. Normal şartlarda düşün, binlerce yıl hapis istiyorsun birine ama kamuoyunun yarısından fazlası bir yandan buna inanmıyor.

Ruşen Çakır: Peki, burada şöyle bir husus var ama, özellikle benim dikkatimi çeken bir husus. Şimdi kamuoyunun yarıdan fazlası inanmıyor, evet, ama Cumhuriyet Halk Partisi sanki bu süreçte büyük ölçüde, tam anlamıyla olmasa bile yalnız gibi duruyor. Ben mi yanılıyorum? Yani muhalefet diye çok geniş, yani Cumhur İttifakı dışında kalan bayağı bir parti var, hani kurumsal siyaset olarak. Şimdi toplumsal muhalefet ayrı, bir de kurumsal olarak. Oralardan bugüne kadar neredeyse bir yıl olacak. Yani neredeyse diyorum, abarttım biraz ama kaç ay oldu yani Mart’tan bu yana ve bu olaya çok fazla angaje olan partiyi göremiyoruz. Yani ben mi eksik bakıyorum?

Edgar Şar: Parti olarak bakarsak öyle. Şimdi zaten Ruşen abi, bunu bir sonuç olarak değil de yani olayın sonucunda bunlar işte bu şekilde kendisini gösteriyor gibi değil de olayın amacıyla, başından itibaren bakmak lazım. Zaten bu sürecin amaçlarından bir tanesi bu. Yani muhalefeti darmadağın edip bölmek. Öyle bir ciddi kriminalleştirme var ki, diğer muhalefet partilerinin bu kriminallikle kendilerini ister istemez özdeşleştirmek istemeyecekleri bir duruma getirmek. Şimdi buna rağmen 19 Mart’ın ilk döneminde İYİ Parti olsun, hatta mesela DEVA Partisi, Ali Babacan İBB’ye dayanışma ziyaretine gitmişti Özgür Özel oradayken vesaire. Bunları görüyorduk. Şimdi oraya başka bir şekilde çomak sokulmaya çalışılıyor biliyorsun, işte o fotoğraf olayından itibaren ve özellikle DEVA Partisi’nden, Gelecek Partisi’nden tekrar aynı yere dönecekler mi tartışması yapılıyor. Bunu mesela Ali Babacan çok sert reddetti ama CHP’ye de bir yandan, özellikle aslında CHP’li olmayan kamuoyundan birtakım eleştirileri nedense CHP’ye çok fazla özdeşleştirerek, biraz bence garip bir şekilde, çok yüksek sesle o tartışmalara devam ediyor. Asıl DEM’e bakmak lazım burada. Zaten DEM Parti’nin dahil olduğu o İmralı sürecinin hedeflerinden biri de buydu. Yani bütün hepsi bunların iç politikada 2024, 31 Mart’ından sonra oluşan denklemi, politik denklemi tamamen dağıtmak ve onun kalıcı hâle gelmesini engellemektir. Bu süreçlere bence beraber bakmak lazım. En başından beri de öyle okuyorum ben. DEM Parti’nin de buna rağmen yani CHP’ye olabildiğince destek olmaya çalıştığı durumlar oldu. Ama tabii orada onu frenleyen şeylerden biri de iktidarın bu konuda çok fazla tepkisini çekmemek. Yani orada da DEM Parti biraz kontrollü gidiyor. Ama şöyle bir şey var: Şimdi bence iktidarın burada yaptığı ufak bir hesap hatası oldu. O hesap hatası şuydu: ‘‘Biz 19 Mart sürecini götürürken, çözüm süreci gündemde asıl belirleyici etken olur’’ diye düşünülüyordu. Çünkü terörü bitiriyorlardı. Bu çok tarihi bir olay olacaktı ve olmalıydı. Ama tam tersi oldu. Burada da CHP’nin o sürece destek vermesi bence çok etkili oldu. Şimdi CHP sürece destek vermeseydi, bir de yürütülen 19 Mart sürecinden ziyade çözüm süreci daha etkili bir gündem olabilseydi o zaman DEM Parti ile CHP’nin arası olabildiğince açılmış oluyor. Ama bu başarılamadı. Çünkü bir, CHP DEM Parti’yi itmedi sürece dahil olarak. İki, 19 Mart o kadar sert bir şekilde götürüldü ki çözüm sürecini genel olarak gölgede bıraktı. Mesela bugünler de öyle. Bu iddianame, ekonomiye olan etkisi üzerinden olsun, konuşulma derecesi sosyal medyada, televizyonlarda, hatta yandaş medyada bile çözüm sürecini aşıyor. Normalde ne beklersin mesela? İşte örgüt bir açıklama yapıyor, silahları bırakıyor, işte Türkiye’den çekiliyor filan, borsa buna tepki versin; ‘‘Bak Türkiye’de bir şeyler değişiyor’’ filan ama yok. İddianameye tepki veriyor mesela borsa. Aynı şekilde konuşulma derecesi de öyle. Şimdi 19 Mart asıl iç politikayı belirleyen eksen olduğu sürece de DEM Parti de çok kopamamış oldu CHP’den, yani en azından kontrollü gitse de. İktidarın tam hesaplayamadığı şey bu oldu. Ama iktidarın başarmaya çalıştığı şey şu: Ekrem İmamoğlu’nu olabildiğince marjinalleştirmek. Yani muhalefet içinde de bu suçlamalara inanmıyor olabilirler ama “Tamam artık onun işi bitti” algısını insanlara yerleştirmek. Çünkü devlet, hükümet, iktidar çok güçlü. “Tamam, İmamoğlu bu süreçle birlikte, evet bunları yapmamıştır, evet şudur budur’’ ama artık Cumhurbaşkanı adayı vesaire olarak ele alınmasını düşürmek istiyorlar insanların algılarında. Şunu da söyleyelim: 23 Mart’ta ön seçim yapıldı, 15 milyon küsur oyla Ekrem İmamoğlu cumhurbaşkanı adayı oldu CHP’nin. Şimdi o günle bugünü karşılaştırırsak bunda bir başarı kaydetmiş olduklarını da söylemek lazım. Bu da gayet normal. Yani 8 aydır içeride olan bir muhalefet liderinin tamamen aynı algılanması kolay değil. Bunu suçlamalardan filan bağımsız bir şey olarak söylüyorum. Dolayısıyla evet, partilerin durumu bu. Ama yani son bir cümle edeyim burada. Şimdi CHP yalnız diyorsun ya, CHP itiyor mu bu partileri? CHP kendi kendini yalnızlaştıran bir sürece katkıda bulunuyor mu? Bence bulunmuyor. Onu söyleyelim. Çünkü bu kadar marjinalleştirilmenin sonucu olarak böyle bir refleksif politika da yapabilirdi, izleyebilirdi ama onu yapmadı. Her şeye rağmen o partilerle ilişkisini koruyor. Küçük partilerle, İYİ Parti’yle belli bir şey yapıyor. DEM Parti’yi asla dışlamıyor. “Sen iktidarla süreç yürütüyorsun, benim aleyhime giden bir politik rüzgârı istemeden de olsa destekliyorsun, farkında değil misin?” vesaire gibi zaman zaman kendi tabanından ya da kanaat önderlerinden gelen eleştirilere rağmen CHP Genel Merkezi böyle bir dil tutturmuyor. Dolayısıyla bu durum biraz o partilerin elinde ve bu iç politikayı ana bölen eksen 19 Mart olduğu sürece bu partilerin bu davranışları da mutlaka seçmen üzerinde bir karşılık bulacak. Çünkü günün sonunda iç politikada insanlar 2024, 31 Mart’ında da gördüğümüz gibi tercihlerini belirlerken şuna bakıyorlar: Bu, iktidarın devamına mı yarıyor yoksa bu iktidarı seçimlerde değiştirme üzerinden mi bir politika bu? Buna bakıyorlar. Üçüncü bir hat açmak mümkün değil yani neredeyse, onu söyleyebiliriz. Böyle bir kutuplaşma oluşuyor. Bunu da iktidar oluşturdu.

Ruşen Çakır: Peki, son olarak şununla bitirelim Edgar. Yakın zamana kadar CHP içerisindeki tartışmalardan bahsediyorduk. İşte mutlak butlan iddiaları, parti bölünür mü gibi şeyler vardı. Şimdi o defter kapanmış gibi sanki. Ne dersin? Yani bu CHP’nin kendi kontrol ettiği alanda Ekrem İmamoğlu, Özgür Özel, o çifte liderlik artık stabil bir hâle geldi mi sence?

Edgar Şar: Şöyle, onun stabilize olmaması için ve tartışmaların devam etmesi için büyük bir baskı olacağı kesin. Şimdi Kemal Kılıçdaroğlu’nun veya eski yönetimin şak diye CHP’nin başına gelebileceği bir süreç olarak mutlak butlan bittiği için bunu söylüyoruz. Ama parti içinde tartışmaların devam etmesi olası, belki Kemal Kılıçdaroğlu’nun dönmesi üzerinden değilse de. Çünkü şunu söyleyecekler, bakın yine aslında hem iktidar medyası içinde birtakım eski CHP’li, CHP’li gözüken ya da neyse, insanların açtığı tartışmalar vesaire üzerinden şu devam edecek: “Bakın siz işte belediyeleri — çünkü onlar bu yargının tamamen bağımsız olduğuna artık herhâlde inanıyorlar ki bütün bu iddiaları muteber buluyorlar, bu tartışmaları devam ettirecekler — siz ilk defa CHP’yi, Atatürk’ün partisini kapatma noktasına getirecek şeylerde bulundunuz” diye o tartışmayı devam ettirecekler. Ama bu mutlak butlan zamanındaki gibi hani parti içinde bir bölünmeye yol açabilecek bir noktada olmayabilir. Ama şöyle bir tehlike devam ediyor, belki daha hatta artarak devam ediyor; yani CHP’nin üzerinde sürekli bir yargı kılıcının sallanması ve partinin enerjisinin tamamen buna konsantre olması meselesi devam ediyor. Şimdi bu iddianamenin doğrudan ya da dolaylı bir sonucu olarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na o talep gitti. Şimdi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ne yapacak? Bir kapatma davası açar mı? Ya da kapatmayla sonuçlanmayacak olsa dahi işte hazine yardımından vesaire CHP’nin men edilmesi ya da kısmen o kanadının kırılması mümkün olur mu? Olayı bence böyle bir noktaya da götürebilirler. Bu tartışmanın sürekli devam etmesi, mutlak butlan zamanında olduğu gibi, “Bak yeni bir dava dönemi geliyor, işte bu sefer şu görüşülecek, şu karara bağlanacak, bu olacak” diye CHP’yi sürekli bunun üzerinden tartıştırmak ve CHP’nin enerjisini buna harcaması, ta seçime kadar aslında insanların algılarında CHP’nin de yönetebilir bir parti olmaktan tamamen çıkması, tıpkı Ekrem İmamoğlu’nun bir Cumhurbaşkanı adayı olarak görülmesinin muhalif kesimde dahi o algısının kırılması gibi CHP için de bu algı bence sürdürülecek. Dolayısıyla mutlak butlanla benzer bir fonksiyon olacak aslında bu süreç. Dolayısıyla CHP’nin işi gerçekten kolay değil. Yani bütün bunları yapıp aynı zamanda o yönetebilir algısı… Çünkü bir seçim olacak, sizin de her fırsatta iktidara “Gel kardeşim, getir sandığı bakalım” dediğiniz bir süreç bu. Ama o sürece hazırlanmak ve bu koşullar altında ciddi olarak burada yarışmak hiç kolay olmayacak. Çünkü AK Parti hükümetleri altında, bu rejim değişikliği sürecini de hesaba katarsak, gerçekleşmiş olan en adaletsiz seçim süreci olacak bir dahaki seçim, ne zaman gerçekleşirse gerçekleşsin. Dolayısıyla CHP’nin buradaki işi kolay değil. Ama uzun vadede biliyoruz, Türkiye’nin mesela bir devamlılığı da bu oluyor bence, bu tarz böyle ara ve otokrasinin çok güçlendiği, otokratik siyasetin güçlendiği dönemlerde popüler tepkiden ziyade, yani insanların, halkın algısına oturmayan bir rejim şekli bu. Onun için hep geçici görülecek, hep olağanüstü görülecek bir şey. Buna en büyük tepkiyi de bunu olağanüstü görerek halk aslında bir bakıma vermiş oluyor. Ama kısa vadede bunun çözümünü de zorlaştıran bir şey bu. Dolayısıyla öyle bir denge bekliyorum ben yakın vadede en azından.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.